1924 YILINA AİT BİR SİNEMA YAZISI ÜZERİNE

“Bir filmde oynamak hiç beklemediğim bir teklifti. Birdenbire, peki dedim.”
Bedia Muvahhit

“Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeydim.”
Afife Jale

Sinema Postası dergisinin ilk sayılarından biri

Türkiye’de sinema sanatı 1900’lü yılların başında belgesel ve kısa metraj çekimler olarak gerçekleşmiş ve cumhuriyetin ilanının ardından yavaş yavaş bir sinema seyirci kitlesi oluşmaya başlamıştı. İlk sinema dergilerinden biri olan “Sinema Postası” 8 Aralık 1923 tarihinde yayın hayatına başladı. Sahibi, şair Nazım Hikmet’in babası Hikmet Nazım olup, başyazar olarak Vedat Örfi Bey görev almıştı. Vedat Örfi Bengü, film yönetmeni ve senarist olup, aynı zamanda melodram türünde eserler de oluşturmuştur. Farklı sinema dergilerinde de eleştiriler kaleme alan Vedat Örfi Bengü, 1925 yılında Mısır’a gitmiş ve “ISIS FILM CORPORATION” adıyla bir şirket kurmuştur. Mısır sinemasının kurucularından biri kabul edilir.

Vedat Örfi Bengü. Portresi ve rol aldığı “Ateşten Gömlek” filminin setinden bir görüntü.

Bu yazımda, Vedat Örfi Bey’in, dönemin meşhur sanatçısı Bedia Muvahhit’i tanıttığı bir yazıyı paylaşacağım. Söz konusu yazı, 1924 yılında Sinema Postası dergisinin 8. sayısında yayınlanmıştır. Kalın İtalik harfler yazıdan birebir alıntıdır. Diğerleri benim tercüme ve yorumlarımdır. Beğenmeniz dileğiyle.

***

SANATKÂRLARIMIZI TANIYALIM: Bedia Muvahhit Hanım

Bu ismi telaffuz ederken, Türk sanayi-i nefîsesine (güzel sanatlara) Türk kadınlığının şu son seneler zarfında gösterdiği alâkayı hatırlamamak ve alkışlamamak mümkün değildir.

Bugüne kadar temâşâ (gösteri) sahamız, köhne telâkkilere (eskimiş görüşlere) daima kurban olmuştu. İhmal, nisyân, (unutmak) hep bunun müellim (acı veren) bir neticesiydi. Tiyatro, bir mürşid gibi görülmekten ziyade bir müfsit olmak ithamına maruz kaldı. (Tiyatro, bir yol gösterici gibi görülmek yerine, bozucu, yıkıcı bir şey olmakla suçlanıyordu.)

Çok şükür, münevverleşen (aydınlaşan) fikirler, tamamen değilse bile kısmen bu yanlış zanları ortadan kaldırdı. Bugün, bir “Temâşâ”ya sahibiz. İyi, kötü, sağlam, çürük, seyredebileceğimiz, ahlaki derslerin akislerini bulabileceğimiz bir sahnemiz, “sanatkâr” unvanına fazlasıyla layık üstatlarımız, sahnenin itilâsına (yükselmesine) çalışan rehberlerimiz var.

Bedia Muvahhit

Her mazhariyette (hedefe varmakta) sürat aranmamalıdır. Terâkki, itilâ, tedrici olursa muvaffakiyetle neticelenir. (Gelişme ve yükselme kademe kademe gerçekleşirse başarıya ulaşır.) Bunun için sahnelerimizi kemiren, istila eden pürüzlü lisanlardan kurtuluncaya kadar, hayli tahammül ettik. Nihayet Darülbedayi, (İstanbul Şehir Tiyatroları) bize ilk muvaffakiyeti (başarıyı) gösterdi. Afife’yi tanıttı. Maalesef, hükümetin, manasız tedbirleri, bu muvaffakiyeti de fâsıla-i saltanata uğrattı. (Kesintiye uğrattı. Bu cümlede, tiyatro sanatçısı Afife Jale Hanım’ın müslüman kadın olduğu için devlet tarafından engellenmesi kastediliyor.)

Tiyatroyu tamamıyla benimsemeyen, köhne telâkkilerin muharrib neticelerinden (eskimiş görüşlerin yıkıcı sonuçlarından) kurtulmayan bir memlekette bir İslam hanımının, sahneye çıkması, şanlı olduğu nisbette mûcib-i takdir (takdire layık) bir fedakârlıktır.

İşte Bedia Muvahhid Hanım, bu fedakârlığın kahraman muzafferlerinden (zafer sahiplerinden) biridir. İctimai mevkiinin (sosyal konumunun) yüksekliğine rağmen hiç çekinmedi. Tahtie-âmiz nazarlara göğüs gerdi. (Alaycı ve önyargılı bakışlara katlandı.) Yalnız sanat, münhasıran, (özellikle) sanat aşkıyla, tiyatronun ufkuna, hakikat-i halde (gerçekte) bir “edep kürsüsü” demek olan bu sevimli muhite (çevreye, camiaya) koştu.

Bedia Muvahhid Hanım, iyi bir aileye mensuptur. Fransız Lisesi’nde tahsil gördü. Henüz mektepte iken, verilen husûsi müsamerelerde roller derûhte eder, (üstlenir) müstesna istidâdı herkesin nazar-ı takdirini celb eylerdi. (… kendine has yeteneğiyle herkesin takdirini hak ederdi.) Mektepten çıktıktan sonra muhtelif liselerde edebiyat ve Fransızca muallimeliğinde (öğretmenliğinde) bulundu. Bedia Hanım, Fransızcaya fevkalade vâkıftır. Edebiyata son derece meraklı olduğu gibi bundan birkaç sene evvel, Darülbedayi sanatkârlarından Refet Bey’le izdivaç eden (evlenen) Bedia Hanım, bütün nazarlarını, öteden beri meclûb bulunduğu (tutkun olduğu) hayat-ı temâşâya (gösteri dünyasına) çevirmekte ve onun samimi bir mensubu (üyesi) olmakta tereddüt etmedi. 

“Kemal Film” müessesesine, iyi bir mukavele ile girdi. Ateşten Gömlek filminde, meslek hayatının yeniliğine rağmen çok yüksek bir kudret gösterdi. Darülbedayi sanatkârlarının İzmir seyahatine iştirak etti. En mühim rollerde, ümidin fevkinde bir muvaffakiyet kazandı. (… beklenenin ötesinde başarı gösterdi.)

Bugün Bedia Muvahhid Hanım, zevci (eşi) gibi tam manasıyla bir temâşâ kahramanıdır. Mini mini bir yavrunun neşelendirdiği yuvaları, milli tiyatroculuğunun terâkkisine nigeh-bân[8] nazarlarla müzeyyendir. (..evleri ulusal tiyatronun gelişmesine hizmet eden bir bekçi gibidir)

Zevc, zevce, (karı-koca) rollerdeki muvaffakiyetlerini süslemeye çalışmakla beraber piyesler de vücuda getiriyorlar.

Hülasa: (özetle) Bugün Muvahhid ile Bedia’nın hayatlarına, tam bir temâşâ saati diyebiliriz. Muvahhid Refet’i fazla takdim etmeye lüzum var mı, bilmem?… Temâşâ ile en az alâkadar olanlar içinde bile onun fıtri istidâdına yabancı yoktur. (Gösteri sanatıyla en az ilgilenenler bile onun doğuştan gelen yeteneğini bilirler.)

Darülbedayi’in her mesai devrinde (her döneminde) Muvahhid daima şanlı bir temâşâ (gösteri) kahramanı oldu.

Temenni ederiz ki, bu iki sanat aşığı zevc, zevce bundan böyle de temâşâmızın ilerlemesinde mühim birer uzuv (alet, vasıta) olsunlar.

Bizden teşvik… teşciʻ (cesaretlendirme) … tebrik ve teşekkür…

***

Kaynak: (Arap harflerinden Latin harflerine çevirenler) Samime İnceoğlu ve Ayşe Yılmaz. Türk sineması araştırmaları vakfı internet sitesi.

Yazıda isimleri geçen şahıslar hakkında kısaca bilgi vermek isterim.

Bedia Muhavvit hanım, sanat hayatının ardından 1994 yılında 97 yaşında öldü. Kadıköy, Yoğurtçu Parkı karşısındaki bir sokağa ismi verilmiştir.

Vedat Örfi Bengü, yurda döndükten sonra çeşitli filmlerde rol aldı, daha sonra kızının ismini verdiği Ülkü Film şirketini kurdu ve yapımcılığa başladı. 1953’te ölmüştür.

