BURDA VE ŞİMDİ OLAN

Bruce Lee, (1940-1973) sadece bir aktör veya dövüşçü değil, aynı zamanda, bir hayat felsefesine bağlanmış ve onu uygulamış olan gerçek bir üstad.
Jiddu Krishnamurti, (1895-1986) ise, dövüş sanatları ile alakası olmayan, fakat yerleşik dinsel ve düşünsel kalıpları kırmak için çok büyük uğraş vermiş değerli bir öğretici.

Önce, her ikisini de saygı ile anıp, denememde, bu iki insanın düşüncelerinin nasıl  örtüştüğünü göstermeye çalışacağım. İlk olarak, Bruce Lee’den kısa bir alıntı yapıyorum:

Geçmiş artık yok. Gelecek henüz yaşanmadı. “Burda” ve “şimdi” dışında hiçbir şey yoktur. Bizim öğretimiz uzaktaki belirsiz bir şeyi görmeye çalışmak değil, bizde olanı keşfetmek ve gerçekleştirmektir. (…) Öğrencilerime şunu söylemek isterim. İnsan yapısı tüm kalıplar adaptasyon ve esneme yeteneğini bir yere kadar taklit edebilirler. Hakikat ise bilinen tüm kalıpların ötesindedir.

bruce_lee_dogum_gunu459-tarihtebugun

Müthiş!  Açmak isterim. Düşüncelerimizi şekillendiren, biri dışta diğeri içte,  iki etken bulunur. Dıştaki etken: İçinde bulunduğumuz toplumun üretim-tüketim ilişkileri ve buna bağlı gelişen hayat tarzı. İçteki etken: “Zamana” ve “bilgi depolamaya” endekslenmiş olan düşünce sistematiğimiz. Krishnamurti bu düşünce sistematiğinin çarpıklığı üzerinde çok durmuştur. Şimdi adım adım gidelim. Kapitalist üretim ve tüketime bağlı hayat tarzımız, hepimizi “bir şeyleri depolamaya, biriktirmeye, sahip olmaya” zorlar. Kimseyi kötülemiyorum. Bu, çok güçlü bir sistem ve bugüne kadar ona savaş açtığını söyleyen alternatif sistemler kapitalist yaşam tarzını güçlendirmekten başka işe yaramadı. Konunun ekonomik, siyasi yönü ayrı bir fasıl, hiç değinmiyorum ve zaten “ekonomi, siyaset” denen şeylerden zerre kadar anlamam. Anlamak da istemiyorum. Beni ilgilendiren, bu yaşam tarzının zihin üzerindeki etkisi.

Şimdi, şu iki cümleye dikkatinizi çekerim: “Bu hafta sonu babam bana bisiklete binmeyi öğretecek” ve “İki sene içinde İngilizceyi iyi derecede öğrenmeyi planlıyorum.”

Örnekleri geçmiş zamana da uyarlayabiliriz. “Fransa’da kaldığım süre içinde o dili orta derecede öğrendim” veya “Çocukken bir arkadaşım bana kuş evi yapmayı öğretmişti” gibi. Bu örneklerde önemli olan şey, bilgi’nin belli bir zaman dilimi içinde edinilmesi ve sonra zihinde depolanmasıdır. Bu, o kadar güçlü ve şartlayıcı bir alışkanlıktır ki, insanlar “hakikat” veya “gerçek” denilen şeyin de zaman içinde elde edilebilecek ve saklanabilecek bir şey olduğunu düşünmeye, daha doğrusu, zannetmeye eğilimlidir.
Oysa bu bir yanılsamadır.

krhs

Ne Bruce Lee, ne de Krishnamurti usta,  bilgi sahibi olmayı küçük görmezler. Tersine, her ikisi de bilgili insanlardır. Bir tanesi, felsefesini vücuduyla da ifade edecek kadar ustalaşmış ve her gün düzenli idman yapan, sürekli olarak kendisini geliştiren bir sporcuydu. Diğeri ise felsefe, fizik, sanat ve psikoloji gibi alanlarda da eğitim almış büyük bir öğretmendi. Fakat, yine her ikisi de, bilgi edinmenin sınırının olduğu yeri farketmişlerdi.

Denizden geçen bir gemiye baktığınızda gerçekte olan bir şeyi gözlemlemeye başlarsınız. (Bu bile tartışmaya açıktır ya, neyse…) Ama gemi geçip gittikten sonra, o gemiyi düşündüğünüzde, gerçek bir gemi deneyimini değil, belli bir “zaman” öncesinde zihninizde hapsetmiş olduğunuz bir bilgi parçasını, bir “projeksiyonu” belleğinize yüklemiş olursunuz. Oysa bu durumun artık o gemiyle bir ilgisi kalmamıştır.

Gerçek, hakikat, hayat, oluş… ismine ne derseniz deyin, varoluş akar. Onu durdurabilmek mümkün değildir. Bilgi edinen bir zihin ise, dış dünyadan gelen veriyi alıp onu depoladığı anda, yaşayan bir şeyi ölü bir şeye dönüştürür ve öylece kaydeder. İşte burda temel çelişki ortaya çıkar. Bir şeyleri depolayan, saklayan, emniyet arayan, kendine kalıplar oluşturan durağan bir zihin; bunun tersine, bir şeyleri depolamayan, saklamayan, hiçbir emniyet kuralı olmayan, sırasında farklı hayatlara son verebilecek kadar güçlü bir canlılığı olan, sürekli akış içindeki hakikati kavrayamaz ve onu hapsedemez.

Dolayısı ile, şu kadar sene çalışmakla hakikate ulaşılabileceği gibi düşünceler boştur. Çünkü hakikat, anlaşıldığı anda bile değişen bir şeydir ve hiçbir  şekle sahip değildir. Krishnamurti’yi dinleyen ve bir ân önce “aydınlanmak” isteyen birisi, bunun ne zaman gerçekleşeceğini sormuştu. Krishnamurti şuna benzer bir cevap verdi:

– Bayım, yaşam tarzınız sizi öyle şartlamış ki, siz hâlâ hakikati, alıp evinizde bir köşeye koyabileceğiniz bir tablo, bir biblo gibi düşünüyorsunuz. Hâlâ “onda olmak” yerine “ona sahip olmak” peşindesiniz. Lütfen anlayınız; ya onunla olursunuz, ya da onsuz olursunuz, ama sona sahip olamazsınız!

“Aydınlanmak” isteyen şahıs, açıkça anlaşılmakta ki, kendi envanterine katacak yeni bir meta peşinde. “Hakikat = nokta nokta noktadır.” Bu yaklaşımın zavallılığını görebiliyor musunuz?

COSMOS: A SPACETIME ODYSSEY: More than three decades after Carl Sagan's groundbreaking and iconic series, "Cosmos: A Personal Voyage," it's time once again to set sail for the stars. Host and astrophysicist Neil deGrasse Tyson walks across the Cosmic Calendar, on which all of time has been compressed into a year-at-a-glance calendar, from the Big Bang to the moment humans first make their appearance on the planet in the all-new "Standing Up in the Milky Way" Series Premiere episode of COSMOS: A SPACETIME ODYSSEY airing Sunday, March 9 (9:00-10:00 PM ET/PT) on FOX and simultaneously across multiple U.S. Fox networks, including National Geographic Channel, FX, FXX, FXM, FOX Sports 1, FOX Sports 2, Nat Geo Wild, Nat Geo Mundo and FOX Life.

Bu konuları hemen her tür kadim felsefe işlemiştir. Toltek yerlileri durağan bir bilginin yalan olduğunu ve hakikati zehirlediğini biliyorlardı. Onların inancına göre, Tanrı her ân rüya içinde rüya, akış içinde akış hâlindeydi ve “yasak meyveden” yiyen insan lanetlenmişti. Bunun sebebi, Tanrı’nın bir meyveyi saklaması veya kıskanması değil, “aydınlanmak” isteyen insanın “zaten kendinde olan, dinamik varoluş bilgisini” bırakıp, ölü ve durağan bir yalana inanması, gerçeği yalana feda etmesiydi. İşte bu yüzden şeytan, yani kendini bir kalıba sokmanın, her şeye sahip olma hırsı ile davranmanın sembolik gösterimi olan şeytan,  yalanların prensi olarak anılmaktaydı. İnsan ise, varoluştan zaten kendinde olan bilgiyi, uzak ufuklarda aradığı için acı çekmekte ve hiçbir zaferle tatmin olamamaktaydı. Bruce Lee’nin yukardaki sözünü alıntılıyorum: Bizim öğretimiz uzaktaki belirsiz bir şeyi görmeye çalışmak değil, bizde olanı keşfetmek ve gerçekleştirmektir.

Doğu gizemciliğinde de bir kalıbın esiri olmamak, aynı hakikati farklı pencerelerden seyredebilmek, akış içindeki her canlı ile sanki o canı kendi taşıyormuş gibi empati kurabilmek büyük önem taşır. İslam, Yahudi, Hind geleneklerinde sayısız şiir ve öyküde, “ânın farkına varmak“, “Hak’kı ele geçirmeye çalışmak yerine Hak’ka teslim olmak” temaları işlenmiştir. Sorun şu ki, insanların büyük çoğunluğu sadece kendi dinsel inanç ve ibadet disiplinlerini bildikleri için, diğer insanları inançsız, isyankar vs zannetmekte ve bu durum böyle sürüp gitmektedir.

Hakikatin her an akmakta olduğunu, Kuzey Amerika yerlileri şu cümle ile ifade ettiler: “Yaratılış her ân devam etmektedir.” Bu cümlede, önceden gerçekleşen ve biten, donmuş bir sahne yerine, bizle birlikte olan bir devinim netlikle ifade edilmiştir ve bu yazıdaki ustaların yazdıkları ile aynı anlama çıkar.

İnanç sorunu da bu bağlamda ele alınır. Bir şeye inandığınız anda, veya, inanç diyerek o şeyi dondurduğunuz ve bir tarife hapsettiğiniz anda, aslında o şeyi değil kendinizi tarif etmeye başlamış olursunuz. Bu anlamda, hakikatin tarifi olmaz. Eğer hakikati bir parça olsun kavrayabilmek mümkünse, bunun yolu, “sessiz, tarif etmeyen, anlamaya çalışmayan, hiçbir şeyi depolamayan” aktif, akışkan ve esnek bir zihinden geçer.

Yazdıklarım sadece denemedir. Bir iddiam yoktur. Kusurum varsa, affoluna.
Saygılar

Kaynaklar.
1. Hakikat üzerine. Jiddu Krishnamurti.
2. Bilgi’nin sesi. Don Miguel Ruiz
3. Kadim felsefe. Aldous Huxley

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

MAVİ PERİ

Biliyor musunuz, çocukluğumda okuduğum bazı çocuk romanlarının ne kadar değerli olduklarını, ne büyük bir emek ve sanat gücü ile yazıldıklarını ancak seneler sonra farkedebildim.

Hayalin sınırlarını zorlayan ve çok beğendiğim ilk romanlardan biri Güliver’in Maceraları romanıydı. Sonra, bir şeker portakalı ile konuşan, hayali bir kurbağa ile arkadaş olan küçük Zeze’nin maceraları. Ormanda aslanlarla, fillerle konuşan Orman Çocuğu.

Ve elbette, gerçek bir çocuk olmak için çırpınan ama her çırpınışında başını belaya sokan şirin Pinokyo.

O zamanlar kendime şunu sormuştum: neden erişkin bir insan böyle “hayalî” varlıkları üşenmeden oturup yazardı? Hiç hareket eden, okula giden, yaramazlık yapan tahta bir kukla olur muydu? Veya, cüceler ülkesi diye bir yer gerçekte var mıydı?

Yıllar sonra, edebiyatın sembolik diline alıştıkça, o çocuk romanlarının aslında ne kadar derin gerçeklikleri sakladığını farkettim.

Evet, gerçekten de “cüceler ülkesi” diye bir yer vardı. Hem de dünyanın her yerinde vardı! Bu dünyaya gelen, araştıran, benliğini sorgulayan, farklı ufukları görebilen “dev gibi insanları” anlamadan onları bağlayan, yargılayan, bir tehdit gibi gören cücelerle çevriliydi bu dünya. Üstelik bu cüceler kendilerinin en doğru yolda olduklarından çok emindiler; işte bu yüzden devlere katlanamıyor, onları da kendi boylarına indirmek için olmadık iftiralar atıyor, sayısız çileler çektiriyorlardı. Ayrıca, bu cücelerin kavgaları da çok komikti. Kendi cüce ülkelerinde seneler boyunca yumurtanın sivri tarafından mı yoksa geniş tarafından mı kırılması gerektiğini tartışıyorlar, bu yüzden birbirlerini “hain” diye suçluyorlar, sınırlar çizip, donanmalar kurup birbirleriyle savaş ediyorlardı.

Ve “Güneşi Uyandıralım” romanındaki Zeze’nin duyarlı kurbağası Adam. Aslında o, hepimizin içinde bir zamanlar varolan bir kurbağaydı. Binbir türlü yalana aldırmadan, küçük hesaplara kapılmadan sadece gerçeğin sesini dile getiren minik ama cesur bir kurbağa. Bir gün, Zeze büyüyüp delikanlılığa adım attığında, kurbağa Adam ondan ayrılacak, hayatın ve “erişkinliğin” dertleri ile başbaşa bırakacaktı.

Pinokyo. Üstüste birkaç defa okuduğum roman. Çok sonra, derin bir acı duyarak, farkettim ki hepimiz bir yönümüzle kuklaydık. İnsan olmak için uğraşan ama insan olmanın ne anlama geldiğini bir türlü anlayamayan, hırs içinde yumruklarını sıkan, sağa sola saldıran kuklalardık. Pinokyo yalan söylediğinde burnu uzuyordu. Aslında, her yalanda bizim de burnumuz uzuyordu ama çevremiz tıpkı bizler gibi burunları uzayan bir sürü kuklayla dolu olduğu için farketmiyorduk bu traji-komik durumu. Yıllar sonra, burnu uzamış insanların macerasının daha edebî bir dille anlatıldığı, Eugene Ionesco’dan “Gergedan” piyesini okuduğumda, tamamen gergedanlaşan bir toplumda, insan olarak kalabilmenin ne kadar zor olduğunu farketmeye başladım. Pinokyo en azından çocuksu bir masumiyete sahipti, ama gergedanlar öyle değildi. Yargılıyorlar, yıkıyorlar ve onlara yapılan hiçbir öğüt gergedan zırhlarını aşıp kalplerine ulaşmıyordu.

Zeze’nin kurbağasına karşılık, Pinokyo’nun geveze bir ağustos böceği vardı. Pinokyo, bir öfke anında onu öldürmüş ama yine de hayaletinden kurtulamamıştı. Gerçek böyleydi işte. Öldürülse bile, hayaleti bir yerlerden çıkar ve insana seslenmeye devam ederdi.

mavi-peri

Ama romanda en çok etkilendiğim karakter Mavi Peri idi. Çünkü o, Pinokyo’yu gerçek bir çocuğa, gerçek bir insana çevirebilecek tek güçtü: sevgi.

Hep tekrar edilen, milyonlarca defa söylenen ve her söylenişinde anlamını kaybeden sevgi. Mavi Peri, hiçbir kelime oyununa ihtiyaç duymadan, Pinokyo’yu olduğu gibi seviyor ve ona bir hayat dersi vermeye çalışıyordu: “Senden başka kimse seni insan yapamaz. Ben sadece bir aracıyım Pinokyo. Eğer sen, bir kukla gibi davranmayı bırakabilirsen, her ne pahasına olursa olsun adaletin yanında olabilirsen, bir gün gerçek bir çocuk olacaksın” demekteydi Mavi Peri.

Romanın sonunda, Pinokyo bir çocuğa dönüşürken Mavi Peri ortadan kayboldu. Bu kısmına çok üzülmüştüm. Keşke, Mavi Peri hep onunla kalsaydı. Ama bu olmayacaktı. Mavi Peri’ler bir gün ölmek zorundaydı. Çünkü onları bekleyen yeni çocuklar, burunları uzayan yalancılar ve devirmeleri gereken nice yalanlar vardı.

Bugün bile, bazen Mavi Peri’yi ararım. Çünkü Mavi Peri, olduğu gibi kabul etmek demektir, yargılamamak demektir, evrenin o şaşırtıcı bazen hayal kırıklıkları ile dolu devinimini olgunlukla karşılamak ve ne olursa olsun adaletle, cesaretle mücadele etmek demektir.

Mavi Peri bu yüzden güzeldir. Onun güzelliği makyaj, elbise, mücevher, saray, büyü vs istemez. Çünkü saray, elbise, mücevher ve onun ötesinde, bilginin ve sanatın büyüsü onun geldiği yerdedir.

Onun gittiği yerde ise saraylar bir harabeye, mücevherler değersiz taş parçalarına, sanat ise ruhsuz yaygaralara dönüşür.

Bazen, uyandığımda, -isteyen deli desin-, kalbimdeki boşluğa, yitip giden hayallerime, adına hayat dedikleri bu sonu gelmeyen boğuşmaya inat duvarların ötesine seslenirim:

– Mavi Peri, orda mısın ?

Orda bir şeyler olmasını umuyorum.Tüm hatalarımıza, tüm suçlarımıza rağmen bir gün hepimizi benzersiz sevgisi ile bağrına basacak olan bir Mavi Peri olmasını diliyorum.

Gerçek olmasa bile, Mavi Peri’yi özlüyorum.

Saygılar.

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

KRISHNAMURTI’Yİ OKUMAK

Yıllar önce Jiddu Krishnamurti ustayı tanıtan bir şeyler yazmıştım, ama böyle bir insan belli aralıklarla hatırlatılmalı. Kendisinin biyografisini anlatmayacağım. Dileyen herkes biyografisine 5 dakika içinde erişebilir. Sadece, hiç bilmeyenler için, J.Krishnamurti’nin Hindistan asıllı bir düşünür olduğunu belirtmekle yetiniyorum. (1895-1986) Veya, kendi deyimi ile, “bir insan ile sohbet eden başka bir insan.”

250px-jiddu_krishnamurti_01

Bir arkadaşın tavsiyesi ile, ilk okuduğum kitabı “Sevgi ve yalnızlık üzerine” oldu. Anlattıkları karşısında önce şaşırdım, sonra dehşete düştüm. İçimden, bu kadar kötü olamayız diyordum ama anlattıklarının doğruluğunu da kabul etmek zorundaydım. Sayfalar ilerledikçe Krishnamurti’nin ne yapmak istediğini anladım. O, sevgi üzerine beylik laflar etmekten kaçınıyor, önce bizi içimizdeki pislikle yüzleşmeye çağırıyordu. Anlamıştım, ameliyata giren doktor hastasını öpmez, bıçağı daldırırdı! “Birbirimizi sevelim, kardeş olalım” gibi lafları kompozisyon ödevi hazırlayan öğrenciler de yazıyordu! Medeniyetimizdeki insanların çoğu aslında bir şeyleri gerçekten sevmiyor, o şeye sahip olma, o şey aracılığı ile kendisini erişilmez, entellektüel veya sevgi dolu bir insan gibi gösterme arzusuyla hareket ediyordu.  Faşistler ve zorbalar kendilerini açıkça ve merhametsizce kabul ettirirlerken, çoğu insan ise, bunu daha inceltilmiş yollarla yapmaktaydı ve aslında orta yerde sevgi diye bir şey yoktu. Bizler pek çok şeyi, salt bizim yaşamımıza güzellik katacak yardımcı aksesuarlar gibi görüyorduk: çocuklar, doğa, aşk, hayvanlar ve bizzat sevginin kendisi. Oysa, gerçekten sevgiyi isteyen bir insan, önce yalnızlığı kabul etmek zorundaydı ve hayattaki her şey gibi, sevginin de öyle her canımız istediğinde lak lak konuşup cılkını çıkaracağımız bir şey olmadığını öğrenmeliydi. Kitabın sonuna yaklaşırken bir bölümünde hıçkırmaya başladım. Hayatımda hiç kimse, sevginin bu kadar duru ama bu kadar zor bir şey olduğunu bana böyle anlatmamıştı.

Krishmamurti haksız mı? Etrafınıza bir bakın; sayısız insanın, liderlerin, tartışmacıların, din adamlarının söylediklerine bir bakın. Herkes “sevgiden” bahsediyor. Herkes birbirimizi sevmenin öneminden bahsediyor ve aygın baygın bir edâ ile “ay ben çok sevecen biriyimdir” diye ekliyor. Oysa medeniyetimiz pedofiliden, şiddetten, tecavüzden, işkenceden, savaştan ve acılardan geçilmiyor. O zaman birinin bize “siz sadece sevgi kelimesini kirleten tüketici bir sürüsünüz” demesi gerekmiyor mu? Krishnamurti çok kibar bir insandı, o bunu benim gibi söylememiş, ima etmişti. Anlayan anlar, anlamayana ise bir kütüphane dolusu kitabı okutsanız boş…

mountains

Gayem bu kitabı tanıtmak olmadığı için ne yazık ki burda kesmem gerekiyor. Krishnamurti’yi okuduktan sonra, ilahiyatçı veya “bilge adam” diye geçinenlerin, TV ekranlarında bir din veya ideoloji üzerinden yorum yapanların anlattıkları bana çok sığ gelmeye başlamıştı. Krishnamurti ustanın derinliğini düşündükçe, aklıma hep Nietzsche’nin sözü geliyordu. “Derin sulardan korkmayın. İnsan asıl sığ sularda boğulur.

Tanrı Üzerine ve Hakikat Üzerine gibi kitaplarda Krishnamurti kendisini dindar zannedenlere yüklenir. Bir peygamber ismi, bir “Guru” veya buna benzer manevi bir önder üzerinden bazı hareketleri tekrarlamakla arınacaklarını, kurtulacaklarını veya “aydınlanacaklarını” zanneden zavallılara seslenir o her zamanki kibar üslubu ile..

“Bayım bana hakikatin ne olduğunu soruyorsunuz. Siz hâlâ onu canınız istediği zaman elde edebileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Tıpkı evinize resim satın almak, pul koleksiyonu yapmak gibi sahip olabileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Siz hâlâ ‘bir şey olmak’ ve o yolla doyuma ulaşmak güdüsü ile hareket ediyorsunuz.”

jiddu-8

Peki, “bir şey olmayı” istemek kötü müdür? Aksine, Krishnamurti kimseye pasif bir felsefeyi öğütlemez. İnsanları üretici olmaya teşvik eder; şiir yazmak, müzikle uğraşmak, sosyal akvitelerde bulunmak, öğrenmek, öğretmek ve daha bir sürü yol ile. Kendilerine hiçbir şey katmadan, öylece “ben değerliyim” şeklinde konuşan kişiler, aslında sadece övülme budalası asalaklardır. Ve zaten böylelerini bol bol şişirip onlar üzerinden trilyonlar kazanan daha büyük asalaklarla doludur dünyamız. Krishnamurti şunu netlikle gösterir: Ancak ve ancak, ölümü, tökezlemeyi, yaralanmayı, bir yamaçta donarak unutulmayı, fırtınayı, savruluşları göze alıp zirveye çıkabilen bir insan “meğer bu zirvede hiçbir şey yokmuş” deme hakkına sahiptir.  Aşağıdan o kişiye bakıp dalga geçenler ise, aynı cümleyi söyleseler dahi, asla zirvedekinin derinliğine ve tutarlılığına sahip olamazlar. Bir şey olmayı istemek kötü değildir, fakat, salt ona saplanıp kalınırsa ve insanları şu veya bu şekilde ezmek için kullanılırsa, aslında hiçbir şey olunmamış demektir.

5fb12c38fe45ded21b2a9445fb351074

Din ve hakikat konusunda “tekrarcıların” anlayamadığı şey budur. Dağcı olmak isterseniz dağa tırmanmanız gerekir. Koltuğunuzda elinizi kolunuzu sallayıp, hareketleri taklit ederek dağcı olamazsınız. Bu tarz bir anlayış, iyilikten ziyade kötülük doğuracaktır ve hep doğurmuştur. Bir örnek olarak, çok ama çok saygı duyduğum “Siddhartha” (amacına ulaşmış) Buda’yı göstermek isterim. Ne yaptılar o insanın öğretisine, anlattıklarına? Bir insana bu kadar mı ihanet edilir? “Kendiniz deneyimlemedikçe, ben dahil olmak üzere, kimsenin söylediğine inanmayın,” diyen bir insan bu kadar mı çarpıtılır? Ölümünden sonraki o zavallı ve ruhsuz heykeller, sefilliği ve pisliği iyi olmak zanneden müridlerin çırpınışları, sözde “Guruların” ayaklarını hatta cinsel organlarını öpmek için sıraya giren insanların çarpıklığı … Buda bunların hiçbirini söylemedi veya öğütlemedi. Peki ortadaki bu manzara ne? (O felsefeyi hakkı ile öğrenip hayatına tatbik eden herkesi tenzih ederim.)

Hakikat, der Krishnamurti, bizi “orda bir yerde” bekleyen bir zirve veya bir define değildir. O zaten bizimledir. Buda’nın yaptığı gibi ağaç altında durmamıza veya mağaraya girmemize, falanca dağa tırmanmamıza gerek yoktur. Çünkü hakikat onların hepsinin içindedir ve aynı zamanda hiçbirinde değildir. Sorun, bizimle “O’nun” arasında duran “molozlardan” kendimizi kurtarabilmemizdir. Egoya tapınma, kişilere tapınma, objelere tapınma, zihinde depolanan ölü bilgiler, yargılama hırsımız, hiç bitmeyen istekler ve bir gün ölümün bizden koparıp alacağı daha bir sürü şey. Tıpkı taze bir bahar sabahının kendisini tüm canlılığı ile bize sergilemesi gibi hakikat de hep bizimledir, ama bizim ona baktığımız “pencere” alabildiğine kirlenmiştir ve orda burda Güneş aramak yerine, penceremizi temizlememiz gerekir. Böylece, O ve biz ayrımı da önemini yitirir.

Bu anlamda, din ayrılığının da önemi kalmaz. Bir kere denize indikten sonra sahile hangi yoldan geldiğimizin önemi var mıdır? Veya, ucu sahile gitmiyorsa, yol için kavga etmenin anlamı var mıdır?

untitled-1

Ve kavga…

“Çatışma Üzerine” dikkatle okunması gereken bir başka çalışmasıdır; bizlere ilk olarak şunu söyler: “Yalan söylüyorsunuz. Sürekli olarak barıştan bahsediyorsunuz ama tüm sisteminiz çatışma ile dolu, bizzat siz çatışma ile dolusunuz.” Ardından çatışmanın analizine geçilir ki bu analiz zaten diyalektik materyalizmde, Engel’in ağzından,  karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası veya buna benzer kavramlarla ifade edilmiştir. Varolan her sorun doğası gereği çözümünü de kendi içinde taşır. Tıpkı bir hastalığın yine o hastalığın mikrobu aracılığı ile yok edilmesi gibi. Ama bunun tersi de doğrudur. İlerlemeye, bir başka deyişle düzene yol veren her sistem, aynı zamanda kendisini yıkabilecek çelişkilerini de içinde taşır. Bu önermeyi çatışmaya uyarlarsak, insanın ilerlemesi, gelişmesi için kaçınılmaz bir şekilde varolması gereken çatışma, aynı zamanda onun kendisini tüketmesine ve uygarlığın savaşla yok edilmesine de yol açabilir. O zaman, çatışma gerçekliğinden kaçmak yerine, onu nasıl hayat verici bir şekilde kullanabileceğimizin yollarını araştırmak daha doğru olacaktır. Çatışma olgusunda, yapılacak en yanlış şeylerden biri, herhangi bir düşman aracılığı ile kendimizi rahatlatmaktır ki pratikte zaten en çok yapılan budur. Ama bir sistem, hiç durmadan düşman üretip duruyorsa, o zaman o sistemin temellerinin sorgulanması gerekmektedir.

kitap

Ne yazık ki, insanların çoğuna bunları anlatabilmek mümkün değildir. İki sebepten dolayı. Birincisi; pek çok insan kültürel olarak sağlam bir alt yapıya sahip değildir ve meseleleri kendi dinsel-ideolojik şablonları ile ele alırlar. İkincisi ise, sürüp giden savaşlar ve bizzat çatışmanın kendisidir. Savaşta karısı tecavüze uğramış ve öldürülmüş, çocuklarını elleri ile toprağa vermiş bir insana felsefe yapamazsınız. Tüm sözlükler anlamsız kalacaktır. Bu zaten provokatörlerin çok iyi bildiği bir şeydir ve bir tek saldırı ile, onlarca yılın emeğini yok edip her toplumda şiddetin yolunu açarlar.

Bu güzel insanı bir tek yazı ile anlatabilmek mümkün değil. Zaten, insanların çoğunun, sağdan soldan “bir şeyler alıp” klişelerle, karşılıklı sataşmalarla kendilerini ispat yarışında olduğu bir dünyaya, Krishnamurti kat kat fazla gelmekte. Bir yazısında, kanatlarını açıp özgürce uçan bir kartaldan bahsetmişti. Artık olan bitenlere pek aldırmadan yükselen bir kartal.

Öyle görünmekte ki, bizlerden ayrılan bu kartal kendi göklerinde uçarken, yerde, pislikler ve çürümüş yiyecekler arasında milyarlarca böcek bitmek bilmeyen iştahlarının peşinden koşacaklar.

Saygılar

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BILL HICKS’İN ÖLÜMÜ

Bill Hicks (1961-1994) insanın yüreğine dokunan “gerçek” sanatçılardan biri. Sanatçı dedikten sonra, ayrıca “gerçek” diye belirtmeme gerek yok; zira sanatçı zaten gerçeğin izinden giden insandır. Ama şu son zamanlarda ortalıkta, iktidardaki şahısların testislerini iştahla yalayan o kadar çok sanatçı müsvettesi var ki bunu belirtme ihtiyacını duydum. Biyografisine bakarsanız Bill Hicks stand-up komedyen diye geçiyor. Aslında o bir komedyen değil. Bana göre, kesinlikle değil. Gösterisini seyrettiğim anda bırakın gülmeyi, ağlamaya başladım. Zira Bill Hicks hepimizin takındığı o yüzlerce maskenin ardındaki vahşetimizi, bazen peri kılığına giren canavarımızı, kanlı ellerle bebek seven katilleri ve içine hapsolduğumuz bu dünyayı o kadar güzel anlatıyordu ki, dayanamayıp alkışlamaya başladım ve sessizce karanlıkta ağladım.

01

Çok genç öldü. 32 yaşında. Kendine hiç bakmadı. Hayatı alkol, sigara ve uyuşturucuyla doluydu. Kendince dalga geçiyordu sigara alışkanlığı ile: “Çok sigara içtiğim doğru değil, günde sadece iki çakmak tüketiyorum!” Sağlığına bile siktir çekti ve bildiği gibi yaşadı. Bildiği gibi öldü.

Sağlık. Bazı insanların sağlıklı hâlleri beni çıldırtıyor!  Onu yesem sikim kalkar mı, bunu içsem götüm kanar mı muhabbbetleri eşliğinde, televizyonlarda, suratlarında çiğ bir gülümseme ile acaba ne bok yesek de bir gün daha bu dünyada kalıp içine sıçmaya devam etsek diyen insanların düzene, sisteme, “büyüklerimize” bağlı köleliklerine katlanamıyorum. O tarz insanlar Bill Hicks gibileri anlayamaz. Asla anlayamayacaklar.

Bill Hicks küfürbazdı. Amerikan rüyasına kalayı bastı. Bayrakmış, dinmiş, maneviyatmış  bunlara hiç aldırmadan kendi doğrularını dile getirdi. O bir haindi. Amerikan bayrağını yaktı ve milliyetçilik denen salaklıkla dalga geçti. Özgürlüğü savundu. Tüm insanların özgürlüğünü, tüm insanların haklarını. Ama bir saniye, Bill Hicks, insan yığınlarının aslında köleliklerinden ne kadar memnun olduklarını da biliyordu. İğneyi o “iyi insanlara” da batırdı. Vatanını seven, dinine yürekten bağlı olan, askerlerini dualarla uğurlayan, o askerler deniz aşırı ülkelerde kara tenli, çekik gözlü babaları, anneleri, bebekleri öldürüp kızlarına da güzelce tecavüz ettikten sonra, onları hava alanında karşılayıp ibadethanelere koşan tüm iyi insanları da iğneledi.

06

Milliyetçilik söz konusu olduğunda içimizdeki vahşet uyanıyor. Hele ben bayrak yakınca, etrafıma doluşan embesillerin beni nasıl lanetlediklerini görebiliyorum.

“Hey ahbap, bayrağımızı yakıyorsun ama benim babam o bayrak için öldü!”
“Benimkinin ölmesine gerek kalmadı. Köşe başındaki markette 3 dolara satılıyor bu bayrak.”
“Sana benim güzel babacığım o bayrak için Kore’de öldü diyorum!”
“Ne tesadüf, benim bayrak da Kore’de imal edilmiş!”

Anlıyor musunuz? Hepimizin bayrağı kutsal. Herkesin kendi şehitleri, acıları, hatıraları, tâ okul sıralarında öğrendiği tarihi var. İşte bu yüzden artık bayrakların önemi kalmıyor. Çünkü herkes, ama herkes, kendi bitmek bilmeyen kutsalları için insanlıktan çıkıyor, başkalarının kafasına bombalar yağdırıyor, bebekleri parçalıyor, evleri yıkıyor, ümitleri söndürüyor, genç kızları çaresizlik içinde bırakıp onları genelevlerde pazarlıyor; sonra herkes kendisinin haklı olduğunu söyleyip bu kanlı oyuna devam ediyor. Amerikalılar, Çinliler, Ruslar, Araplar, Yahudiler, Afrikalılar … herkes. Ve bu noktada Bill Hicks, bayrak yaktığı için kendisine küfür eden adama şu cevabı veriyordu:

“Bak dostum, senin baban bu siktiğimin bayrağı için ölmedi. Bu, sadece bir bez parçası. Senin baban, sırasında bu bayrağı yakma hakkımızın bile bulunduğu özgür bir ülke ideali için öldü. İşte biz bunu kaybediyoruz.”

Uzun mesele. Konuyu fazla uzatmadan, Bill Hicks’in nasıl öldüğünü anlatmak istiyorum.

04

***

Pankreas kanseri sıçrama yapmış ve karaciğere, sonra diğer iç organlara zarar vermeye başlamıştı. Öleceğini biliyordu. Ocak 1994’de New York’ta son gösterisini yaptı. Seyircilerine öleceğini söyledi ve vedalaştı. Sonra ailesinin evine taşındı. Orda, sanat camiasından arkadaşları ile görüştü, onlarla da vedalaştı. Dostlarından biri onun son günlerini şöyle anlatmakta: “Bize kalbini tüm samimiyeti ile açtı. Acı çekiyordu ama yine de kendini iyi hissediyordu. Kendisiyle ve tüm dünya ile barışıktı. Ölümü karşılamaya hazırdı çünkü Tanrı’ya inanıyordu. O tanrı herhangi bir dinle alakalı olan tanrı değildi. Olağanüstü derecede yaratıcı, şaşırtıcı, hiçbir kelime ile ifade edilemeyen bir kudretti onun inandığı.”

Evet. Din dendiği zaman ağzına gelen bütün küfürleri eden bu adam Tanrı’ya inanıyordu ve ben de inanıyorum onun tanrısına. Ama inanmadığım şey benim, kendim, veya kendim diye tarif ettiğim şey her ne halt ise… İşte bu yüzden, kendi benliğini Tanrı diye yüceltip vaazlar çeken hiç kimseye inanmıyorum ve ben de Bill Hicks gibi, onların ego tanrısına ve dinlerine kalayı basıyorum.

05

Ve bir mektup yazdı Bill Hicks. Son mektubu. Alıntılıyorum:

Selam. 16 Aralık 1961 tarihinde Georgia’da William Melvin Hicks olarak doğdum. Tamam mı? Ben buyum işte; Georgia’lı Melvin Hicks. Daha en başta, hayata yanlış adım atarak başladım. Size göre, her şeyim yanlıştı. Ama ben hep “uyanık” oldum. İçimde bir şey, bu dünyanın, eğer istersek, daha iyi bir yer olacağını bana söylüyordu. Yıllar içinde bu şey benimle birlikte gelişti ve hep yaratıcı sanatlara aşkla bağlandım. Yazmak, rol yapmak, müzik, komedi .. edebiyata ve kitaplara derin bir bağlılık. Benim gelişmemde emeği geçen tüm o sanatçıları tanımamı sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun. Onlardan aldıklarımı kendi kelimelerime yükledim ve bir vizyon sahibi olmaya çalıştım. 16 Haziran 1993 tarihinde bana pankreastan sıçrayan karaciğer kanseri teşhisi kondu. Hayatımda duyduğum en tuhaf, en korkutucu şakaydı bu. Oysa kariyerimde ilerlemek, rüyalarımı gerçekleştirmek, önümde uzanan yolda yürümek istiyordum. “Neden ben” diye sordum, az daha ağlayacaktım: “Neden şimdi?”

Artık, bu tür soruların kendi cevapları olduğunu biliyorum. Her şeye rağmen, yine de kendi yolumda yürüyeceğime, kendi rüyalarımın peşinden koşacağıma inanıyorum. Amin. Aşk, kahkaha ve gerçek içinde yaşadım. Bundan sonra ise, gerçeğin, aşkın ve insanların gözlerini ışıldatan gülüşlerin olduğu yerde ben de olacağım, tüm ruhumla orda olacağım.

***

mezar

26 Şubat 1994 günü 11.20’de öldü. Aile üyelerinin yattığı bir arsaya gömüldü ve tüm isyanını yanında taşıdı. Huzur içinde olsun.

***

Yaşamak sadece nefes almak olmamalı. Ritmik hareketlerle hava basan bir makine de nefes alıp vermekte. Bunun bir önemi yok. Yaşamak, hem ciddiye alınacak, hem de o ciddiyet içinde, başımıza gelebilecek her şeye rağmen, yüreğimizde bir umudu yaşattığımız üretici bir canlılık olmalı. Kimsenin eleştirmesine aldırmadan, üreten, veren, paylaşan, yargılamayan ve -bazen ne kadar zor olsa da- affeden bir canlılık. Yazımı onun bazı sözleri ile bitirmek istiyorum:

Korkmayın. Endişe etmeyin. Sadece bir rüyadayız. Sadece bir eğlence parkında geziyoruz. Bu sadece bir gezinti. Bizden önce, hayatın bir rüya olduğunu anlayan insanlar bize hep bunu söylediler. Ama biz o güzel insanları hep öldürdük. Bunu biliyor musunuz? Onları hep öldürdük. Şeytanları ortalığa saldık. “Hey, şu adam çok konuşuyor, susturun onu! Bu sistemi kurmak için ne kadar çok çalıştık. Banka hesaplarımız var, şirketlerimiz var, ciddi insanlarız bizler, susturun bu haini!”

Ama ben diyorum ki, korkmayın. Hayata iki türlü bakabilirsiniz. Korkunun gözleri ile veya sevginin gözleri ile. Korkunun gözleri size evinize daha çok kilit takmanızı, daha büyük silahlar satın almanızı ve kendinizi her şeyden yalıtmanızı söyler. Oysa sevginin gözleri size hepimizin bir olduğunu söyler. Belki bunu anlayabilirsek, o zaman, bu hayatı ve tüm evreni keşfedebilmek için birlikte çalışabiliriz. Şimdi ve daima…

Görebiliyor musunuz? Bu sadece parkta bir gezinti. İsteseniz de, istemeseniz de, bir gün sizi o salıncaktan indirecekler. Şimdi veya sonra.
Ama her “sonra” daima sizin için “şimdi” olacak. Tıpkı, sizden öncekilerin şimdisi gibi…

Rüyalarının peşinde mutlu olmasını dilerim.
Günleriniz aydın olsun. Saygılar.

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

TÜRK TARİH FİLMLERİNDE BİZANS TEMASI ÜZERİNDEN DİN VE MİLLİYETÇİLİK

Türk sineması üzerine çalışmaları ile tanınan Giovanni Scognamillo ustanın bende “Fantastik Türk Sineması” isimli güzel bir kitabı var. Kitapta Türk yapımı tarihî filmlerde, Bizans üzerinden yabancıların, özellikle Hristiyanların nasıl sunulduğunu, Müslüman-Türk imgesinin nasıl öne çıkarıldığını anlatan bir bölümü -kişisel yorumlarımı da katarak- paylaşmaya karar verdim. Kalın ve italik yazılar kitaptan birebir alıntı, gerisi benim yorumlarım.

asyanin-tek-atlisi

Tarih elbette bir fantazya değil, belgelere ve bilgiye dayanan bir bilimdir. Ancak kimi sanatlarda; edebiyatta, resimde, tiyatro ve sinemada “fantazya” olabiliyor. İster Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun veya Alexander Dumas’ın romanlarında, ister bir zamanlar popüler olan Anne ve Serge Kolon ikilisinin Angelique (Anjelik) dizisinde ve isterse, özellikle sessiz İtalyan sinemasının ve daha sonra Hollywood sinemasının görkemli “kostümlü” yapımlarında. 

Aslında tarihin bir “fantazya” bir kurgu hâline getirilmesi -bence- salt sanatla sınırlı değil. Yakın zamanlarda örneklerini gördüğümüz gibi, tarih, gerçek hayatın içinde de sürekli olarak özlenen veya bugünden daha iyi olduğu varsayılan bir fantazya haline gelebiliyor. Hiç bitmeyen “Osmanlı” ve Cumhuriyetin kuruluş tartışmaları üzerinden yürütülen tarih algısı bunun çarpıcı bir örneği. Bazılarına göre Osmanlı, sürekli olarak namaz kılan ve İslam’ın yayılması için uğraşan “şanlı ecdadımızın” mirası. Kimilerine göre sadece yağmacı bir devşirmeler topluluğu, kimilerine göre ise bir tür zerafet ve incelik örneği. Elbette kurgu, tarihe nerden baktığınızla yakından alakalı. Osmanlı sarayındaki yemek ve sofra adabına, Cuma selamlığına vs odaklanırsanız, o tarihi zevk ve incelikle dolu bir dekor içinden seyredebilirsiniz. Ama eğer, aynı yıllarda Anadolu’da verem ve tifo gibi hastalıkların halkı nasıl kırdığını incelemeye başlarsanız, o zaman karşınıza bambaşka bir Osmanlı gerçeği çıkacaktır. Tarihin kurgulanması aynı zamanda “resmî ideoloji” ve “ideal Türk tipi” şablonlarıyla da doğru orantılı. Türk sineması ise bu ideal Müslüman-Türk tiplemesini, fazla derine inmeden beyaz perdeye taşımış.

battal-gazi-destani

Battal Gazi Destanı

Yeşilçam sineması ise 1960’lardan “İstanbul Kanatlarımın Altında” (Mustafa Altıoklar, 1995) filmine kadar bu yaklaşımdan uzak kalmayarak tarihsel olayları, bunların içinde çarpışan -ve çoğu çizgi romanlardan gelen- kahramanları tecimsel sinemanın kalıplarını kullanarak hep bir “gösteri” anlayışı içinde değerlendirmeye bakmıştır. (Karaoğlan, Kara Murat, Malkoçoğlu, Tarkan vb). Amacım, tarihsel Türk sinemasını bütün olarak ele almak değildir. Amacım, bir kısım sinemanın tarihe nasıl yaklaştığını, onu nasıl kullandığını ve bunu yaparken nasıl “fantastik” ve hatta komik durumlara düştüğünü göstermektir.

Türk ve dünya sinemalarında tarihsel film, genellikle, ele aldığı dönem hangisi olursa olsun, her şeyden önce “milliyetçidir”. Kahramanımızın mücadele ettiği düşman ister Viking olsun, ister Çin’den gelmiş olsun, isterse “kahpe” Bizans’tan çıkmış olsun her defasında kötülük sembolüdür, barbardır, gözü dönmüştür ve kesinlikle “Türk düşmanıdır.” Böyle bir çerçevenin içinde gerçekler veya gerçeklere dayalı yorumlar aramak boş bir uğraşıdır. Amaç, tarih içinde seçilen düşmanın “neden” düşman olduğu değildir; temellendirme aranmaz, gerekli olan tek şey bir “kahramanın” mücadele edeceği kesin düşman şablonları ve imgeleridir.

bizansli-zorba

Bizanslı Zorba

Doğru bir tesbit. Hollywood da bunu geçmişten günümüze başarıyla işlemiştir. Bazı filmlerde tek amaçları Amerika’yı soymak ve masum Amerikalılar öldürmek olan düşmanlar acımasızca saldırır. Amerikalı ise “yorgundur”, savaş istememektedir ama savaşmaya mecbur kalmıştır. Örneğin “Die Hard” serisi filmlerde olduğu gibi. II Dünya savaşının mağlubu Almanlar ve Japonlar ise tam bir kötülük örneğidirler. Bunların arasında hiçbir ayrım yapılmaz, onların insanca yönüne değinilmez. Sadece saldırırlar ve kahraman Amerikalılar hem kendi ülkelerini, hem de dünyadaki özgür düzeni (!) savunmak için çarpışırlar. Gerçi, hak yemek istemem; Hollywood ve Avrupa sinemaları özellikle Vietnam savaşı üzerinden hem kendi vahşetlerini gösteren, hem de “düşmanın” da bir insan olduğunu gösteren, savaşın anlamsızlığını ele alan eleştirel filmler çevirmiştir. Doğum Günü 4 Temmuz, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Avcı, Full Metal Jacket, Büyük Diktatör, Kıyamet (Apocalypse Now) filmlerinde olduğu gibi. Ama Yeşilçam çeşitli dinsel ve ideolojik şablonların etkisinde fazlası ile “çocuksu” kalmıştır diyebilirim.

istanbulun-fethi-1951-film_1

İstanbul’un Fethi, 1951

Bu fantastik tarihsel sinemanın çoğu kahramanı çizgi romanlardan gelmedir. Kendilerine has bir tarzları vardır ve kült bir izleyici kitlesine sahiptirler. Fazla derine inmek gerekmiyor; basında veya albümlerde onları izlemiş olan hayranları için bir benzerlik yeterlidir, gerisi zaten bilinmektedir. Ayrıntılı tarih veya coğrafya bilgileri de gerekmemektedir. Çünkü işin sonunda karşımızda canlanan durum “iyilikle kötülüğün” mücadelesidir. Kötünün neden kötü olduğu sorulmaz, sorulsa da buna bir cevap bulunamaz.

Doğru. Tam bir Japon çizgi roman mantığı. İyiler iyidir ve kötüler kötüdür; çünkü öyle olacak şekilde seçilmişlerdir!

Yeşilçam sinemasında 50’lerden 70’lere dek, Bizans bazen sürekli, bazen süreksiz olarak “kahramanlık” ve “dinî, millî duygularla” dolup taşan bir “macera” anlayışı içinde ve elbette Hollywood sinemasından bolca etkilenen sahnelerle izleyicilere taşınmıştır. Daha sonra ise, “Bizans” teması rafa kaldırılmış, son örneklerden birinde “Kuşatma Altında Aşk” filminde ise gerçekten şaşırtıcı ve takdire layık bir gerçekçilikle ele alınmıştır. Ama önceki örnekler böyle değildir.

karaoglan-baybora-nin-oglu-633833

Türk tarihsel filmlerinin erken dönem örneklerinde Bizans (Kahpe Bizans!) her şeyden önce bir hedef ve “dekordur.” Destansı ve kurgusal kahramanların at koşturduğu bir “platformdur”. Yazılan senaryoların, çevrilen filmlerin ve canlandırılan kahramanların gerçek bir tarihsel değerlendirme ile alakası yoktur. Bir simge (iyi kahraman) bir başka simge ile (kötü yabancı) ile karşılaşır ve kahramanlığa layık bir şekilde onu ortadan kaldırır. Bilinen tek tarihsel olay, Osmanlının Bizans’ı fethetmesidir. Gerisi bu gerçek üzerinden çoğaltılan çeşitlemeler ve kalıplardır.

İstanbul’un Fethi (Aydın Arakon, 1951) o dönem için iyi sayılabilecek olanaklarla, çökmekte olan Bizans’ın iç yüzüne, saray entrikalarına, fetih öncesi çatışmalara mesafeli bir yaklaşım sergiler. “Hamasî” unsurlar sonradan gelmiştir ve bir dinsel-ideolojik reçeteye dayanmaktadır. Bizans Türkün düşmanıdır, Hristiyanlık ise İslamiyet’in düşmanıdır. Ağırlık din çatışmasına verilmese de tüm filmlerde önemli bir yer işgal eden papaz, dönen dolapların başlıca sorumlusudur.

Çok iyi bilinen sahnelerdir bunlar. İmparatorun ve soyluların yanında daima bir ruhban vardır ve bütün müslüman Türklerin öldürülmesi için onları sürekli kışkırtır.

Bizans konulu filmlerdeki konuşmalara dikkat edildiğinde Bizanslı “keferedir”, başka bir şey olamaz ve tüm koşuşmaların, vuruşmaların, atlama ve zıplamaların arasında bu keferenin aslında ne denli gaddar ve çaresiz olduğu meydana çıkmaktadır.

Eklemek isterim; bir Bizanslı, Türklerin arasına kabul edilse bile bunun ilk şartı din değiştirmesidir. O zaman bir anda “kefere” olmaktan çıkar, iyi kalpli örnek bir müslüman olur. 1971 tarihli “Battal Gazi Destanı” filminde Fikret Hakan, Bizanslı acımasız savaşçı Hammer rolünde iken Cüneyt Arkın’a yani Battal Gazi’ye güreşte yenilir, müslümanlığı seçer ve Ahmet Turani ismini alır. O artık “bizden biridir.”

Yeşilçam “pop” Türk sinemasında tarihsel süreçleri ve birbirine bağlı gerçeklikleri aramak hiç kuşkusuz boşunadır. Yapılan şey tarihe dayalı bir sinema değil, çerçevesi kabaca çizilen bir dönem ve dekor içine yerleştirilen maceralardır. Yılmaz Güney’in senaryolarını yazdığı ve başrolünde oynadığı “Yedi Dağın Aslanı” (Yılmaz Atadeniz, 1966) ve “Aslanların Dönüşü” (Yılmaz Atadeniz, 1966) aynı teknik ekiple ve aynı oyuncu kadrosuyla çevrilen bir çeşit Bizans temalı “western” filmler gibi görülebilir. (Ana oyuncular: Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Sevdağ Derdağ, Erol Taş) Buradaki kahramanlarımız Vahşi Batı’nın toprak ağalarına karşı değil de, müslüman Türk kanına susayan ve masum müslümanları haraca kesen Bizanslılara karşı mücadele ederler. Bunlar “formül” örneklerdir. Daha sonra göreceğimiz gibi “B” sınıfı sinemanın kalıpları korunarak, fakat dekor değiştirilerek aynı uygulamalar sürdürülmüştür.

Bizans sadece bir dekordur; üstelik oldukça kısıtlı, çünkü yapım olanakları fakirdir ve Bizans, surlar ve kaleler (kaçınılmaz olarak Rumeli Hisarı) saraylar, zindanlar ve kavgaların yer aldığı meyhaneler demektir. Saraylar hep görkemli olurlar ama aslında Bizans havasını hiç veremezler ; zaten böyle bir amaçları da yoktur. Dekor gerçekçilikten çok uzaktır ve tarihten kopuktur.

altaydan-gelen-yigit

Karaoğlan. Altay’dan Gelen Yiğit

Peki ama neden böyledir? Neden filmcilerimiz bunca zavallı ve komik bir dekora sığınmışlardır? Birinci neden elbette para, maliyet. Benim kendimce bir tezim daha olacak. Sanırım bunun sebebi, yani tarihten kopukluğumuzun sebeplerinden biri, İslamiyet’teki resim ve heykel yasağıdır. Avrupa tarihini, hem de çok büyük ressamların ve heykeltraşların izinden takip edebilirsiniz. Şimdi hepsi müzelerde yer alan bu eserlerde, bir dönemin soyluları, ruhbanları, köylü kızlar, gündelik yaşam tüm zenginliği ile önünüze serilir ve bunları kullanarak her tür sanat için gereken malzeme bulunabilir. Oysa bizim böyle bir şansımız pek olmamıştır. O meşhur Kanuni’nin dönemi bile, görsel açıdan, ancak Osmanlı’yı ziyarete gelen ve resimler çizen seyyahların, tüccarların, elçilerin aracılığı ile bir parça bilinebilir. Ayrıca tarihî film sadece oyuncu ve dekor maliyeti değildir. Ciddi anlamda araştırma gerektirir. Bunun içinse arşivlere girmek, belgeleri incelemek, bir tarihi ana hatları ile öğrenmek gerekir. Oysa Yeşilçam’da pek çok film projesi bir birahanede, hatta ayaküstü bir toplantıda alınan karardan sonra çok kısa süre içinde çekilmiştir.

Bizans “dekoru” içinde her şey olasıdır. Karaoğlan Bizans’a gelip babası Baybora’yı arar. (Baybora’nın Oğlu, Suat Yalaz, 1966); sancakbeyi Kara Murat gizli görevle Bizans’a gönderilir. (Fatih’in Fedaisi Kara Murat, Natuk Baytan, 1972); Battal Gazi Bizanslı bir komutan tarafından öldürülen babasının intikamını almak için Bizans yolunu tutar. (Battal Gazi’nin Oğlu, Natuk Baytan, 1974); Karaoğlan Bizans’a yeniden döner ve zevk düşkünü, acımasız Manuel Vasileas ile mücadele eder. (Bizanslı Zorba, Suat Yalaz, 1967); cengaver kılıklı Atilla Gürses de (Atilla Arcan) bir başka maceranın peşinden Bizans’a gelir. (Bizans’ı Titreten Yiğit, Muharrem Gürses, 1967). Hun cengaveri Baybars yoluna çıkan bütün Bizanslıları kırıp geçer. (Baybars, Asya’nın Tek Atlısı, Kemal Kan, 1971)…

Bir Bizans filminin, daha doğrusu Bizans’ta geçen filmin senaryosunu yazan kişi Bizans’ı ne kadar bilir, ne kadar araştırmıştır? Kendisinden istenen gerçek tarihsel bilgi olmadığına göre genel ve basit bilgilerle yetinir. Senaryosunu bolca “aksiyon” ve “aşk” ile doldurur. Bizansa gelen yiğit, kaçınılmaz olarak, bir Bizans prensesinin gönlünü de fetheder.

Burda bir parantez açmak isterim. Tarihî bir film, bir tarih kesitinin birebir ve aslına tamamen sadık kalınarak yansıtılması değildir. (Zaten böyle bir şey mümkün değildir.) Tarihî gerçekliklere -elden geldiğince- sadık kalan çalışmalara dokümanter film ismi verilir. Ama tarihî bir film, bir dönemin hayat koşullarına, giysilerine, mimarisine sadık kalabildiği ölçüde değer kazanır. Aksi halde, aynen Scognamillo’nun belirttiği gibi, her şey göstermelik bir dekor olmaktan öteye gidemez.

yedi-dagin-aslani

Acaba nedir bu Bizans, kimdir bu Bizanslılar, neler olmuştur Bizans’ın hükmettiği topraklarda?

Dar bütçeli filmlerde bu sorunun önemi yoktur. Önemli olan şey Bizanslıların “kefereliğini” ve kötülüklerini sergilemektir. Bizanslılar Kılıç Aslan’ın ellerini asitle yakarlar (Kılıç Aslan, Natuk Baytan, 1975); Battal Gazi’nin eşini öldürüp oğlunu kaçırırlar. (Battal Gazi’nin İntikamı, Natuk Baytan, 1972). Haraç alıp köyleri basarlar, yaşlıları kılıçtan geçirirler, kadınlara tecavüz ederler, zindandaki esir Türklere işkence ederler. (Baybars, Asya’nın Tek Atlısı, Kemal Kan, 1971). Bizans askerleri meyhanelerde sarhoş olup olay çıkartırlar. Sonunda yiğit müslüman bir Türk onlara hak ettikleri cezayı verir.

Güzel tesbitler. Bu sahnelerle, alttan alta bir “keferenin” ne kadar kötü olduğu seyirciye aktarılır. Askerlerde hiç ordu disiplini yoktur. Sürekli olarak ellerinde şarap testileri ile gündüz vakti bile içerek gezerler, şarabı çektikten sonra ağızlarını kolları ile silerek vahşice kahkahalar atarlar. Fakat, farklı sinemalarda da buna benzer temalar defalarca kullanılmıştır. Mel Gibson’un “İsa’nın Çilesi” filmi de benzer dokuya sahiptir. Tarihsel gerçeklikler inkar edilemez. Örneğin Romalıların, kendi iktidarlarını tehdit edenleri çarmıha gererek cezalandırmaları gibi. Fakat sahneler öylesine abartılır ki bir süre sonra ortaya doğaçlama bir komedi çıkmaya başlar.

Ya Bizans kadınları? Prensesler ve soylu hanımlar? Eleni, Maria, Beatris, İrene, Anjela gibi dilberler? Bunların da aksesuar olmanın ötesinde başka bir şey olmalarını bekleyemeyiz. Bu prensesler aracılığı ile dinsel ve bolca cinsiyete yönelik duygu sömürüsü yapılır.

tarkan

Bu tür sahnelerin aslında Türk erkeklerinin milliyetçi, dinci ve cinsel arzularının doyumu olduğunu söylemek bence yanlış olmaz. 60’lı, 70’li yıllar, topluma bolca milliyetçi rüzgarların üfürüldüğü yıllardır. Erkekler aslında cinsel açıdan “açtırlar” ve çoğunda erkekliklerini ispat etme arzusu bulunmaktadır. Bu açlığı Türk yapımı erotik filmler kısmen doyurmuşlardır. 70’li yılların bulvar gazetelerinin haberlerini hatırlayın. Çoğunda, memeleri ve bacakları cömertçe sergilenen bir yabancı manken veya turist resmi kullanılıp, benzer manşetler atılmıştır. “Helga dedi ki, tüm dünyayı gezdim Türk erkekleri gibisine rastlamadım!” Doğru veya yanlış, baldır bacak resimleri içinde bir dönemin gençliğine doyum sağlanmıştır. Bizanslı prensesler de bu tema içinde işlenir. Çevrelerindeki Bizanslı erkekler aslında gerçek erkek değildir. Kahpedirler, korkaktırlar ve zalimdirler. Kahraman ve sadece adalet için savaşan bir Türk erkeği gördüklerinde hemen teslim olurlar ve onun uğrunda dinlerini bile değiştirirler. Bu tema bir film repliğinde netlikle ifade edilir: “Selam sana kahpe Bizans’ın yiğit güzeli!” Böylece 3 ayrı açıdan Türk erkeklerinin gururu okşanmıştır. İslamiyetin hak din olması, Türklerin en soylu millet olması ve Türk erkeklerinin cinsel açıdan gerçek erkek olmaları.

Bizans = kefere = Türk-İslam düşmanı. Her Bizans filminde papazlar, rahipler, piskoposlar vardır. Hatta bazı filmlerde kahramanlarımız da papaz, keşiş kılığına girerler. İyi de bunca papaz bolluğu içinde bu Bizanslılar neye inanırlardı? Sorunun en çarpıcı yanıtını bir prensesi oynayan Feri Cansel vermiştir. Baybars, Asya’nın Tek Atlısı filminde Feri Cansel, Yunanlıların baş ilahı Zeus adına yeminler eder!

Tüm bu Yeşilçam damgalı filmlerde çökmüş, çürümüş, zorba, gaddar bir Bizans ile karşılaşırız. Hatlar kesindir, alternatif sunulmaz. Elbette ki gerçek Bizans bu değildir. Bizans, bir dönemin bu en işlek limanı, bir zamanların kültür ve sanat başkenti Yeşilçam’ın pek ilgisini çekmez. Kahpe Bizans kahpe kalır, o kadar!

Bizans’ın Osmanlı üzerindeki etkisi aslında kitap konusu olacak kadar zengindir. Doğru, Türkler şehre girmiştir ama bir aşiret olmaktan imparatorluğa yürüyen yolda salt kılıçla kazanılan başarı yetmez. Bunu edebiyatla, sanatla, müzikle desteklemek gerekir. İşte bu yüzden, Fatih, geleneksel İslam değerleri yanında Bizans’ın elit kesimini de yanına alarak kütüphane kurmuş, mevcut bilgisini bu “keferelerin” tarihî zenginlikleri ile birleştirme yoluna gitmiştir. Böylece ortaya İslamiyet, devşirmelik, Hristiyan kültürünün kısmen İslama uyarlanması, ticaretin yeniden şekillenmesi ve benzeri unsurların içiçe geçtiği karma bir yaşam tarzı çıkmıştır.

Tüm eleştirilere rağmen, ben yine de, ellerindeki kısıtlı imkanlarla bir şeyler yapmaya çalışan tüm sinema emekçilerimizi saygı ile anmak isterim. Çünkü şuna yürekten inanmaktayım ki onların çevirdiği filmler, günümüzdeki alabildiğine yapay ve insanı bayıltan sahnelerle dolu dizilerden çok daha iyiydi.

Saygılar

Kaynak: Fantastik Türk Sineması. Giovanni Scognamillo – Metin Demirhan. Kabalcı yayınları, Aralık 1999.

Denemeler içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 2 Yorum

SODOM VE GOMORE ŞEHİRLERİNİN ÖYKÜSÜ

Ne zaman kutsal kitaplardaki öyküleri okumaya başlasam onlardaki “tuhaflıklar” karşısında şaşırmaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim.

Sodom ve Gomore şehirlerinin yok ediliş öyküsü az çok bilinir. Tanrı, iyice azan ve kadınları bırakıp erkek erkeğe ilişkiye giren kent halkını cezalandırmak için, Lut’a meleklerini gönderir ve ailesini şehirden çıkardıktan sonra kente ateş yağdırır. Öyküye geri döneceğim ama önce Tanrı’nın çok sorumsuzca ve sürekli olarak deneme-yanılma yöntemi ile çalıştığını belirtmek istiyorum. Yani, sonsuz gücü ve bilgisi olduğu varsayılan bir ilahın bu şekilde davranması inanılacak gibi değil. Sodom halkına gelmeden çok önce, zaten Tanrı’nın kendi iradesi ve kendi yaptıkları ile ilgili ciddi bir sorunu olduğu meydanda. Tâ yaratılış öyküsünün en başından günümüze kadar hep aynı şey olmakta. Tanrı önce bir şeyleri başlatıyor, sonra işler yolunda gitmeyince kafası bozulup herkesi toptan cezalandırma yoluna gidiyor. En başa döneyim. Başlangıçta Tanrı bir kadın ve bir erkeği kendi cennetinde ağırlıyor. Sonra, Adem babamız Havva anamızın dırdırına dayanamayıp bir adet elma yediği için onları azarlamaya başlıyor. Nerden baksanız, altı ucu bir elma veya armut veya başka bir meyve. Sanki cennette meyve kıtlığı varmış gibi tuhaf bir tutum içine giriyor, ardından her ikisini de cennetten sürüp şu an üzerinde yaşadığımız dünyaya gönderiyor.

atesler

Ama bitmedi. Adem ve Havva’dan üreyen insanlar bir süre sonra yeniden azıyorlar ve birbirlerini öldürmeye başlıyorlar. Bunun üzerine Tanrı, bunların yola gelmiyeceğini anlayıp alayını suda boğmaya karar veriyor. Sadece Nuh ve ailesini seçiyor, Nuh’a bir gemi yapmasını emrediyor, gemi yapıldıktan sonra yerden sular fışkırtıp gökten tufan yağdırarak herkesi helak ediyor. Tabi, bu arada her hayvandan birer çift gemiye giriyorlar. Her türden sadece bir çift alsa bile, milyonlarca türün tahta bir gemiye nasıl sığabildiği, ayrıca tufandan sonra onca suyun nereye gittiği konularına değinmiyorum bile. Neticede Tanrı bu şekilde karar veriyor. Sonra insanlar yeniden üremeye başlıyorlar. Fakat zaman içinde tekrar yoldan çıkıp çeşit çeşit kötülükler işliyorlar. Burda bir çelişki var. Bir yandan Tanrı, insanı “en mükemmel şekilde yarattığını” söylüyor ama ne hikmetse en mükemmel şekilde yaratılan bu insan türü her seferinde Tanrı’ya isyan ediyor ve rezilce işler yapıyor.

Arada Musa’nın da öyküsü var.  Yine aynı şey. Yine insanlar yoldan çıkıyor ve Tanrı son çözüm olarak Firavun’u ve ordusunu denizde boğuyor. Ama buna rağmen Musa ve yanındakiler kurtulur kurtulmaz altın bir öküz heykeline tapınmaya başlıyorlar !

Burda bir yanlışlık var. Benim itirazım şöyle. Tanrı, ellerini başının arasına alıp “ben nerde yanlışlık yapıyorum” diye hiç düşünmüyor. Bildiği tek şey tehdit etmek, sonra kafasına göre birilerini seçmek ve geride kalanları cezalandırmak. Ama her seferinde seçiminde yanılıyor. Üstelik çalışma bölgesi, yani insanları cezalandırma bölgesi hep Ortadoğu’nun dar bir alanı ile sınırlı. Hiç, yahu biraz da şu Hindistan, Çin civarı ile ilgileneyim, belki orda daha iyi insanlar vardır diye düşünmüyor. Keza, Avusturalya kıtası, koskoca Afrika, Avrasya ve Amerika kıtaları umurunda bile değil. Varsa yoksa, hep aynı aileden gelen bir avuç insanın bugünkü Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail ve çevresindeki maceraları.

Bu konuda stand-up komedyen George Carlin’e katıldığımı belirtmeliyim. Tanrı, işlerini baştan savma yapan bir laboratuvar asistanı gibi. Yapıyor, kızıyor, fırça çekiyor sonra cezalandırıyor. Aradan bir süre geçince yine yapıyor, kızıyor, fırça çekiyor ve bir daha cezalandırıyor. Bu şekilde çalışan bir Tanrı, günümüzde hiçbir büyük şirkette kendine iş bulamazdı. Üretimleri, tasarımları hep hatalı. Mesela bir şirketin Ar-Ge müdürü olsa ve tasarımların çoğu testlerden geçmese veya imalat direktörü olsa ve ürünlerin en az dörtte üçü hatalı çıksa derhal işten kovulurdu. Eğer şirketin CEO’su olsaydı, yönetim kurulu kendisine kibarca, hizmetleri için bir plaket verir ve sonra kapıyı gösterirdi. Ama sanırım Tanrı bir cins “Patron şirketi” mantığı ile çalışmakta. Nasılsa şirketin sahibi kendisi olduğu için, çalışan elemanlarına, çok lak lak etmeyin, kafam kızarsa kapıya kilidi vururum, alayınız aç kalırsınız, demekte.Circa 1510, The escape of Lot and his family from Sodom. Original Publication: From a painting by Raphael (1483 - 1520) (Photo by Hulton Archive/Getty Images)

Neyse, şu Sodom ve Gomorre öyküsüne geleyim. Öyküye göre Lut peygamber, yine aileden peygamber olan İbrahim’den ayrıldıktan sonra Ürdün vadisindeki Sodom ve Gomore (Gomorrah) şehirlerinin bulunduğu bölgeye yerleşir. İbrahim, Lut’un amcasıdır. İkisi birlikte Mısır’dan döndükten sonra hayvanlarını otlatacak ve sulayacak fazla alan bulamazlar. Çobanları birbirleriyle kavga ederler. Bunun üzerine durumun daha fazla gerginleşmemesi için İbrahim artık ayrılmaları gerektiğini söyler. Alıntılıyorum:

(İbrahim, Lut’a der ki:) Biz akrabayız. Seninle aramızda çobanlarımız yüzünden kavga çıkmasın. Bütün topraklar önünde. Gel, ayrılalım. Sen sola gidersen ben sağa gideceğim. Sen sağa gidersen ben sola gideceğim.” (Kitab-ı Mukaddes. Tekvin, 13/7-8. )

Böylece Lut günahkar Sodom kentine yakın bir alana yerleşir. Aslında öykü çok uzun, ben kısa kısa geçiyorum. Öykünün tam hâlini merak edenler İncil ve Tevrat’ın birleşimi olan Kitab-ı Mukaddes’in Genesis ve Tekvin bölümlerine bakabilir. Bu zamanlarda Sodom’un erkekleri öylesine yoldan çıkmıştır ki, gözleri kadınları görmemekte, hep birbirleri ile cinsel ilişkiye girmektedirler. Durumu daha net ifade etmek isterim. Yani, onlara Anne Hathaway, Charlize Threon, Angelina Julie vs hangi kadını gönderseniz fark etmez ama eğer Brad Pitt’i yollarsanız ayak üstü anında hallederlerdi. Bu durumu gören Tanrı iki adet meleği önce Lut’un amcası İbrahim’e gönderir. Melekler, Tanrı’nın Sodom kentini helak edeceğini resmen bildirirler. İbrahim bunun üzerine Tanrı ile ufak bir pazarlık yapar. Eğer bu şehirde 50 tane iyi insan kaldıysa şehri yok etmemesini rica eder. Ama Tanrı işi inada bindirir. Sonunda, eğer şehirde sadece 10 tane iyi insan varsa onları yok etmeyeceğim diyerek kestirip atar. Ardından iki meleği Sodom kentine gönderip, kent halkının ne durumda olduğunu görmeleri için bir olay yeri tesbiti yapmalarını ister.

ca. 1850 --- An illustration from a mid-19th century copy of Grand Catechisme des Familles (Christian Doctrine for Families). --- Image by © Stefano Bianchetti/Corbis

ca. 1850 — An illustration from a mid-19th century copy of Grand Catechisme des Familles (Christian Doctrine for Families). — Image by © Stefano Bianchetti/Corbis

Fakat Tanrı bu iki meleği gayet güzel ve iştah açıcı iki genç oğlan görünümünde kente göndermiştir. Şimdi, bu durumda bile Tanrı’nın ne kadar fesat olduğu ortaya çıkmakta. Şehirdeki erkeklerin zaten gözü dönmüş, 7/24 ereksiyon durumunda dolaşıyorlar ve becerecek birini arıyorlar. Hâl böyleyken melekleri genç ve güzel gençler olarak göndermenin gereği ne? Neyse… Melekler Lut’un yanına varıp kendilerini tanıtırlar. Lut onları görür görmez yere kapanıp seslenir: “Efendilerim, kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın ve geceyi bizde geçirin,” der. (Tekvin, 18/1-3) Sonra melekleri alır ve kentteki erkeklerin onları görmemesi için dolambaçlı yollardan geçirerek kendi evine götürür. Lut’u karısı ise, eve yabancıların getirilmesinden hoşnut olmamıştır. Lut’a “Eğer bu gelen misafirleri Sodomlular duyarsa seni acımasız bir şekilde öldürürler.” der. Kadın kısmı işte, illa bir arıza çıkaracak. Neyse, misafirler ve Lut ailesi yemeğe oturular. Meleklere neden yemek çıkarıldığını bilmiyorum, kitabı yazana sorun! Fakat evde fazla tuz kalmamıştır. Lut’un karısı komşuya gider ve biraz tuz ister. Demek ki o dönemde de komşuluk ilişkileri fena değilmiş. “Bizde yeterince tuz vardı; fakat misafirimiz geldiği için biraz daha gerekli.”  (Tekvin, 19/4-5) diyerek biraz tuz alır. Anlaşılan komşu kadın, Lut’un evine misafirler geldiği haberini hemen Sodom halkına yetiştirir. Eee, ağızlarında bakla ıslanmaz. Bir rivayete göre bu komşu kadının adı Vahile’dir. Lut, şehre geldiği ilk zamanlarda bu kadınla evlenmiştir. Vahile isimli bu kadın hemen kent meydanına inerek ““Lut’un evine bugüne kadar emsali görülmemiş kadar yakışıklı gençler geldi” diyerek haberi yaymıştır. (Razi, Mefatihu’l-Gayb, XVIII, 13-14; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye, I, 182; Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, s. 413.)

Haber alınınca, genç, yaşlı ne kadar erkek varsa, şehre gelenleri becermek için Lut’un evinin kapısına dayanır. Gerisini Kitab-ı Mukaddes’ten takip edelim.

“Lut onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi, yediler.” Demek ki melekler yemek yiyebiliyormuş.

Onlar yatmadan kentin erkekleri evi sardı. Lut’a seslenerek “bu gece sana gelen adamlar nerde diye sordular. “Getir onları da yatalım.” Lut dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. “Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın” dedi. “Erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur. Çatımın altına geldiler.

Misafirperverliğe itirazım yok da bir babanın kendi kızlarını millete sunması pek anlaşılır gibi değil. Devam edeyim.

Adamlar, “çekil önümüzden!” diye karşılık verdiler. “Adam buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız!”

Eyvah, eyvah. Lut’un kase de tehlikeye girdi.

Lut’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar. 

Uzatmıyorum, Kitab-ı Mukaddes’teki öykü uzun. Ana hatları ile geçiyorum. Evdeki melekler uzanıp Lut’u içeri çekerler ve kapıya dayananları kör ederler. Evi basanlar arasında Lut’un kızları ile evlenecek olan damat adayları da vardır. Artık, Lut’un aikesini korumak için mi geldiler, yoksa şu güzel delikanlıların tadına bakmak için mi geldiler bilemiyorum. Lut, damat adaylarına seslenip kendisiyle gelmelerini ister ama damat adayları onun şaka yaptığını zannederler. Sonra Lut ve ailesi kentten çıkarlar. Tam çıkarlarken karısı dönüp arkasına baktığı için bir anda donup kalır ve o da cezalandırılır. Böylece Lut ve iki kızı, kendilerini bir mağaraya atıp canlarını zor kurtarırlar. Dağda yerleşirler ve mağarada yaşamaya başlarlar. Lakin, Lut’un kızları insan soyunun üremesini istemektedir ve etrafta erkek olarak babalarından başka kimse kalmamıştır. Alıntılıyorum:

lot-and-his-daughters

Büyük kızı küçüğüne “babamız yaşlı,” dedi. “Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok. Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.”
O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Ertesi gün büyük kız küçüğüne “dün gece babamla yattım,” dedi. “Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.” O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar. Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlıların atasıdır. Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonluların atasıdır.

Ne desem bilemiyorum. Anlaşılan kutsal kitapları poşet içinde satmak lazım. Tanrı, eşcinsel ilişkiye çok kızıyor ama kızları ile yatan bir adamın peygamber olmasında bir sakınca görmüyor. Lut’un durumu da tuhaf. Kızları ile yatan ve onları hamile bırakan bir adam bu durumun nasıl farkına varmaz? Kızların karnı şişmeye başlayınca, nerden çıktı bu çocuklar diye sormayı akıl edemedi mi?

Bu olay Kur’anda da aşağı yukarı benzer şekilde anlatılır. Hicr suresi ve aynı konuyu işleyen surelerde  Lut’un kızlarını erkeklere sunması şu şekilde işlenir.

“Bunlar benim konuklarımdır, beni onlar karşısında rezil etmeyiniz. Allah’tan korkunuz ve beni utandırmayınız. Hemşerileri ona İnsanlar ile ilişki kurmayı biz sana yasaklamamış mıydık? dediler. Lut ise onlara eğer bir şey yapacaksanız, işte size kızlarım dedi. Hemşerileri,‘Biliyorsun ki, bizim kızlarınla bir işimiz, onlara yönelik bir amacımız yok. Sen bizim ne istediğimizi iyi bilirsin’ dediler.” ( Hicr, 15/ 68-71;  Hud 11/78.)

Bazı tefsirciler ise, aslında Lut kendi öz kızlarını sunmadı, şehirdeki diğer kadınları da kızları gibi görüyordu, eve dayayan erkeklere, gidip kadınlarla yatmalarını ve normal ilişkiye yönelmelerini teklif etti, diyerek farklı yorum da getirmişlerdir. (Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V, 166; Sabuni, Safvetü’t- Tefasir, III, 106; Esed, Kur’an Mesajı, s. 441; İbn Kesir, Tefsiru’l Kur’ani’l Azim, VIII, 3970; Razi, Mefatihu’l-Gayb, XIII, 81.)

***

Elbette, her insan istediği şeye inanmakta serbest. Ama bana, gücü sonsuz olan ve kendisine Rab, Yehova, Allah gibi isimler verilen bir kudretin bunca tuhaflık sergilemesi hiç anlaşılmaz görünmekte.

Saygılar

Kaynaklar:
——————————————-
1) Kitab-ı Mukaddes, Tekvin bölümü
2) Kitabı-Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim’de Lut ve Lut kıssası. Cemalettin Cuma Atay. Yardımcı doçent doktor Ahmet Aras. Konya Selçuk Üniversitesi, felsefe ve din bilimleri. 
3) İlhan Arsel, Şeriattan Kıssalar. 

Kutsal Kitaplardan içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

FELSEFE VE SANAT SEVGİSİ ÜZERİNE

Sanatın felsefeye ve felsefenin sanata ihtiyacı vardır.
Aksi halde güzellik doğamaz.

Paul Gauguin (Yeni izlenimcilik sanat akımının temsilcisi ressam.)

İnsana iki şeyden biri lazımdır. Ya doğuştan asil ve ince bir ruh, veya sanat ve bilimler tarafından inceltilmiş bir ruh. Gerisi felakettir!
Nietzsche

Her bilim felsefe olarak başlar, sanat olarak sona erer.
Will Durant (Tarihçi)

Saygıdeğer dost;

Felsefe ve sanat gibi, insanlık tarihinin anlaşılması en zor ve en soylu alanlarında adeta otorite gibi hükümler verebilmek harcım değildir. Dolayısı ile, yazdıklarımı dostane bir sohbet ve deneme gözü ile okumanızı rica ederim.

İnsanı yücelten, onu anlamsız bir madde yığını olmaktan kurtaran 4 büyük arayış olduğunu düşünmekteyim: Bilim disiplini, sanat duyarlılığı, felsefe sevgisi ve din hissiyatı. Bunlardan, en sonda yazdığım, din hissiyatı üzerinde çok kısaca durmak isterim. Benim anladığım din hissiyatı, şu veya bu dine inanmak değildir. İlla müslüman, gelenekçi yahudi, hristiyan, budist, hindu vs olmak gerekmez. Hatta bu dinlere inanmayan bir kişide dahi din hissiyatı bulunabilir. Benim bu kavramdan anladığım şey, usta Krishnamurti’nin “Tanrı Üzerine” kitabında anlattığı şeydir. Hayatın içinde varolan hiçbir şeyi yargılamadan, gerçekliğin zihinde depolanan her tür ölü bilgi’nin üzerinde sonsuz derecede akışkan ve değişken olduğunu kavrayıp, onu açıklama çabası sarfetmeden ona teslim olan bir zihnin yalınlığı ve üretici devinimi.

bacaalogoleonadodavinci-300ppi-702053

Bu zorlu konuya kısaca değindikten sonra, bilgi sevgisine, felsefeye gelmek isterim. Bazılarının zannettiğinin aksine, felsefe hayatı ve her şeyi açıklayan bir bilgi yığını değildir. Spinoza, Nietzsche, Platon gibi felsefecilerin üç beş sözünü alıp, araya telaffuzu zor birkaç yabancı terim katarak bilgiçlik taslayanları sevmem. Bir yanlış anlama olmasın. Bilimcilerin ve felsefecilerin dünya görüşlerini öğrenmek, sırasında paylaşmak gerekir. Karşı olduğum şey, bir takım laf cambazlıkları ile sanki her şeyin sırrını çözmüş gibi tavır takınan insanlardır. Dünyanın, varoluşun gerçekliğini eksiksiz olarak açıklayabilecek bir felsefe henüz geliştirilemedi ve sanırım asla böyle bir şey olmayacak. Yine de, felsefe kesinlikle boş bir iş, anlamsız sözler yığını değildir. Çeşitli felsefeler birbirleri ile çelişseler dahi, bence, felsefenin bir insana en büyük katkısı ona belli bir mantık çerçevesi içinde ve muhakeme yeteneği ile disiplinli, sistematik düşünmeyi öğretmesidir. Bu aynı zamanda bilime giden yoldur. Felsefe insan düşüncesinin sınırlarını zorlar. Kişinin “aykırı” gibi görünen yeni fikirlere açık olmasını, bir toplumun düzenine öylece uyup gitmemesini, eleştirel düşünebilmesini ve en önemlisi, cesaretle -elbette bilgi ile destekleyerek- kendi özgün düşüncelerini geliştirebilmesini ve savunabilmesini sağlar.

daniel_huntington_philosophy_and_christian_art

Felsefe, doğası gereği, soyut olana yöneldiği için kişiye yer, zaman, âdetler ve olaylara saplanıp kalmadan soyut düşünebilme yeteneğini de kazandırır. Felsefe disiplini olmayan kişiler, genelde, kendilerinin ve çevrelerinin dar ve yerel bilgi birikimleri ve tecrübeleri ile yetinerek ve bunları mutlak doğru zannederek yaşar giderler. Felsefenin bir başka yararı ise, kişiye ana dilinin temel kurallarını bilerek, düzgün bir lisanla konuşabilmesini ve yazabilmesini öğretmesidir. Bu konu benim için çok önemli. Zira, nasıl ki bir tek çivi dahi bir imparatorluğun kaybı ile sonuçlanıyorsa, bir noktanın, bir virgülün kaybedilmesi bir medeniyetin çöküşünün habercisidir. Bu konuda, bir zamanlar başbakanlık yapmış olan Demir Lady’nin tesbitine katılırım. Bir noktayı kaybedersek bir kelimeyi kaybederiz, bir kelimeyi kaybedersek bir cümleyi kaybederiz, bir cümleyi kaybedersek zamanla kendimizi ifade etme yeteneğini, felsefeyi, bilimi ve her şeyi kaybetmeye başlarız. Bazıları hiçbir kurala uymadan çalakalem yazmayı bir hüner zannetseler de onlara katılamam. Evet, edebiyat tarihi içinde, bazı kurallara uymadan lisanın sınırlarını genişleten çeşitli şair ve romancılar olmuştur. Ama onlar bunu bilinçli olarak ve belli bir sanat anlayışına bağlanarak gerçekleştirirler. Edebiyat tarihimize şöyle bir bakarsanız yedi meşaleciler ve hececiler akımlarından sonra gelen birinci yeni, ikinci yeni ve ötesindeki akımların temsilcilerinin çok iyi bir eğitim gördüklerini ve ancak bundan sonra yeni arayışlara girdiklerini fark edebilirsiniz. Keza roman ve öykü dalları da öyle…

Daha fazla uzatmadan, felsefenin bilime en yakın disiplin olduğuna işaret etmekle yetiniyorum.

***

ciglikSanatın ise -bence- hiçbir tarifi yok ve böyle olmasından daha doğal bir şey yok. Elbette, dileyenler kitaplarda, web sitelerinde yüzlerce tarife ulaşabilir ama onların hepsi yetersizdir ve sanat arayışının sadece sınırlı bir parçasına gönderme yapar. Sanat denince benim aklıma bir tek şey gelir. İnsanın nefesini kesen ve onu tüm bilimlerin, tüm kelimelerin, tüm doktrinlerin ötesine atan her şey. Ve bu anlamda, bir sanat eseri konuşmaz. Tıpkı, bir sabah yağmurunun ardından tazelik ve serinlik içinde kat kat açan bir çiçeğin hiç konuşmaması gibi. Varlığı, sanattır. Kendini seyrettirir. O kadar narindir ki tüm gücünü burdan alır. Farklı bir şekilde anlatırsam; sanat, kendini kabul ettirmek için hiçbir çaba sarfetmeden kendini kabul ettirme gücüne sahip olan şeydir.

Elbette sanat daima bilgi birikiminin, felsefenin, çalışmanın üzerinde yükselir ama sonuç itibari ile hepsini aşar. Eserlerini elden geldiğince incelediğim sanatçılar kendi sanatlarının temel üretim tekniklerinin bilgisine, genel sanat bilgisine ve felsefeye sahip olan insanlardı. Bir sanat eseri ise, kendisini oluşturan ham maddeyi işleme tekniklerini, nasıl yapıldığının bilgisini saklayabildiği ölçüde değerlidir. Bilginin saklanmasından değil, bir eserin, güzelliği ile, kendisinin yapım tekniğini göstermez hâle getirmesinden söz ediyorum. Sanat eseri, kendi yapım tekniği hakkında konuştukça veya insanlara çeşitli fikirleri dayattıkça ideolojik bir reklama dönüşür. Sanatçı ise, yükseldikçe öyle bir doğallığa kavuşur ki eserleri hayatın içinden fışkıran bambaşka bir gerçeklik olurlar. Yanılmıyorsam ya Tolstoy veya Dostoyevski kendi karakterleri hakkında şunu demişti. “Romanımı yazarken öyle bir hâle gelirim ki, roman kahramanının ne yapacağı üzerinde düşünmem. Sadece geriye çekilirim ve onun yaptıklarını yazarım.”

Sanatçı özgürdür. Kendisini sınırlayacak olan tek şey yine kendi dehası ve kendine uyguladığı öz-denetimdir. Sanat ise, hayatı aşabilecek kadar hayat doludur.

***

hyman

Türkiye’de felsefe ve sanat ruhunun tâ 80’lerden bu yana kademeli olarak zarar gördüğünü düşünmekteyim. Felsefenin, bilimin, sanatın, şüpheciliğin, öz-eleştirinin çekildiği bir yere kuru dinsel taklitçilik, hamasi söylemler ve otoriteye kör itaat gelir. Sanat küçük görülür. Ahlak sadece beden parçalarına indirgenir. Zerafet ve incelik yerlerini kaba kuvvete, küfürleşmeye bırakır. Üreticilik ölür, toplumun ruhu içten içe çürümeye başlar. Kendilerini herkesten üstün gören diktatörler sanattan nefret ederler veya onu kendi hizmetçileri yapmaya çalışırlar. Tüm ömrünü ezilmişlerin haklarını savunmaya adayan şair ve piyes yazarı Federico Garcio Lorca, devrimci bir sanatçının görevi halkını sanatla tanıştırmaktır diyerek tiyatronun İspanya’nın en ücra köşelerine kadar gitmesi için uğraştı. Faşistler savaşı kazandıkları zaman, ilk yaptıkları iş bu güzel insanı kurşuna dizmek oldu.
Ama o yaşıyor. Hem de eskisinden daha güçlü olarak.

Yazdıklarımın doğruluğu üzerine bir iddiam yok. Sadece aklımdakileri paylaştım.
Herkese sanat, bilim ve felsefe dolu günler dilerim.
Saygılar

Denemeler içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum