LULU – YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR KADIN

Sessiz sinema döneminin kadın oyuncularına bakarken, bir kadının resmi karşısında tutulup kaldım. Louise Brooks. İnanılmaz bir cazibesi vardı. Kim olduğunu merak edip hayat öyküsünü okumaya başladığımda hayranlığım katlanarak arttı.

Louise Brooks, (1906-1985) sadece bir seks idolu değildi. 1920 ve 30’ların kadın hareketleri içinde, “flapper girls” denilen asi ve bağımsız kadın kimliğini tek başına yaşatmış ve sayısız kadın onu taklit etmişti. Brooks modaya uymazdı, çünkü onun giydikleri modayı belirlerdi! Dokuz yaşındayken bir erkek komşu tarafından çok ağır şekilde cinsel tacize uğramış ve senelerce erkeklerden nefret ederek yaşamıştı. Evliliklerinin hiçbiri yürümedi. Seksüel açıdan bağımsızdı ve dönemin erotik dergilerine çırılçıplak pozlar verecek kadar cesurdu. Tıpkı Meryl Streep filmlerindeki kadın tiplemeleri gibi huzursuz, sorunlu, isyankar ve geçinmesi çok zor bir kadındı. İki kocasından da boşandı. 1938 yılında ikinci kocasından boşandıktan sonra bir daha evlenmedi ve 1985’teki ölümüne kadar bekar yaşadı. Bu süreç içinde bir geceliğine Greta Garbo ile birlikte oldu. 14 yaşından beri çok sıkı bir şekilde içki içiyordu. Ölümünün ardından, Avrupa ve Amerika’da çevirmiş olduğu filmler yeniden keşfedildi ve üstün oyun gücü anlaşılmaya başlandı. Filmlerinde kendini oynamıştı. “Her limanda bir kız“, bunun ardından gelen “Kayıp bir kızın güncesi” filmlerinde erkekler tarafından basit bir fahişe muamelesi gören bir kadının dramını ustalıkla canlandırdı. Sonra, tüm eleştirmenlere göre, en iyi filmi olan “Pandora’nın kutusu” filminde, aynı anda hem melek hem de şeytan olabilen çelişkili kişiliğini göz kamaştıran bir oyunculukla sergiledi. Hollywood’ta geçirmiş olduğu yılları “Lulu Hollywood’ta” isimli oto biyografisinde anlattı. O kitabı okudum. Anadiline çok hakimdi ve mükemmel bir İngilizcesi vardı. Kısaca, sadece güzelliği değildi onu cazip kılan. O narin bedenin içinde ateş kadar sıcak, kontrol edilmesi zor bir ruh yaşatıyordu.

Günümüzde dahi Louise Brooks o kadar çok sevilmektedir ki, ona adeta tapan hayranları, bu kadının hayatının her ayrıntısını ezberlemişlerdir. Ben de şunu açık yüreklilikle belirtmek isterim. Onu tanıdıktan sonra, sinema tarihinin başından günümüze kadar tüm kadın oyuncuları ikiye ayırıyorum: Louise Brooks ve diğerleri.

Bu yazımda, Louis Brooks’un bazı sözlerini paylaşacağım ve kendi yorumlarımı katacağım. Kalın, italik yazılar Brooks’a ait, diğerleri benim yorumlarım.

Film sanatı sadece bir takım aksiyonların sergilenmesi değildir. Fakat vücut aracılığı ile, daracık bir kalıba hapsedilmiş olan ruhun ve düşüncenin harekete geçişidir.

Brooks’un bahsettiği bu yetenek sessiz sinema oyuncularının hemen hepsinde vardı. Sinemanın henüz bu kadar profesyonel bir işe dönüşmediği yıllarda Charlie Chaplin, Buster Keaton, Harold Lloyd, Lon Chaney gibi ustalar beyaz perdeye ruhlarını katıyorlardı. Kadınlar da öyleydi. Clara Bow daima sempatikti. Lillian Gish daima masum bir hanımefendi, Mae West dolgun hatlarıyla istediği her erkeği yatağa atan anaç bir dişi, Theda Bara erkeklere diz çöktüren bir vamp ve Renee Adoree bir başka âlemden dünyaya inmiş bir melekti. Bu kadınların arasında, Louise Brooks “tehlikeli” bir güzelliği sergiliyordu. Çünkü kendisi de gerçekten öyleydi.

Hollywood’taki mücadelem bana çok şey öğretti. Başlangıçta, ulaşmak istediğim hedefler bana imkansız gibi görünüyordu. Sonra kendimi herkesten kötü görmeye başladım, hedefe yaklaştıkça kendimi herkesten iyi zannediyordum. Ama hedefime vardığımda kimseden bir farkım olmadığını anladım. Bir insanın başkalarından farkı olmadığını kabullenmesi egoya çok acı verir. Ama gerçek budur. Ancak ve ancak, başkalarından farkı olmadığını kabullenebilen insanlar üstün bir güzellik ve sanat sergileyebilirler.

Aslında bu dersi, toplumun “büyük” olarak tanıdığı her üstün ruh almıştır. Bir yönüyle onlar, geride kalanlardan farksızdırlar. Hata yapabilirler, düşebilirler, bir sürü zaafları olabilir. Ama yine de hepsi bir zirveye tırmanmıştır ve o zirvenin getirdiği olgunluğu daima yaşatırlar.

Bir şeyleri beceremediğim zaman “zaten bunu istemiyordum” gibi mazeretlere sığınmam. “Denedim, tüm kalbimle denedim ama yapamadım,” derim. Yenilgiyi kabullenmesini bilmek gerekir.

Kendi cinsi hakkındaki bir tesbiti:

Pek çok kadın sadece süslenerek, iyi giyinerek ve cilve yaparak başarıya ulaşır; oysa çantaları boştur. 

Çantaları boştur derken, içleri boştur demek istiyor. Haklı. Çok çok güzel kadınlar var. Diri vücutlar, biçimli kalçalar vs. Ama çoğu unutulmaya mahkumdur. Çünkü o bedenin içinde yıllara meydan okuyacak bir ruh taşımamaktadırlar. Suratlarda ilk çizgilerin belirmeye başlamasıyla işleri biter. Eğlence sektörü onlardan binlercesini bozuk para gibi harcamıştır.

Hiç kimseye âşık olmadım. Aşkın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Benim için aşk, ilk yakınlaşmanın ve seksin büyüsü geçtikten sonra, stüdyodan yeni bir film için çağrılana kadar bir erkekle vakit geçirmekten ibaret olmuştur.

Sanırım çok incinmiş. Güven hissini tamamen kaybetmiş. Bu yönü ile Brooks, bizim Yeşilçam’daki Seher Şeniz’i anımsattı bana. Türk sinemasının bu talihsiz kadını, benim bakış açımdan, en iyi oyunculardan biridir. Harcandı. Seher Şeniz’le aynı yatağa giren, erotik filmlerde oynayan erkek oyuncular sonradan bir sürü ünvan aldılar. Kimisi sanat elçisi, kimisi duayen oldu. Seher Şeniz ise aşağılandı. Kadın, ölmeden önce “hepinizin ne mal olduğunu anladım” yazan bir intihar notu bıraktı. Sonra iki şişe viskinin üzerine bir kutu dolusu uyku hapı alıp, üçüncü intihar denemesinde nihayet ölmeyi başardı. Ruhu aydınlık âlemlerde olsun. Aşk mı? Ne aşkı? Ne kadar ironiktir ki, Louise gibi incinmiş kadınlara aşk duygusunu erkekler değil, yine kendi cinsleri tattırmıştır. Mesela Greta Garbo, Joan Crawford, Catherine Hepburn, Marlene Dietrich gibi erkeksi kadınlar.

Martha Graham’ın dansını seyrederek nasıl rol yapmam gerektiğini öğrendim ve Charlie Chaplin’in rollerini seyrederek nasıl dans etmem gerektiğini…

Charlie Chaplin’i tanımayan yok. Martha Graham hakkında bilgi vereyim. M.Graham farklı kültürlerin dans biçimlerini Amerikan tarzına uydurmuş, sahne performansı çok üstün bir dansçıdır. Sahnede nefes alışını öyle bir ayarlardı ki, onu seyredenler kadının hiç nefes almadan dakikalar boyunca dans ettiğini zannederlerdi. Brooks çok güzel bir benzetme yapmış. Usta bir oyuncunun zarif hareketleriyle dans edebilmek ve usta bir dansçının ritmi ile hareket edebilmek. Brooks’un ne demek istediğini anlayabilmek için “Pandora’nın Kutusu” filmini seyretmek gerekir. Veya “Her limanda bir kız” filmini. Her iki filmde de Brooks’un hareketleri bir dansı andırır.

Hayatımda hiçbir şeyi, o şeyi delicesine saklama arzusu duymadan vermedim ve hiçbir şeyi delicesine verme arzusu duymadan saklamadım.

İşte Louis’in çelişkili karakterini gösteren bir cümle. Öyle bir çelişki ki, her ne yaparsa yapsın, almış olduğu karara ters bir kararın özlemiyle yaşamaya mahkum.

Tarihe geçmiş kişilerin hayatlarını öğrenmeye çalışan bir okur, o kişinin seksüel isteklerini, nefretlerini ve iç çatışmalarını bilmedikçe hiçbir şey öğrenemez. Ancak bunları kavrayabildikten sonra, çeşitli davranışlarının gerçek sebeplerine ulaşabilir.

Bravo! Bu, aynı zamanda, Dr Freud, Jung  gibi bilimcilerin tarihi kişilikleri analiz ederken kullandığı bilimsel yöntemdir. Kişinin davranışlarına yön veren temel içgüdü ve seksüel sapmalar, rüyaların psikolojik çözümü vs bilinirse, yaptıkları daha gerçekçi açıklanabilir. Bu konuda, herkese Dr.Eric Fromm’un “İnsandaki yıkıcılığın kökenleri” çalışmasında, Gestapo lideri Heinrich Himmler’in karakter çözümlemesini yaptığı bölümü okumasını tavsiye ederim. Mümkünse kitabın tamamını okumalarını. Psikoloji biliminin temel yapıtlarından biridir.

Soyunmayı ve kışkırtmayı her zaman sevdim. Erkeklerin beni arzuladığını bilmek çok hoşuma gidiyordu.

Bu onun şeytan yüzü. Acaba intikam mı almak istiyordu?

Elime bir bıçak alıp sizi öldürebilirim ama asla canınızı sıkmam. Can sıkıcı olmaktan nefret ederim. Gerekirse insanları kızdırırım, çileden çıkarırım…

Bunu Greta Garbo da söylemişti. Can sıkıcı bir karakter olmayı ikisi de istememiş.

Film tarihinin trajedisi şurdadır; bu tarih bizzat onu yazanlar tarafından tahrif edilir.

Aslında, bu tesbit sadece film tarihi için değil, bütünüyle tarih için geçerli. Kazanan kendi tarihini yazar ve bunu yaparken insanların görmesini istediği şeyi onlara gösterir.

Toplumun büyük çoğunluğu sahtekardır. Onlardan nefret ederim. Fakat gerçekliğe ve mükemmelliğe ulaşabilmek için egolarından vazgeçip, içlerinde iyi olan ne varsa ortaya çıkaran ve sergileyen az sayıdaki güzel insanı hep sevdim.

Zaten yapılabilecek en iyi şey budur. Bunu en güzel şekilde, felsefenin diliyle Nietzsche anlatmıştı. Yığınların ucuz liderler tarafından nasıl güdüldüğünü, sanat ve bilimin ruhunun taşıyan insanların kıskançlık hisleri ile nasıl ezildiğini Nietzsche “Güç istenci” ve diğer kitaplarında sert bir dille anlattı.

1922 yılında evi terkettim ve henüz 15 yaşımda dans dersleri almaya başladım. Hayatta nasıl kaldığıma şaşırıyorum. Elimi attığım her şeyde başarısız oldum. Dilbilgisi, aritmetik, ata binmek, tenis, golf, şarkı söylemek, rol yapmak … Bir erkeğin eşi olamadım. Hatta arkadaşı, metresi olamadım. Aman tanrım, ben bir fahişe bile olamadım. Yemek pişirmesini de bilmem.

Ata binmeyi, aritmetiği vs bilmem ama “rol yapmayı beceremedim” derken kendisine haksızlık etmiş ve gereğinden fazla tevazu göstermiş. İzmir doğumlu olan ve Louise Brooks’a büyük hayranlık besleyen film tarihçisi Henri Langlois bu kadının doğuştan gelen bir oyunculuk yeteneği olduğunu belirtmekte. Langlois, Fransız sinema arşivini (Cinémathèque Française) kuran kişidir. Brooks’un oyunculuğunu şöyle anlatıyor:

Sanki kamera onu bir tesadüf eseri kayda almış gibi görünmekte. Öyle ki, hiçbir şeyden haberi olmadan bir kameraya kaydedilen insan gibi davranmakta. Setin varlığı farkedilmiyor. Brooks’un katıksız oyunculuğu onun sanatını görünmez hâle getiriyor.

Kesinlikle katılıyorum. Onu seyretmek, bir filmi seyretmek gibi değil, doğal bir sahneyi seyretmek gibi.

Bir kalp krizi sonucu, evinde yapayalnız öldü. Bedeni çökmüştü.

Bedenim beni dinlemiyor. Artık sadece rüyalarımda dans edebiliyorum.

Erkek hayranları konusunda söylediği sözle yazımı bitiriyorum:

Erkek hayranlarıma söyleyeceğim tek şey şudur. Asla benimle birlikte olmayı istemeyin. Ama beni sevin, beni hep sevin.

Sevmemek mümkün mü?
Saygılar

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to LULU – YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR KADIN

  1. Yasemin Ünal dedi ki:

    Levent Bey, bloğunuzu ilk kez LULU yazınızla tanıdım. Çok etkilendim, müthiş keyif aldım. Elinize, zihninize sağlık. Bundan böyle takipçinizim. Sevgiler…

  2. Bilal Uyan dedi ki:

    Leventçim süper bilgiler. Ellerine sağlık.

  3. Geri bildirim: Louise Brooks – oracle-red/ kızıl büyücü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s