İçlerinden en ağır bedeli ödeyen ise Afife Jale hanım oldu. Müslüman Türk kadınlara gösteri dünyasının kapalı olduğu zamanlarda, sinema ve tiyatroda kadın oyuncular, ağırlıklı olarak Ermeniler ve diğer gayri müslimlerden seçilirdi. İstanbul Şehir Tiyatroları müslüman kadınlara kurslar veriyordu ama hiçbir kadın bu kurslara gitmek istemiyordu. Zira, sahnede görev almayacaklarını biliyorlardı.

Afife Jale’nin cenazesi toprağa verilirken. 24 veya 25 Temmuz 1941

Afife Hanım ise sahne gerisinde mülazım artistlik (stajyer oyunculuk) ünvanıyla çeşitli vazifeleri yerine getirmekteydi. Bir akşam, 3 Nisan 1919’da, kadın oyuncu Eliza Binemeciyan aniden yurt dışına gidince, piyesteki Emel rolüne Afife Hanım “Jale” takma ismi ile çıktı. Fakat, kendisinin müslüman tebaadan olduğu anlaşılınca ertesi akşam kapıya polis dayandı. Kadınlara tanınan hakların genişletildiği yıllara kadar Afife Hanım defalarca polis takibine maruz kalmış, çalıştığı sahneler basılmış, bazen karakolda ve diğer makamlarda kendisine adeta bir umumî kadın muamelesi yapılmıştır. Bu süreç içinde yaşadığı gerilimden ve şiddetli baş ağrılarından kurtulmak için morfin almaya başlamış ve maalesef bu alışkanlıktan kurtulamayıp 1941 yılında Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde sefalet içinde hayata veda etmiştir.

Sinema ve tiyatromuzun tüm öncü isimlerini saygıyla anıyorum.

Reklamlar
Sunumlar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

SESSİZ SİNEMADAN SİMÜLASYON DÜNYASINA GERÇEKLİK

Onlar sinemayı en saf haliyle yaşadılar.
(Yönetmen Alfred Hitchcock. Sessiz sinema oyuncuları için söylediği bir söz.)


Evimde İngilizce bir albüm var. Sessiz sinema döneminde erkeklerin başını döndürmüş yüzden fazla kadın oyuncunun resimleri ve hayat öyküleriyle dolu. Kitaplığımın en nadide parçası. Bazı geceler, vakit iyice ilerlediğinde kendime bir bira açar, o kitabın sayfaları arasında saatlerce kaybolurum. Ön planda kahkahalar, ihtişam, göz kamaştıran bir zenginlik ve lüks. Arka planda ise, artık toprağa karışmış, anıları bile kaybolmaya yüz tutmuş kadınların hüzünlü öyküleri: Aşk, ihanet, taciz, tecavüz, şiddet, içki, uyuşturucu ve melankoli. Saatlerce o resimlerdeki soluk yüzlere bakar ve bazen sessizce ağlarım. Bu güzelliklerin kaybolmuş olması gönlümü acıtır. Kimler yoktur ki bu galeride: Mary Pickford, Clara Bow, Lillian Gish, Bebe Daniels, Renee Adoree, Dolores Costello.

Sonra, aşkın ve devrimin kadını: Tina Modotti. Ve sevgili Fay Wray. O kadar güzel bir kadındı ki .. ilk çevrilen King Kong filminde canavarın âşık olduğu kadın. Ruhu da bedeni kadar güzeldi. Sanki bir uykuya dalıyormuş gibi sessizce öldü.

Bugün kaç kişi Theda Bara’yı hatırlar? Sinemanın ilk “vamp” kadınıydı o. Yeşilçam’da Suzan Avcı, Birsen Ayda, Melek Görgün, Figen Han gibi oyuncuların canlandırdığı seksî ve vamp kadın rolünün öncüsüydü Theda Bara. Erkekler onun uğrunda kavga ederler, gittiği her mekanda mutlaka bir olay yaşanırdı. Aynı zamanda, Cleopatra rolünü ilk oynayan kadındı.

Albüme ne zaman baksam, neticede, içlerinden bir kadının resmine takılıp kalırım. Saplantılı bir insanım, kabul ediyorum. Bu sessiz sinema yıldızına ait yüzlerce resmi topladım. Onun ismi : Louise Brooks. Ailesi sanata yatkındı. Dokuz yaşında çok ağır bir cinsel saldırıya uğradı. Aylarca kendine gelemedi ve ömrü boyunca erkeklerden nefret etti. Fakat, ilerleyen yıllarda intikamını çok iyi aldı. Kendisine tutkun onlarca erkeği yalvarttı. Bir milyonerle evlendi, iyice zenginleşince, adama bir veda mektubu bile bırakmadan çekip gitti. Sonraki kocasıyla olan ilişkisinde de aile içi şiddet vardı. Sonunda hepsini bıraktı ve yalnız yaşadı. Seksüel açıdan da bağımsız bir kadındı. Çeşitli dergiler için çırıpçıplak pozlar verdi.

Sinema dünyasında, erkeklere kafa tutan, sırasında onları aşağılayan mağrur genç kız rolü ile yükselmişti. Kısa kesilmiş ve uçları kıvrık saçları, hüzün ve erotizm dolu bakışlarıyla seyircinin kalbini kazandı. Hollywood’da içki ve uyuşturucunun aktığı partilerde sadece erkekler değil kadınlar da asılıyordu ona. Greta Garbo onunla yatmak için çok uğraşmıştı.

Neyse…

Bazen, Kahire’nin Mor Gülü filmindeki sahnenin gerçekleşmesini isterim. Bir filmin içine girmek, orda kaybolmak ve adına hayat dediğimiz, gerçeklik dediğimiz tüm bu saçmalıklardan kurtulmak.

Size biraz günümüzün gerçekliğinden bahsetmek isterim. İnsanların çoğu, onlara aktarılan bölük pörçük bilgi kırıntılarından yola çıkıp bir şeyleri düşündüklerini zannederler. Dünyanın her yerinde, büyük sermayeler tarafından kurulan ve elbette öncelikli olarak onları savunan medya kartelleri milyarlarca insanı yönlendirir. Onlara neleri sevip neleri sevmemeleri, nelerden nefret etmeleri gerektiği ustaca aktarılır. Kitle şartlandırmanın bir numaralı kuralı “tekrar” etmektir. Dünyanın en zırva tezini, en büyük yalanını her gün hiç durmadan tekrarlarsanız, insanlar buna gerçekten inanmaya başlar. Böyle durumlarda, çok az insan zihnini şartlandırmalardan koruyabilir. Bu yeni dünyanın kurallarını bir parça olsun anlayabilmeniz için Jean Baudrillad okumanızı tavsiye ederim. Post yapısalcı felsefe ve post modernizm üzerine çalışmaları ile tanınan Baudrillad, son yüzyıl içinde yetişmiş en büyük felsefecilerden biridir. Bütün ideolojik akımları reddetmiş ve kitle zihninin nasıl kontrol edildiğine dair çarpıcı tezler geliştirmiştir. En önemli çalışmaları ise simülasyon ve simülakrumlar hakkındadır.  Ama önce simülasyon ile simulakrum arasındaki farka çok kısa değinmem gerekir. Simülasyon, herhangi bir gerçekliğin bir medya veya özel donanımlar aracılığıyla yeniden canlandırılmasıdır. Mesela bir uçağın hareketini taklit eden uçuş simülatörü gibi. Veya, tarihteki bir olay yeniden simüle edilebilir. En bilinen örneklerden biri Titanik’in batışı. Fakat, ne olursa olsun, simülasyon, asıl kaynağını gerçek dünyada varolan bir nesneden veya olaydan alır.

Simülakrum daha değişiktir. Canlandırılan olayın aslında gerçek dünyada bir karşılığı yoktur. Kitle iletişim araçları, herhangi bir gerçekliği aktarmak yerine kendi gerçekliklerini oluşturmaya başlar. Buna en güzel örnek Başkanın Adamları (Wag The Dog) filminde verilmiştir. Beyaz Saray’daki bir seks skandalını örtbas etmek isteyen bir ekip, Kuzey Avrupa’daki minicik bir ülkede iç savaş çıktığı şeklinde haberler üretmeye başlar. Stüdyoda savaş çekimleri yapılır. Bebeğini bombalardan korumak isteyen çaresiz bir annenin dramı -elbette arka planda etkileyici bir müzik eşliğinde- TV kanallarında defalarca gösterilir. Kısa zamanda Amerikan kamuoyu ayağa kalkar. Milyonlarca insan, ABD’nin bu işgale kayıtsız kalmaması gerektiğini söyleyerek sokaklara dökülür. O sahte iç savaşa ait bir “imge” daha üretir tasarımcılar. Kurşunlarla vücudu delik deşik edilmiş bir çocuğun kanlı ayakkabısı. İnsanlar bu görüntüyü izlerken ağlarlar. Kanlı ayakkabının posterleri basılır; anahtarlıklar, tişörtler, havlular üretilir. Şarkılar bestelenir. “Das Kapital” bir kere daha gücünü göstermiş ve varolmayan bir savaşa ait imgeler, simülakrumlar üreterek insanların duyguları üzerinden milyarlarca dolar kazanılmıştır.
Tabii, bu arada, asıl açığa çıkarılması gereken olay, yani Beyaz Saray’daki seks skandalı unutulup gitmiştir. ABD başkanı televizyona çıkıp, Amerika’nın her zaman özgürlük için savaştığını, kahraman Amerikan askerlerinin mutlaka Avrupa’daki bu olaya müdahale edeceğini söyler. Başkan da böylece bir halk kahramanına dönüştürülür. Uzatmıyorum.

Jean Baudrillad, kitaplarında, her tür gerçekliğin medya aracılığıyla nasıl manipüle edildiğini çeşitli örneklerle anlatmıştır. Kendisi aynı zamanda çok kaliteli bir film eleştirmenidir. Ne yazık ki onun “Simülakrlar ve simülasyon” kitabına daha fazla yer veremiyorum. Her sayfası zihin zorlayıcı özgün bir çalışmadır. Bir yerlerden bulup okumanızı tavsiye ederim.

***

Böyle bir dünyada gerçeklikten bahsedebilir misiniz? Milyarlarca insana aktarılan bilgiler çeşitli ideolojik filtrelerden geçirildikten sonra yeni bir gerçeklik oluşturulur. Böylece herkes, kendisini iyi bir dindar, iyi bir vatansever, duyarlı bir insan zannedip yaşayıp gider. Gel de Attila İlhan’ı hatırlama; bir dizesinde diyordu  ki :
“Nasıl olsa ölüp gideceksin kendi yanlışlarının doğrusunda.”

***

Bu, bir matriks evrenidir. Herkesin, aslında kendine ait olmayan ama kendisinin zannettiği hayallerin, ideallerin içinde çeşitli davaları savunduğu bir dünya. Gerçeğin kendisi ise çoktan sisler arasında yitip gitmiştir.

Kuzey Kore’deki bir insan pis kapitalistlerin canavarlık öyküleriyle büyür. Cihat çığlığı atan genç bir çocuk kendi yaşındaki insanları kurşuna dizerken Allah’a hizmet ettiğini zannetmektedir. Amerikalılara göre, zaten onlardan olmayan herkes kötüdür ve bu çılgınlık böyle sürer gider.

İşte bu yüzden olayların akışını değiştirebilmek çok zordur. Zira senaryo kurşunlarla, bombalarla, kanla yazılır ve herkes kendince haklıdır. Pakistan’daki bir camiye düzenlenen bombalı bir saldırıda babasını kaybetmiş müslüman bir çocuğa simülakrumun ne olduğunu anlatamazsınız. Onun istediği şey sadece intikam olacaktır. Sonra o çocuk bir cihat örgütüne katılır ve bir gün, bir de bakmışsınız ki mesela Paris’teki bir tren garında bombayı patlatıp kendisiyle birlikte onlarca insanı öldürmüştür. Olayda annelerini, eşlerini, çocuklarını kaybeden Fransız, Belçikalı, Alman vs bir sürü insana da laf anlatamazsınız. Onlar da kendi davaların peşine düşerler.

Her kesimden insan bu şekilde şartlanır. Herkes kendi imgelerini ve simülakrumlarını üretir. Herkes kendisinin ne kadar mağdur, karşı tarafın ise nasıl bir canavar olduğunu söyleyerek bu savaşa katkıdır bulunur. Üstelik tüm bunlar barış ve sevgi adına yapılır.

Jean Baudrillad’ın büyüklüğü burdadır işte. Tüm bu karmakarışık ilişki yumağının ardındaki mekanizmalari ustalıkla çözümlemiş ve okuyucularına anlatmıştır. Bir gün, sanal gerçekliğin asıl gerçekliğin yerini alacağını, hatta ondan daha güçlü bir etki uyandıracağını defalarca yazmıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

Ama kaç kişi bilir onu adını? Kaç kişi merak edip okuyacaktır? Okumuş olsalar da kaç kişi anlayabilecektir? Hele burda, Türkiye’de? Yıllar boyunca, kitap okumanın, eleştirel düşüncenin bir suç olarak görülüp cezalandırıldığı bir ülkede …

Ve insanlar yaşar giderler. Falanca ülkeyle aramızda diplomatik kriz yaşanır. Bir sürü insan korna çalarak sokaklara dökülür, öfkeli gençler yerlere makarna paketleri atıp çiğneyerek veya portakallara bıçak sokarak dinlerini ve vatanlarını kurtardıklarını zannederler. Böyle bir duruma acı acı gülünmez mi?

***

Tüm bunlardan uzakta yaşamak istiyorum ve zaten öyle yapıyorum.
Hayalperestlik mi? Olsun. Hiç değilse kendi hayalimi kendim seçiyorum.
Peki, kaç insan, hayallerinin gerçekten kendisine ait olduğunu iddia edebilir?

***

Sessiz sinemanın yıldızları ne kadar güzel. Gerçeğin kendisinden bile güzel. Gerçek dediğiniz şey ne ki? Bukowkski, “hiçbir şey gerçeğin kendisinden daha can sıkıcı olamaz” derken haklıydı. İçkisini içti, küfürlerini sıraladı ve çekip gitti. Bence en iyisini yaptı.

İnsanların pek çoğu gerçeği aradığını söyler. Yalandır. Aslında insanlar gerçeği öğrenmek istemez. Onlar sadece egolarının okşanmasını ister. Eğer onların egolarını okşarsanız, gerçek olarak sunacağınız her şeye inanmaya razıdırlar. 1999 yapımı ilk Matriks filmindeki bir sahne bunu anlatır. “Şifreci” olan bir hacker, artık gerçeklik dünyasında yaşamaktan bıkmış ve arkadaşlarına ihanet etmeye karar vermiştir. Trinity, ona Matriks’in gerçek olmadığını söylediğinde cevaplar:

“Hayır, Matriks gerçek. Matriks, gerçeğin kendisinden daha güzel bir gerçek. Matriks’te bir biftek yediğim zaman o bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Ama Matriks beynimin o sanal bifteği lezzetli ve yumuşak bir şeymiş gibi algılamasını sağlıyor. Artık her şeyden bıktım. Bir sürü kabloya bağlanmış insanlarla uğraşmaktan, mücadele etmekten, her gün bu iğrenç lapayı yemekten bıktım. Matriks’te yaşamak istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.”

***

Sessiz sinemanın yıldızları ne kadar güzel. Yaşadığım hayat bana kolay kolay kimseyi yargılamamayı öğretti. O yüzden, o güzel kadınların hiçbir yönünü ayıplamıyorum. Bazıları lezbiyendi, bazıları küfürbazdı. Bir kısmı içki ve uyuşturucu içinde boğuldular. Akıllarını kaybedenler, intihar edenler oldu. Yine de seviyorum onları. Hepsinin kendince bir tarzı vardı ve o zamanlar sinema ruhunu henüz bu kadar kaybetmemişti.

Ordaki gerçeklik, burdaki gerçeklikten çok daha güzel.

Bu yazımı Sunset Bulvarı filmindeki Gloria Swanson’un, filmdeki ismi ile, Norma Desmond’un bir sözüyle bitirmek istiyorum. Filmde, artık unutulmuş, bir kenarda kalmış bir film yıldızını canlandırıyordu. Gerçek dünyadan kopmuş bir kadındı o. Hizmetçisinden başka kimseyle görüşmüyor ve dışarda, “gerçek dünyada” birileri koşuşturup dururken hayalleriyle yaşıyordu. Yaşlanmış, eski cazibesini kaybetmişti ama yine de tutku doluydu. Sonra bir gün, onun filmleriyle büyümüş bir senarist, Norma’yı tanıyıp konuştu:

“Aman tanrım, siz O’sunuz. Siz Norma Desmond’sunuz. Siz bir zamanların en büyük yıldızıydınız.”

Ve Norma onu mağrur bir êda ile cevapladı:

“Ben hep büyüğüm. Ama filmler küçüldü.”

Yazar Harold Robbins, bir romanının ismini “Önce hayaller ölür” olarak koymuştu. Keşke, gerçeklerle birlikte hayaller de ölseydi. Tıpkı, bir zamanlar bu dünyada yaşayan, nefes alan, dans eden, seven, sevilen o kadınların gerçek ölümlerinden sonra geride kalan hayallerinin de bir bir ölmeye başlaması gibi. Ne yazık ki, bu modernite sonrası, post modern dünyada hayaller ölmedi. Ama çarpıklaştı, küçüldü ve bayağılaştı.

Saygılar

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

ZOMBİ ŞARKILARI

zzz

Aklıma geldikçe, zombiler için yazılmış şarkıları paylaşacağım. İşte ilk 10 şarkı…

  1. “I walked with a zombie” Seslendiren: Roky Erickson & The Aliens.

Görüntüler 1943 tarihli, aynı isimdeki filmden alınma. Mümkünse kulaklık gibi bir şey takıp, iyi bir ses kalitesi ile dinleyin derim. Bateri ve ritmler çok güzel.

2. Johnny Cash – The man comes around. Görüntüler “Yaşayan ölülerin şafağı” 2004 yılı filminden alınma …

3. Zombilerin Şafağı (Shaun of the dead) filminde Queen grubundan “Don’t stop me now” şarkısının çalındığı bölüm. “Shaun of the dead” çok hoş bir korku komedisidir.

4. Rachel Platten: Fight song. Görüntülerde The Walking Dead dizisinin en sevilen karakterlerinden Michonne var. Çok güzel bir şarkı ve harika görüntüler.

5. Zombi sevenler için müthiş bir film açılışı. Resident Evil, Afterlife…

6. Kimmi Smiles’ten “I walked with a zombie” şarkısının hard rock yorumu. Kimmi, Avusturalya’da yaşıyor, zombileri seviyor ve onlar için bazen şarkılar okuyor. Ayrıca 2 bölümlük “zombi saldırısında yapmamanız gereken 10 şey” başlıklı rehber yayınlamış. Ben hem Kimmi’nin sesini hem de videoyu çok beğendim.

7. George A.Romero’dan Ölülerin Şafağı (Dawn of the dead), 1978 yapımı filmin finalinde kullanılan müzik.

8. Sırada, çok sevilen bir zombi PC oyununun şarkısı var. Dead Island II – The bomb

9. Bir zombi aşk şarkısı. “Sıcak kalpler” (Warm bodies) filminden: “Missing you”

10. Kirby Krackle – Zombie Apocalypse

Saygılar…

Sunumlar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

BURDA VE ŞİMDİ OLAN

Bruce Lee, (1940-1973) sadece bir aktör veya dövüşçü değil, aynı zamanda, bir hayat felsefesine bağlanmış ve onu uygulamış olan gerçek bir üstad.
Jiddu Krishnamurti, (1895-1986) ise, dövüş sanatları ile alakası olmayan, fakat yerleşik dinsel ve düşünsel kalıpları kırmak için çok büyük uğraş vermiş değerli bir öğretici.

Önce, her ikisini de saygı ile anıp, denememde, bu iki insanın düşüncelerinin nasıl  örtüştüğünü göstermeye çalışacağım. İlk olarak, Bruce Lee’den kısa bir alıntı yapıyorum:

Geçmiş artık yok. Gelecek henüz yaşanmadı. “Burda” ve “şimdi” dışında hiçbir şey yoktur. Bizim öğretimiz uzaktaki belirsiz bir şeyi görmeye çalışmak değil, bizde olanı keşfetmek ve gerçekleştirmektir. (…) Öğrencilerime şunu söylemek isterim. İnsan yapısı tüm kalıplar adaptasyon ve esneme yeteneğini bir yere kadar taklit edebilirler. Hakikat ise bilinen tüm kalıpların ötesindedir.

bruce_lee_dogum_gunu459-tarihtebugun

Müthiş!  Açmak isterim. Düşüncelerimizi şekillendiren, biri dışta diğeri içte,  iki etken bulunur. Dıştaki etken: İçinde bulunduğumuz toplumun üretim-tüketim ilişkileri ve buna bağlı gelişen hayat tarzı. İçteki etken: “Zamana” ve “bilgi depolamaya” endekslenmiş olan düşünce sistematiğimiz. Krishnamurti bu düşünce sistematiğinin çarpıklığı üzerinde çok durmuştur. Şimdi adım adım gidelim. Kapitalist üretim ve tüketime bağlı hayat tarzımız, hepimizi “bir şeyleri depolamaya, biriktirmeye, sahip olmaya” zorlar. Kimseyi kötülemiyorum. Bu, çok güçlü bir sistem ve bugüne kadar ona savaş açtığını söyleyen alternatif sistemler kapitalist yaşam tarzını güçlendirmekten başka işe yaramadı. Konunun ekonomik, siyasi yönü ayrı bir fasıl, hiç değinmiyorum ve zaten “ekonomi, siyaset” denen şeylerden zerre kadar anlamam. Anlamak da istemiyorum. Beni ilgilendiren, bu yaşam tarzının zihin üzerindeki etkisi.

Şimdi, şu iki cümleye dikkatinizi çekerim: “Bu hafta sonu babam bana bisiklete binmeyi öğretecek” ve “İki sene içinde İngilizceyi iyi derecede öğrenmeyi planlıyorum.”

Örnekleri geçmiş zamana da uyarlayabiliriz. “Fransa’da kaldığım süre içinde o dili orta derecede öğrendim” veya “Çocukken bir arkadaşım bana kuş evi yapmayı öğretmişti” gibi. Bu örneklerde önemli olan şey, bilgi’nin belli bir zaman dilimi içinde edinilmesi ve sonra zihinde depolanmasıdır. Bu, o kadar güçlü ve şartlayıcı bir alışkanlıktır ki, insanlar “hakikat” veya “gerçek” denilen şeyin de zaman içinde elde edilebilecek ve saklanabilecek bir şey olduğunu düşünmeye, daha doğrusu, zannetmeye eğilimlidir.
Oysa bu bir yanılsamadır.

krhs

Ne Bruce Lee, ne de Krishnamurti usta,  bilgi sahibi olmayı küçük görmezler. Tersine, her ikisi de bilgili insanlardır. Bir tanesi, felsefesini vücuduyla da ifade edecek kadar ustalaşmış ve her gün düzenli idman yapan, sürekli olarak kendisini geliştiren bir sporcuydu. Diğeri ise felsefe, fizik, sanat ve psikoloji gibi alanlarda da eğitim almış büyük bir öğretmendi. Fakat, yine her ikisi de, bilgi edinmenin sınırının olduğu yeri farketmişlerdi.

Denizden geçen bir gemiye baktığınızda gerçekte olan bir şeyi gözlemlemeye başlarsınız. (Bu bile tartışmaya açıktır ya, neyse…) Ama gemi geçip gittikten sonra, o gemiyi düşündüğünüzde, gerçek bir gemi deneyimini değil, belli bir “zaman” öncesinde zihninizde hapsetmiş olduğunuz bir bilgi parçasını, bir “projeksiyonu” belleğinize yüklemiş olursunuz. Oysa bu durumun artık o gemiyle bir ilgisi kalmamıştır.

Gerçek, hakikat, hayat, oluş… ismine ne derseniz deyin, varoluş akar. Onu durdurabilmek mümkün değildir. Bilgi edinen bir zihin ise, dış dünyadan gelen veriyi alıp onu depoladığı anda, yaşayan bir şeyi ölü bir şeye dönüştürür ve öylece kaydeder. İşte burda temel çelişki ortaya çıkar. Bir şeyleri depolayan, saklayan, emniyet arayan, kendine kalıplar oluşturan durağan bir zihin; bunun tersine, bir şeyleri depolamayan, saklamayan, hiçbir emniyet kuralı olmayan, sırasında farklı hayatlara son verebilecek kadar güçlü bir canlılığı olan, sürekli akış içindeki hakikati kavrayamaz ve onu hapsedemez.

Dolayısı ile, şu kadar sene çalışmakla hakikate ulaşılabileceği gibi düşünceler boştur. Çünkü hakikat, anlaşıldığı anda bile değişen bir şeydir ve hiçbir  şekle sahip değildir. Krishnamurti’yi dinleyen ve bir ân önce “aydınlanmak” isteyen birisi, bunun ne zaman gerçekleşeceğini sormuştu. Krishnamurti şuna benzer bir cevap verdi:

– Bayım, yaşam tarzınız sizi öyle şartlamış ki, siz hâlâ hakikati, alıp evinizde bir köşeye koyabileceğiniz bir tablo, bir biblo gibi düşünüyorsunuz. Hâlâ “onda olmak” yerine “ona sahip olmak” peşindesiniz. Lütfen anlayınız; ya onunla olursunuz, ya da onsuz olursunuz, ama sona sahip olamazsınız!

“Aydınlanmak” isteyen şahıs, açıkça anlaşılmakta ki, kendi envanterine katacak yeni bir meta peşinde. “Hakikat = nokta nokta noktadır.” Bu yaklaşımın zavallılığını görebiliyor musunuz?

COSMOS: A SPACETIME ODYSSEY: More than three decades after Carl Sagan's groundbreaking and iconic series, "Cosmos: A Personal Voyage," it's time once again to set sail for the stars. Host and astrophysicist Neil deGrasse Tyson walks across the Cosmic Calendar, on which all of time has been compressed into a year-at-a-glance calendar, from the Big Bang to the moment humans first make their appearance on the planet in the all-new "Standing Up in the Milky Way" Series Premiere episode of COSMOS: A SPACETIME ODYSSEY airing Sunday, March 9 (9:00-10:00 PM ET/PT) on FOX and simultaneously across multiple U.S. Fox networks, including National Geographic Channel, FX, FXX, FXM, FOX Sports 1, FOX Sports 2, Nat Geo Wild, Nat Geo Mundo and FOX Life.

Bu konuları hemen her tür kadim felsefe işlemiştir. Toltek yerlileri durağan bir bilginin yalan olduğunu ve hakikati zehirlediğini biliyorlardı. Onların inancına göre, Tanrı her ân rüya içinde rüya, akış içinde akış hâlindeydi ve “yasak meyveden” yiyen insan lanetlenmişti. Bunun sebebi, Tanrı’nın bir meyveyi saklaması veya kıskanması değil, “aydınlanmak” isteyen insanın “zaten kendinde olan, dinamik varoluş bilgisini” bırakıp, ölü ve durağan bir yalana inanması, gerçeği yalana feda etmesiydi. İşte bu yüzden şeytan, yani kendini bir kalıba sokmanın, her şeye sahip olma hırsı ile davranmanın sembolik gösterimi olan şeytan,  yalanların prensi olarak anılmaktaydı. İnsan ise, varoluştan zaten kendinde olan bilgiyi, uzak ufuklarda aradığı için acı çekmekte ve hiçbir zaferle tatmin olamamaktaydı. Bruce Lee’nin yukardaki sözünü alıntılıyorum: Bizim öğretimiz uzaktaki belirsiz bir şeyi görmeye çalışmak değil, bizde olanı keşfetmek ve gerçekleştirmektir.

Doğu gizemciliğinde de bir kalıbın esiri olmamak, aynı hakikati farklı pencerelerden seyredebilmek, akış içindeki her canlı ile sanki o canı kendi taşıyormuş gibi empati kurabilmek büyük önem taşır. İslam, Yahudi, Hind geleneklerinde sayısız şiir ve öyküde, “ânın farkına varmak“, “Hak’kı ele geçirmeye çalışmak yerine Hak’ka teslim olmak” temaları işlenmiştir. Sorun şu ki, insanların büyük çoğunluğu sadece kendi dinsel inanç ve ibadet disiplinlerini bildikleri için, diğer insanları inançsız, isyankar vs zannetmekte ve bu durum böyle sürüp gitmektedir.

Hakikatin her an akmakta olduğunu, Kuzey Amerika yerlileri şu cümle ile ifade ettiler: “Yaratılış her ân devam etmektedir.” Bu cümlede, önceden gerçekleşen ve biten, donmuş bir sahne yerine, bizle birlikte olan bir devinim netlikle ifade edilmiştir ve bu yazıdaki ustaların yazdıkları ile aynı anlama çıkar.

İnanç sorunu da bu bağlamda ele alınır. Bir şeye inandığınız anda, veya, inanç diyerek o şeyi dondurduğunuz ve bir tarife hapsettiğiniz anda, aslında o şeyi değil kendinizi tarif etmeye başlamış olursunuz. Bu anlamda, hakikatin tarifi olmaz. Eğer hakikati bir parça olsun kavrayabilmek mümkünse, bunun yolu, “sessiz, tarif etmeyen, anlamaya çalışmayan, hiçbir şeyi depolamayan” aktif, akışkan ve esnek bir zihinden geçer.

Yazdıklarım sadece denemedir. Bir iddiam yoktur. Kusurum varsa, affoluna.
Saygılar

Kaynaklar.
1. Hakikat üzerine. Jiddu Krishnamurti.
2. Bilgi’nin sesi. Don Miguel Ruiz
3. Kadim felsefe. Aldous Huxley

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

MAVİ PERİ

Biliyor musunuz, çocukluğumda okuduğum bazı çocuk romanlarının ne kadar değerli olduklarını, ne büyük bir emek ve sanat gücü ile yazıldıklarını ancak seneler sonra farkedebildim.

Hayalin sınırlarını zorlayan ve çok beğendiğim ilk romanlardan biri Güliver’in Maceraları romanıydı. Sonra, bir şeker portakalı ile konuşan, hayali bir kurbağa ile arkadaş olan küçük Zeze’nin maceraları. Ormanda aslanlarla, fillerle konuşan Orman Çocuğu.

Ve elbette, gerçek bir çocuk olmak için çırpınan ama her çırpınışında başını belaya sokan şirin Pinokyo.

O zamanlar kendime şunu sormuştum: neden erişkin bir insan böyle “hayalî” varlıkları üşenmeden oturup yazardı? Hiç hareket eden, okula giden, yaramazlık yapan tahta bir kukla olur muydu? Veya, cüceler ülkesi diye bir yer gerçekte var mıydı?

Yıllar sonra, edebiyatın sembolik diline alıştıkça, o çocuk romanlarının aslında ne kadar derin gerçeklikleri sakladığını farkettim.

Evet, gerçekten de “cüceler ülkesi” diye bir yer vardı. Hem de dünyanın her yerinde vardı! Bu dünyaya gelen, araştıran, benliğini sorgulayan, farklı ufukları görebilen “dev gibi insanları” anlamadan onları bağlayan, yargılayan, bir tehdit gibi gören cücelerle çevriliydi bu dünya. Üstelik bu cüceler kendilerinin en doğru yolda olduklarından çok emindiler; işte bu yüzden devlere katlanamıyor, onları da kendi boylarına indirmek için olmadık iftiralar atıyor, sayısız çileler çektiriyorlardı. Ayrıca, bu cücelerin kavgaları da çok komikti. Kendi cüce ülkelerinde seneler boyunca yumurtanın sivri tarafından mı yoksa geniş tarafından mı kırılması gerektiğini tartışıyorlar, bu yüzden birbirlerini “hain” diye suçluyorlar, sınırlar çizip, donanmalar kurup birbirleriyle savaş ediyorlardı.

Ve “Güneşi Uyandıralım” romanındaki Zeze’nin duyarlı kurbağası Adam. Aslında o, hepimizin içinde bir zamanlar varolan bir kurbağaydı. Binbir türlü yalana aldırmadan, küçük hesaplara kapılmadan sadece gerçeğin sesini dile getiren minik ama cesur bir kurbağa. Bir gün, Zeze büyüyüp delikanlılığa adım attığında, kurbağa Adam ondan ayrılacak, hayatın ve “erişkinliğin” dertleri ile başbaşa bırakacaktı.

Pinokyo. Üstüste birkaç defa okuduğum roman. Çok sonra, derin bir acı duyarak, farkettim ki hepimiz bir yönümüzle kuklaydık. İnsan olmak için uğraşan ama insan olmanın ne anlama geldiğini bir türlü anlayamayan, hırs içinde yumruklarını sıkan, sağa sola saldıran kuklalardık. Pinokyo yalan söylediğinde burnu uzuyordu. Aslında, her yalanda bizim de burnumuz uzuyordu ama çevremiz tıpkı bizler gibi burunları uzayan bir sürü kuklayla dolu olduğu için farketmiyorduk bu traji-komik durumu. Yıllar sonra, burnu uzamış insanların macerasının daha edebî bir dille anlatıldığı, Eugene Ionesco’dan “Gergedan” piyesini okuduğumda, tamamen gergedanlaşan bir toplumda, insan olarak kalabilmenin ne kadar zor olduğunu farketmeye başladım. Pinokyo en azından çocuksu bir masumiyete sahipti, ama gergedanlar öyle değildi. Yargılıyorlar, yıkıyorlar ve onlara yapılan hiçbir öğüt gergedan zırhlarını aşıp kalplerine ulaşmıyordu.

Zeze’nin kurbağasına karşılık, Pinokyo’nun geveze bir ağustos böceği vardı. Pinokyo, bir öfke anında onu öldürmüş ama yine de hayaletinden kurtulamamıştı. Gerçek böyleydi işte. Öldürülse bile, hayaleti bir yerlerden çıkar ve insana seslenmeye devam ederdi.

mavi-peri

Ama romanda en çok etkilendiğim karakter Mavi Peri idi. Çünkü o, Pinokyo’yu gerçek bir çocuğa, gerçek bir insana çevirebilecek tek güçtü: sevgi.

Hep tekrar edilen, milyonlarca defa söylenen ve her söylenişinde anlamını kaybeden sevgi. Mavi Peri, hiçbir kelime oyununa ihtiyaç duymadan, Pinokyo’yu olduğu gibi seviyor ve ona bir hayat dersi vermeye çalışıyordu: “Senden başka kimse seni insan yapamaz. Ben sadece bir aracıyım Pinokyo. Eğer sen, bir kukla gibi davranmayı bırakabilirsen, her ne pahasına olursa olsun adaletin yanında olabilirsen, bir gün gerçek bir çocuk olacaksın” demekteydi Mavi Peri.

Romanın sonunda, Pinokyo bir çocuğa dönüşürken Mavi Peri ortadan kayboldu. Bu kısmına çok üzülmüştüm. Keşke, Mavi Peri hep onunla kalsaydı. Ama bu olmayacaktı. Mavi Peri’ler bir gün ölmek zorundaydı. Çünkü onları bekleyen yeni çocuklar, burunları uzayan yalancılar ve devirmeleri gereken nice yalanlar vardı.

Bugün bile, bazen Mavi Peri’yi ararım. Çünkü Mavi Peri, olduğu gibi kabul etmek demektir, yargılamamak demektir, evrenin o şaşırtıcı bazen hayal kırıklıkları ile dolu devinimini olgunlukla karşılamak ve ne olursa olsun adaletle, cesaretle mücadele etmek demektir.

Mavi Peri bu yüzden güzeldir. Onun güzelliği makyaj, elbise, mücevher, saray, büyü vs istemez. Çünkü saray, elbise, mücevher ve onun ötesinde, bilginin ve sanatın büyüsü onun geldiği yerdedir.

Onun gittiği yerde ise saraylar bir harabeye, mücevherler değersiz taş parçalarına, sanat ise ruhsuz yaygaralara dönüşür.

Bazen, uyandığımda, -isteyen deli desin-, kalbimdeki boşluğa, yitip giden hayallerime, adına hayat dedikleri bu sonu gelmeyen boğuşmaya inat duvarların ötesine seslenirim:

– Mavi Peri, orda mısın ?

Orda bir şeyler olmasını umuyorum.Tüm hatalarımıza, tüm suçlarımıza rağmen bir gün hepimizi benzersiz sevgisi ile bağrına basacak olan bir Mavi Peri olmasını diliyorum.

Gerçek olmasa bile, Mavi Peri’yi özlüyorum.

Saygılar.

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

KRISHNAMURTI’Yİ OKUMAK

Yıllar önce Jiddu Krishnamurti ustayı tanıtan bir şeyler yazmıştım, ama böyle bir insan belli aralıklarla hatırlatılmalı. Kendisinin biyografisini anlatmayacağım. Dileyen herkes biyografisine 5 dakika içinde erişebilir. Sadece, hiç bilmeyenler için, J.Krishnamurti’nin Hindistan asıllı bir düşünür olduğunu belirtmekle yetiniyorum. (1895-1986) Veya, kendi deyimi ile, “bir insan ile sohbet eden başka bir insan.”

250px-jiddu_krishnamurti_01

Bir arkadaşın tavsiyesi ile, ilk okuduğum kitabı “Sevgi ve yalnızlık üzerine” oldu. Anlattıkları karşısında önce şaşırdım, sonra dehşete düştüm. İçimden, bu kadar kötü olamayız diyordum ama anlattıklarının doğruluğunu da kabul etmek zorundaydım. Sayfalar ilerledikçe Krishnamurti’nin ne yapmak istediğini anladım. O, sevgi üzerine beylik laflar etmekten kaçınıyor, önce bizi içimizdeki pislikle yüzleşmeye çağırıyordu. Anlamıştım, ameliyata giren doktor hastasını öpmez, bıçağı daldırırdı! “Birbirimizi sevelim, kardeş olalım” gibi lafları kompozisyon ödevi hazırlayan öğrenciler de yazıyordu! Medeniyetimizdeki insanların çoğu aslında bir şeyleri gerçekten sevmiyor, o şeye sahip olma, o şey aracılığı ile kendisini erişilmez, entellektüel veya sevgi dolu bir insan gibi gösterme arzusuyla hareket ediyordu.  Faşistler ve zorbalar kendilerini açıkça ve merhametsizce kabul ettirirlerken, çoğu insan ise, bunu daha inceltilmiş yollarla yapmaktaydı ve aslında orta yerde sevgi diye bir şey yoktu. Bizler pek çok şeyi, salt bizim yaşamımıza güzellik katacak yardımcı aksesuarlar gibi görüyorduk: çocuklar, doğa, aşk, hayvanlar ve bizzat sevginin kendisi. Oysa, gerçekten sevgiyi isteyen bir insan, önce yalnızlığı kabul etmek zorundaydı ve hayattaki her şey gibi, sevginin de öyle her canımız istediğinde lak lak konuşup cılkını çıkaracağımız bir şey olmadığını öğrenmeliydi. Kitabın sonuna yaklaşırken bir bölümünde hıçkırmaya başladım. Hayatımda hiç kimse, sevginin bu kadar duru ama bu kadar zor bir şey olduğunu bana böyle anlatmamıştı.

Krishmamurti haksız mı? Etrafınıza bir bakın; sayısız insanın, liderlerin, tartışmacıların, din adamlarının söylediklerine bir bakın. Herkes “sevgiden” bahsediyor. Herkes birbirimizi sevmenin öneminden bahsediyor ve aygın baygın bir edâ ile “ay ben çok sevecen biriyimdir” diye ekliyor. Oysa medeniyetimiz pedofiliden, şiddetten, tecavüzden, işkenceden, savaştan ve acılardan geçilmiyor. O zaman birinin bize “siz sadece sevgi kelimesini kirleten tüketici bir sürüsünüz” demesi gerekmiyor mu? Krishnamurti çok kibar bir insandı, o bunu benim gibi söylememiş, ima etmişti. Anlayan anlar, anlamayana ise bir kütüphane dolusu kitabı okutsanız boş…

mountains

Gayem bu kitabı tanıtmak olmadığı için ne yazık ki burda kesmem gerekiyor. Krishnamurti’yi okuduktan sonra, ilahiyatçı veya “bilge adam” diye geçinenlerin, TV ekranlarında bir din veya ideoloji üzerinden yorum yapanların anlattıkları bana çok sığ gelmeye başlamıştı. Krishnamurti ustanın derinliğini düşündükçe, aklıma hep Nietzsche’nin sözü geliyordu. “Derin sulardan korkmayın. İnsan asıl sığ sularda boğulur.

Tanrı Üzerine ve Hakikat Üzerine gibi kitaplarda Krishnamurti kendisini dindar zannedenlere yüklenir. Bir peygamber ismi, bir “Guru” veya buna benzer manevi bir önder üzerinden bazı hareketleri tekrarlamakla arınacaklarını, kurtulacaklarını veya “aydınlanacaklarını” zanneden zavallılara seslenir o her zamanki kibar üslubu ile..

“Bayım bana hakikatin ne olduğunu soruyorsunuz. Siz hâlâ onu canınız istediği zaman elde edebileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Tıpkı evinize resim satın almak, pul koleksiyonu yapmak gibi sahip olabileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Siz hâlâ ‘bir şey olmak’ ve o yolla doyuma ulaşmak güdüsü ile hareket ediyorsunuz.”

jiddu-8

Peki, “bir şey olmayı” istemek kötü müdür? Aksine, Krishnamurti kimseye pasif bir felsefeyi öğütlemez. İnsanları üretici olmaya teşvik eder; şiir yazmak, müzikle uğraşmak, sosyal akvitelerde bulunmak, öğrenmek, öğretmek ve daha bir sürü yol ile. Kendilerine hiçbir şey katmadan, öylece “ben değerliyim” şeklinde konuşan kişiler, aslında sadece övülme budalası asalaklardır. Ve zaten böylelerini bol bol şişirip onlar üzerinden trilyonlar kazanan daha büyük asalaklarla doludur dünyamız. Krishnamurti şunu netlikle gösterir: Ancak ve ancak, ölümü, tökezlemeyi, yaralanmayı, bir yamaçta donarak unutulmayı, fırtınayı, savruluşları göze alıp zirveye çıkabilen bir insan “meğer bu zirvede hiçbir şey yokmuş” deme hakkına sahiptir.  Aşağıdan o kişiye bakıp dalga geçenler ise, aynı cümleyi söyleseler dahi, asla zirvedekinin derinliğine ve tutarlılığına sahip olamazlar. Bir şey olmayı istemek kötü değildir, fakat, salt ona saplanıp kalınırsa ve insanları şu veya bu şekilde ezmek için kullanılırsa, aslında hiçbir şey olunmamış demektir.

5fb12c38fe45ded21b2a9445fb351074

Din ve hakikat konusunda “tekrarcıların” anlayamadığı şey budur. Dağcı olmak isterseniz dağa tırmanmanız gerekir. Koltuğunuzda elinizi kolunuzu sallayıp, hareketleri taklit ederek dağcı olamazsınız. Bu tarz bir anlayış, iyilikten ziyade kötülük doğuracaktır ve hep doğurmuştur. Bir örnek olarak, çok ama çok saygı duyduğum “Siddhartha” (amacına ulaşmış) Buda’yı göstermek isterim. Ne yaptılar o insanın öğretisine, anlattıklarına? Bir insana bu kadar mı ihanet edilir? “Kendiniz deneyimlemedikçe, ben dahil olmak üzere, kimsenin söylediğine inanmayın,” diyen bir insan bu kadar mı çarpıtılır? Ölümünden sonraki o zavallı ve ruhsuz heykeller, sefilliği ve pisliği iyi olmak zanneden müridlerin çırpınışları, sözde “Guruların” ayaklarını hatta cinsel organlarını öpmek için sıraya giren insanların çarpıklığı … Buda bunların hiçbirini söylemedi veya öğütlemedi. Peki ortadaki bu manzara ne? (O felsefeyi hakkı ile öğrenip hayatına tatbik eden herkesi tenzih ederim.)

Hakikat, der Krishnamurti, bizi “orda bir yerde” bekleyen bir zirve veya bir define değildir. O zaten bizimledir. Buda’nın yaptığı gibi ağaç altında durmamıza veya mağaraya girmemize, falanca dağa tırmanmamıza gerek yoktur. Çünkü hakikat onların hepsinin içindedir ve aynı zamanda hiçbirinde değildir. Sorun, bizimle “O’nun” arasında duran “molozlardan” kendimizi kurtarabilmemizdir. Egoya tapınma, kişilere tapınma, objelere tapınma, zihinde depolanan ölü bilgiler, yargılama hırsımız, hiç bitmeyen istekler ve bir gün ölümün bizden koparıp alacağı daha bir sürü şey. Tıpkı taze bir bahar sabahının kendisini tüm canlılığı ile bize sergilemesi gibi hakikat de hep bizimledir, ama bizim ona baktığımız “pencere” alabildiğine kirlenmiştir ve orda burda Güneş aramak yerine, penceremizi temizlememiz gerekir. Böylece, O ve biz ayrımı da önemini yitirir.

Bu anlamda, din ayrılığının da önemi kalmaz. Bir kere denize indikten sonra sahile hangi yoldan geldiğimizin önemi var mıdır? Veya, ucu sahile gitmiyorsa, yol için kavga etmenin anlamı var mıdır?

untitled-1

Ve kavga…

“Çatışma Üzerine” dikkatle okunması gereken bir başka çalışmasıdır; bizlere ilk olarak şunu söyler: “Yalan söylüyorsunuz. Sürekli olarak barıştan bahsediyorsunuz ama tüm sisteminiz çatışma ile dolu, bizzat siz çatışma ile dolusunuz.” Ardından çatışmanın analizine geçilir ki bu analiz zaten diyalektik materyalizmde, Engel’in ağzından,  karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası veya buna benzer kavramlarla ifade edilmiştir. Varolan her sorun doğası gereği çözümünü de kendi içinde taşır. Tıpkı bir hastalığın yine o hastalığın mikrobu aracılığı ile yok edilmesi gibi. Ama bunun tersi de doğrudur. İlerlemeye, bir başka deyişle düzene yol veren her sistem, aynı zamanda kendisini yıkabilecek çelişkilerini de içinde taşır. Bu önermeyi çatışmaya uyarlarsak, insanın ilerlemesi, gelişmesi için kaçınılmaz bir şekilde varolması gereken çatışma, aynı zamanda onun kendisini tüketmesine ve uygarlığın savaşla yok edilmesine de yol açabilir. O zaman, çatışma gerçekliğinden kaçmak yerine, onu nasıl hayat verici bir şekilde kullanabileceğimizin yollarını araştırmak daha doğru olacaktır. Çatışma olgusunda, yapılacak en yanlış şeylerden biri, herhangi bir düşman aracılığı ile kendimizi rahatlatmaktır ki pratikte zaten en çok yapılan budur. Ama bir sistem, hiç durmadan düşman üretip duruyorsa, o zaman o sistemin temellerinin sorgulanması gerekmektedir.

kitap

Ne yazık ki, insanların çoğuna bunları anlatabilmek mümkün değildir. İki sebepten dolayı. Birincisi; pek çok insan kültürel olarak sağlam bir alt yapıya sahip değildir ve meseleleri kendi dinsel-ideolojik şablonları ile ele alırlar. İkincisi ise, sürüp giden savaşlar ve bizzat çatışmanın kendisidir. Savaşta karısı tecavüze uğramış ve öldürülmüş, çocuklarını elleri ile toprağa vermiş bir insana felsefe yapamazsınız. Tüm sözlükler anlamsız kalacaktır. Bu zaten provokatörlerin çok iyi bildiği bir şeydir ve bir tek saldırı ile, onlarca yılın emeğini yok edip her toplumda şiddetin yolunu açarlar.

Bu güzel insanı bir tek yazı ile anlatabilmek mümkün değil. Zaten, insanların çoğunun, sağdan soldan “bir şeyler alıp” klişelerle, karşılıklı sataşmalarla kendilerini ispat yarışında olduğu bir dünyaya, Krishnamurti kat kat fazla gelmekte. Bir yazısında, kanatlarını açıp özgürce uçan bir kartaldan bahsetmişti. Artık olan bitenlere pek aldırmadan yükselen bir kartal.

Öyle görünmekte ki, bizlerden ayrılan bu kartal kendi göklerinde uçarken, yerde, pislikler ve çürümüş yiyecekler arasında milyarlarca böcek bitmek bilmeyen iştahlarının peşinden koşacaklar.

Saygılar

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BILL HICKS’İN ÖLÜMÜ

Bill Hicks (1961-1994) insanın yüreğine dokunan “gerçek” sanatçılardan biri. Sanatçı dedikten sonra, ayrıca “gerçek” diye belirtmeme gerek yok; zira sanatçı zaten gerçeğin izinden giden insandır. Ama şu son zamanlarda ortalıkta, iktidardaki şahısların testislerini iştahla yalayan o kadar çok sanatçı müsvettesi var ki bunu belirtme ihtiyacını duydum. Biyografisine bakarsanız Bill Hicks stand-up komedyen diye geçiyor. Aslında o bir komedyen değil. Bana göre, kesinlikle değil. Gösterisini seyrettiğim anda bırakın gülmeyi, ağlamaya başladım. Zira Bill Hicks hepimizin takındığı o yüzlerce maskenin ardındaki vahşetimizi, bazen peri kılığına giren canavarımızı, kanlı ellerle bebek seven katilleri ve içine hapsolduğumuz bu dünyayı o kadar güzel anlatıyordu ki, dayanamayıp alkışlamaya başladım ve sessizce karanlıkta ağladım.

01

Çok genç öldü. 32 yaşında. Kendine hiç bakmadı. Hayatı alkol, sigara ve uyuşturucuyla doluydu. Kendince dalga geçiyordu sigara alışkanlığı ile: “Çok sigara içtiğim doğru değil, günde sadece iki çakmak tüketiyorum!” Sağlığına bile siktir çekti ve bildiği gibi yaşadı. Bildiği gibi öldü.

Sağlık. Bazı insanların sağlıklı hâlleri beni çıldırtıyor!  Onu yesem sikim kalkar mı, bunu içsem götüm kanar mı muhabbbetleri eşliğinde, televizyonlarda, suratlarında çiğ bir gülümseme ile acaba ne bok yesek de bir gün daha bu dünyada kalıp içine sıçmaya devam etsek diyen insanların düzene, sisteme, “büyüklerimize” bağlı köleliklerine katlanamıyorum. O tarz insanlar Bill Hicks gibileri anlayamaz. Asla anlayamayacaklar.

Bill Hicks küfürbazdı. Amerikan rüyasına kalayı bastı. Bayrakmış, dinmiş, maneviyatmış  bunlara hiç aldırmadan kendi doğrularını dile getirdi. O bir haindi. Amerikan bayrağını yaktı ve milliyetçilik denen salaklıkla dalga geçti. Özgürlüğü savundu. Tüm insanların özgürlüğünü, tüm insanların haklarını. Ama bir saniye, Bill Hicks, insan yığınlarının aslında köleliklerinden ne kadar memnun olduklarını da biliyordu. İğneyi o “iyi insanlara” da batırdı. Vatanını seven, dinine yürekten bağlı olan, askerlerini dualarla uğurlayan, o askerler deniz aşırı ülkelerde kara tenli, çekik gözlü babaları, anneleri, bebekleri öldürüp kızlarına da güzelce tecavüz ettikten sonra, onları hava alanında karşılayıp ibadethanelere koşan tüm iyi insanları da iğneledi.

06

Milliyetçilik söz konusu olduğunda içimizdeki vahşet uyanıyor. Hele ben bayrak yakınca, etrafıma doluşan embesillerin beni nasıl lanetlediklerini görebiliyorum.

“Hey ahbap, bayrağımızı yakıyorsun ama benim babam o bayrak için öldü!”
“Benimkinin ölmesine gerek kalmadı. Köşe başındaki markette 3 dolara satılıyor bu bayrak.”
“Sana benim güzel babacığım o bayrak için Kore’de öldü diyorum!”
“Ne tesadüf, benim bayrak da Kore’de imal edilmiş!”

Anlıyor musunuz? Hepimizin bayrağı kutsal. Herkesin kendi şehitleri, acıları, hatıraları, tâ okul sıralarında öğrendiği tarihi var. İşte bu yüzden artık bayrakların önemi kalmıyor. Çünkü herkes, ama herkes, kendi bitmek bilmeyen kutsalları için insanlıktan çıkıyor, başkalarının kafasına bombalar yağdırıyor, bebekleri parçalıyor, evleri yıkıyor, ümitleri söndürüyor, genç kızları çaresizlik içinde bırakıp onları genelevlerde pazarlıyor; sonra herkes kendisinin haklı olduğunu söyleyip bu kanlı oyuna devam ediyor. Amerikalılar, Çinliler, Ruslar, Araplar, Yahudiler, Afrikalılar … herkes. Ve bu noktada Bill Hicks, bayrak yaktığı için kendisine küfür eden adama şu cevabı veriyordu:

“Bak dostum, senin baban bu siktiğimin bayrağı için ölmedi. Bu, sadece bir bez parçası. Senin baban, sırasında bu bayrağı yakma hakkımızın bile bulunduğu özgür bir ülke ideali için öldü. İşte biz bunu kaybediyoruz.”

Uzun mesele. Konuyu fazla uzatmadan, Bill Hicks’in nasıl öldüğünü anlatmak istiyorum.

04

***

Pankreas kanseri sıçrama yapmış ve karaciğere, sonra diğer iç organlara zarar vermeye başlamıştı. Öleceğini biliyordu. Ocak 1994’de New York’ta son gösterisini yaptı. Seyircilerine öleceğini söyledi ve vedalaştı. Sonra ailesinin evine taşındı. Orda, sanat camiasından arkadaşları ile görüştü, onlarla da vedalaştı. Dostlarından biri onun son günlerini şöyle anlatmakta: “Bize kalbini tüm samimiyeti ile açtı. Acı çekiyordu ama yine de kendini iyi hissediyordu. Kendisiyle ve tüm dünya ile barışıktı. Ölümü karşılamaya hazırdı çünkü Tanrı’ya inanıyordu. O tanrı herhangi bir dinle alakalı olan tanrı değildi. Olağanüstü derecede yaratıcı, şaşırtıcı, hiçbir kelime ile ifade edilemeyen bir kudretti onun inandığı.”

Evet. Din dendiği zaman ağzına gelen bütün küfürleri eden bu adam Tanrı’ya inanıyordu ve ben de inanıyorum onun tanrısına. Ama inanmadığım şey benim, kendim, veya kendim diye tarif ettiğim şey her ne halt ise… İşte bu yüzden, kendi benliğini Tanrı diye yüceltip vaazlar çeken hiç kimseye inanmıyorum ve ben de Bill Hicks gibi, onların ego tanrısına ve dinlerine kalayı basıyorum.

05

Ve bir mektup yazdı Bill Hicks. Son mektubu. Alıntılıyorum:

Selam. 16 Aralık 1961 tarihinde Georgia’da William Melvin Hicks olarak doğdum. Tamam mı? Ben buyum işte; Georgia’lı Melvin Hicks. Daha en başta, hayata yanlış adım atarak başladım. Size göre, her şeyim yanlıştı. Ama ben hep “uyanık” oldum. İçimde bir şey, bu dünyanın, eğer istersek, daha iyi bir yer olacağını bana söylüyordu. Yıllar içinde bu şey benimle birlikte gelişti ve hep yaratıcı sanatlara aşkla bağlandım. Yazmak, rol yapmak, müzik, komedi .. edebiyata ve kitaplara derin bir bağlılık. Benim gelişmemde emeği geçen tüm o sanatçıları tanımamı sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun. Onlardan aldıklarımı kendi kelimelerime yükledim ve bir vizyon sahibi olmaya çalıştım. 16 Haziran 1993 tarihinde bana pankreastan sıçrayan karaciğer kanseri teşhisi kondu. Hayatımda duyduğum en tuhaf, en korkutucu şakaydı bu. Oysa kariyerimde ilerlemek, rüyalarımı gerçekleştirmek, önümde uzanan yolda yürümek istiyordum. “Neden ben” diye sordum, az daha ağlayacaktım: “Neden şimdi?”

Artık, bu tür soruların kendi cevapları olduğunu biliyorum. Her şeye rağmen, yine de kendi yolumda yürüyeceğime, kendi rüyalarımın peşinden koşacağıma inanıyorum. Amin. Aşk, kahkaha ve gerçek içinde yaşadım. Bundan sonra ise, gerçeğin, aşkın ve insanların gözlerini ışıldatan gülüşlerin olduğu yerde ben de olacağım, tüm ruhumla orda olacağım.

***

mezar

26 Şubat 1994 günü 11.20’de öldü. Aile üyelerinin yattığı bir arsaya gömüldü ve tüm isyanını yanında taşıdı. Huzur içinde olsun.

***

Yaşamak sadece nefes almak olmamalı. Ritmik hareketlerle hava basan bir makine de nefes alıp vermekte. Bunun bir önemi yok. Yaşamak, hem ciddiye alınacak, hem de o ciddiyet içinde, başımıza gelebilecek her şeye rağmen, yüreğimizde bir umudu yaşattığımız üretici bir canlılık olmalı. Kimsenin eleştirmesine aldırmadan, üreten, veren, paylaşan, yargılamayan ve -bazen ne kadar zor olsa da- affeden bir canlılık. Yazımı onun bazı sözleri ile bitirmek istiyorum:

Korkmayın. Endişe etmeyin. Sadece bir rüyadayız. Sadece bir eğlence parkında geziyoruz. Bu sadece bir gezinti. Bizden önce, hayatın bir rüya olduğunu anlayan insanlar bize hep bunu söylediler. Ama biz o güzel insanları hep öldürdük. Bunu biliyor musunuz? Onları hep öldürdük. Şeytanları ortalığa saldık. “Hey, şu adam çok konuşuyor, susturun onu! Bu sistemi kurmak için ne kadar çok çalıştık. Banka hesaplarımız var, şirketlerimiz var, ciddi insanlarız bizler, susturun bu haini!”

Ama ben diyorum ki, korkmayın. Hayata iki türlü bakabilirsiniz. Korkunun gözleri ile veya sevginin gözleri ile. Korkunun gözleri size evinize daha çok kilit takmanızı, daha büyük silahlar satın almanızı ve kendinizi her şeyden yalıtmanızı söyler. Oysa sevginin gözleri size hepimizin bir olduğunu söyler. Belki bunu anlayabilirsek, o zaman, bu hayatı ve tüm evreni keşfedebilmek için birlikte çalışabiliriz. Şimdi ve daima…

Görebiliyor musunuz? Bu sadece parkta bir gezinti. İsteseniz de, istemeseniz de, bir gün sizi o salıncaktan indirecekler. Şimdi veya sonra.
Ama her “sonra” daima sizin için “şimdi” olacak. Tıpkı, sizden öncekilerin şimdisi gibi…

Rüyalarının peşinde mutlu olmasını dilerim.
Günleriniz aydın olsun. Saygılar.

Denemeler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum