GRETA GARBO VE HAYAT ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Çeşitli sanat dallarından, özellikle edebiyat, resim ve heykeltraşlık ciddi anlamda bir sanat bilgisi ve yaşam felsefesi geliştirmeyi gerektirmekte. Sinema biraz daha farklı. Sinema sanatının popüler bir yönü var ve bazen bayağılaşmaya çok yatkın. Sinema denildiğinde, bu sanata katkıda bulunan insanları iki gruba ayırırım. Birinci grupta, genelde popüler kültüre hitap eden ve parasını kazanan insanlar var. Aynen bir meslek olarak yapıyorlar bu işi. Saygı duyarım; bu da ayrı bir çaba. İkinci grupta ise, sinema sanatı üzerinden yola çıkarak sanat ve hayat üzerinde düşünen ve kendi çizgisini geliştiren kişiler ilgimi çeker. Yani, sanatı üzerinde düşünen insanlar.

Bizi kendisinin bir parçası yapan ve bizim de ona katkı sağladığımız bu hayat denilen şey alabildiğine anlaşılmazdır. Bu anlamda, hayat şaşırtıcı bir sanat içerir; zira sanatın da net bir tarifi yoktur. Onu hiç kimse sınırlayamaz ve basit prosedürlere indirgeyemez. Osho, hayatın asla anlaşılamıyacağını, sadece onu  yaşamamız gerektiğini savunuyordu. Katılmaktayım.

Sinema sanatına katkıda bulunan insanlardan bazıları çok değerlidir. Bu tip insanlar kendi hayat ve sanat felsefelerini geliştirirler. Sözleri ise derin bir zeka ve tecrübe içerir. Örneğin yönetmen Stanley Kubrick gibi. Oyunculardan örnek vermem gerekirse; Bill Murray ve Robin Williams. Bilhassa Robin Williams “sanatçı” sıfatını herşeyi ile hak eden bir insan. Kendisini saygı ile anıyorum.

Sessiz sinemanın ve siyah beyaz sinemanın en büyük temsilcilerinden biri olan Greta Garbo ise, sıra dışı yaşamı, çarpıcı güzelliği ve şaşırtan iradesiyle benim hayranlığımı kazanmıştır. Bu yazımda, Greta Garbo’nun sinema ve hayat hakkında bazı sözlerini paylaşıp yorumlarımı katacağım. Kalın ve italik yazılar ona ait, gerisi benim yorumlarım.

Greta Garbo bir isyanın kadını. Asla toplumun kadınlara biçmiş olduğu örnek kadın, saygıdeğer hanım efendi rolünü kabul etmedi ve kendi hayatını yaşadı. Garbo bir lezbiyendi. Erkeklerle de ilişkiye girdi ama öyle görünmekte ki kadınları daha çok sevdi. 30’lu yılların Hollywood camiası içinde birbirinden güzel kadınlarla birlikte oldu ve iradesiyle onları hakimiyeti altına aldı. Şunu söylemiş:

Kadın dostlarımı hiçbir erkek benim kadar sevmedi. 

Sessiz sinemanın bir başka idolü ve benim en çok sevdiğim kadın oyuncu olan Louise Brooks, kendisiyle 70’li yıllarda yapılan bir söyleşide Greta Garbo’yu şöyle anlatıyor:

Greta Garbo’nun olduğu yerde yapılacak bir tek şey vardır, ona boyun eğmek. Erkeklerde bile bulunmayan bir iradeye ve güce sahipti; yatakta ise sevgi ve tutku dolu bir âşıktı.

Bu konuda bir şeyler söylemek isterim. Geleneksel bir dindar-muhafazakar kişinin bakış açısından eşcinsellik lanetlenmiş bir şey olarak görülür ve bu insanlar ahlaksızlıkla suçlanır. İyi ama ahlak nedir? Geleneksel ahlak düşünüldüğü kadar iyi midir? Bunu biraz açmak isterim. Erkek üstünlüğüne ve hakimiyetine dayanan ahlak anlayışımızda, başta Ortadoğu ve Asya ülkeleri olmak üzere, kaç kadın henüz çocuk yaşta erkeklere eş olarak aileleri tarafından verildi ve gözyaşlarını içlerine akıttı? Türkiye, Pakistan, Arap ülkeleri, Afganistan gibi geleneksel islam ahlakının etkin olduğu yörelerde kaç tane kız çocuğu babaları, hatta dedeleri yaşındaki erkeklerin koynuna sokuldu? Kaç kadın “erimdir, döver de sever de” diyerek kaderlerine razı oldu ve bir süre sonra o durumu benimseyip kendi kızlarının celladı oldu? Kaç kadın, bir parça serbestlik istediği için aile meclisi tarafından infaz edildi? Kaç tane genç kıza tecavüz edildi ve sonra vahşice öldürüldü? Haberlere bakın. Bu ülkede her gün kadınlar tecavüze uğruyor ve sonra öldürülüyor. Geride kalanlar ise bir erkeğin gölgesi altında yaşamayı öyle kabulleniyorlar ve düzen bu şekilde işliyor. Ahlak denilen şey, aslında bir itaat kültürü. Toplum bunu kutsuyor ve örnek ahlak modeli olarak yaşatıyor. Böyle bir dünyada, Greta Garbo kendi sevgililerini seçtiyse ve cinselliği kendi istediği gibi yaşadıysa, ben buna saygı duyarım.
Bir başka sözüne geçiyorum:

Eğer onunla ne yapılacağını bilseydik, hayat ne harika bir şey olurdu.

Doğru. Kadına vurulan toplum cenderesi, aslında erkek için de geçerlidir. İnsanlar din, toplum, devlet etkisi altında bir hayat yaşarlar ve ölür giderler. Özel olan, duyarlı olan insanlar haricinde, hayat bir kabullenmedir. Bize biçilen bir rolü oynamaktır ve sanırım ancak ve ancak duyarlı bir sinema sanatçısı, yani işi “rol yapmak” olan bir sanatçı bu durumun farkına varabilir. Sonunda, hepimizin kalbinde, kendimize bile itiraf etmekten korktuğumuz bir şeyler kalır. Alıntılıyorum:

Kalbinde, hiç kimseye söylemiyeceğin bir şeyler mutlaka kalmalıdır. Onlar senin hazların, senin üzüntülerin olmalıdır. Eğer onları söylersen, kendini ucuzlatırsın.

Ne kadar doğru. Bu öyle derin bir söz ki, hayatın kendilerine biçtiği rolü, yani kabullendikleri rolü savunanlara bu sözün derinliğini anlatamazsınız. Ama hayat kalbin derinliklerinde bir yere kendi izini vurur. Orda, yaşanmamış hayatların özlemi vardır. Bazen, saniyeler içinde aldığımız yanlış bir karar sonucu bir ömür boyunca oynamak zorunda kaldığımız rolün ötesinde, gerçek beklentilerimiz, gerçek isteklerimiz vardır. Ama artık onları yaşamak için çok geç kalmışızdır. Yapılacak en iyi şey onları kendimize saklamamızdır. Kimseye anlatmanın bir faydası yok. Serseri ve ayyaş Charles Bukowski bunu çok iyi anlamıştı. Birinin en derin özlemi bir başkasının birkaç dakikalık eğlencesi veya dedikodu konusudur. Başkalarına anlatırsak, Garbo’nun söylediği gibi, sadece kendimizi ucuzlatmış oluruz. İyisi mi bu mezarın kapağı sonsuza kadar kapalı kalsın.

Gülümseyen ve çevrelerine neşe saçan bazı insanlar, aslında ürpertici bir derinliğe sahip olan düşüncelerini gizlerler.

Görünüm yanıltıcı olabilir. Gülümseyen her insanı aynı kategoriye sokamayız.Gülme eylemi konusunda iki farklı davranışa şahit olmuşumdur. Birinci grupta “cellatlar” vardır. Aslında bu cellatların da hayatları yanlıştır. Ama onlar bu yanlışlığı benimseyip diğer insanlardaki hayat arayışını söndürmeye çalışırlar. Onların gülmeleri bir aşağılama ile doludur. Kendilerinin yapamadıklarını yapabilen insanlara katlanamazlar. Saldırırlar, kötülerler, insanların hatalarını araştırırlar ve bununla mutlu olurlar. Robin Williams gibi insanlarda ise, gülümseme aslında bir olgunluk belirtisidir. Hayatın getirdiği her şeye rağmen, tüm acılara ve hayal kırıklıklarına rağmen, bazı güçlü insanlar yine de ayağa kalkarlar, kendi mücadelelerini verirler ve içlerindeki hayat ışığını başkalarına aktarırlar. Dolayısı ile iki tür insan vardır: Yenilenler, statükoyu kabul edenler ve başkalarını da bir köle hâline getirmek isteyenler. Bir de yenilmeyenler, içlerindeki isyan ateşini canlı tutanlar ve diğer insanları da özgür olmaya davet edenler. Bu tarz insanlar bazı şeylere gülüp geçmek zorundadır. Eğer gülünüp geçilmezse, intihar daha iyi bir çözüm yolu olabilir.

***

Bazı insanlar benim canımı sıkar. Kimler derseniz; ahlak vaazları atanlar, insanlara mutlak bir doğruyu dayatanlar; ilahiyatçılar, politikacılar ve onların dümen suyunda gidenler… Oysa, gerçek anlamda sanat üretebilenler can sıkıcı değildir. Aykırı yaşamlarıyla bizleri rahatsız edebilirler ama asla can sıkıcı olamazlar. Alıntılıyorum:

Hiçbir şeyden can sıkıcı bir insan olmaktan korktuğum kadar korkmam.

Krishnamurti usta bize üç büyük düşmanımızdan bahsetmişti: Ölüm, yalnızlık ve can sıkıntısı. Can sıkan insanlar üretici hiçbir yönü olmayan insanlardır. Onlar sadece bir şablonu biteviye tekrarlayıp dururlar. Benim ailem, benim devletim, benim ahlakım, benim dinim, benim güzel ülkem vesaire … Ama üretici insanlar bu sınırları yıkar geçer. Onların aslında bir vatanları yoktur, bir dinleri de yoktur. Vatan ve din onların olduğu yerdedir. Herkes gibi, üretici insanlar da düşebilir, sayısız hatalar yapabilirler ama yine de can sıkıcı olmazlar. Bir de bakarsınız ki, onların ürettiği bir şiir dizesi sizi can evinizden vurmuş. Bir resim, bir heykel, bir öykü, bir şiir, bir film sahnesi sizi apayrı dünyalara götürmüş. Ortak özellikleri can sıkıcı olmamalarıdır. Ama can sıkıcı olmamanın bir bedeli vardır. Yalnız kalmayı göze alabilmek. Yalnız kaldıysanız ama buna rağmen düşüncelerinizle tüm dünyayı, tüm evreni kucaklayabiliyorsanız, aslında yalnız değilsinizdir. Can sıkıntısından şikayet eden insanlar mükemmel birer “tüketicidir.” Kendi hayalleri olmadığı için hep bir şeylerin onları oyalamasını ve böylece zamanı tüketmeyi isterler. Yalnızlık, bir yönü ile değerli bir hazinedir. Bu sayede tüm şartlanmalardan kurtulup kendi dünyamızı kurabiliriz.

Şimdi, sinema hakkındaki birkaç sözünü alıntılamak istiyorum:

Hollywood hayalleri kuranlar, keşke onun nasıl bir kapan olduğunu bilselerdi.

Bir film yıldızı olmanın anlamı, herkesin size her yerden bakmasıdır. Asla barış içinde yalnız kalamazsınız, sadece öyleymiş gibi görünürsünüz.

Sahne ışıklarına çok bakmayın. Hayatın ışığını göremez olursunuz.

Sinemaya heves ediyorsanız, söyliyeyim, çok güçlü olmalısınız ve sağlığınıza dikkat etmelisiniz.

Ne diyebilirim ki … “dışı seni yakar, içi beni yakar” dedikleri bir dünya bu galiba. İşleri gereği “rol yapıyorlar”. Bunu büyük bir saygı ile karşılıyorum. En azından rol yaptıklarını biliyorlar .. ya geride kalanlar ?

Garbo’nun bir sözü yüreğimi acıttı. Onu alıntılıyorum:

Eğer hakkıyla yaşamasını bilirseniz, sadece bir defa yaşamak yeterlidir.

İşte gerçek acı burda. Hayatın nasıl yaşanması gerektiğinde. Ama hayatı hakkıyla yaşamak o kadar zor ki …

Düdük çalar ve bir mücadeleye atılırız. Etrafımız, tıpkı bizim gibi, aynı mücadeleye atılan insanlarla doludur. Sonra önümüze bir sürü hedef çıkar. Bir hedefe ulaşırken diğeri önümüze dikilir. Çocukluk, okul, iş, evlilik, kariyer … Bir gün bir bakarız ki tüm bu hedeflere ulaşmak isterken tükenip gitmişiz. Güneş pırıl pırıl ışıklarıyla dünyayı aydınlatırken özlemlerimizle gerçekler arasındaki acımasız ayrılık karşımıza çıkar. Hayat artık geriye dönemiyeceğimiz ve yeniden başlayamıyacağımız kadar ilerlemiştir. Bu noktada hayaller de işe yaramaz. Sağlık sorunları başlar. Kalp ve damar hastalıkları, diyabetik, beyin hasarı … Sonra geriye anılar kalır.

Kaç insan, şöyle göğsünü gere gere “yaşadım” diyebilir? Bilemiyorum. Kendi adıma sadece şunu söyleyebilirim. Hayatımın çok küçük bir diliminde yaşadım. Tüm ideolojilerin, dinlerin, farklı hayatların ötesinde, kıvırcık saçlı, hayat dolu, kömür karası bir Surinamlı kıza sarıldığım gecelerde yaşadım. Gerisi hep rol … Hayat akıp geçti ve sonunda sadece beni çok seven bir kızın, değerini sonradan anladığım gibi kızın soluk hayali kaldı.

Elimde bir resmi bile yok.

***

Bu yüzden, Greta Garbo gibi insanları az çok anlayabiliyorum. Eşcinselmiş, ahlaksızmış, şöyleymiş böyleymiş umurumda değil. O kadın -veya o erkek ve benzerleri- kimseye aldırmadan yaşamışlar. Elimden takdir etmekten başka bir şey gelmez.

Bu yazımı, Garbo’nun iki ayrı sözü ile bitiriyorum.

Beni yalnız bırakın.

Sonuçta, olacak olan budur. Tüm doğrularımız ve yanlışlarımızla, hayatın o açıklanamayan devinimi bizi bir yatağa bağlar. Baş ucumuzda ilaç şişeleri, serumlar, bir hastanenin çiğ ışıklarında görevlerini yapan doktorlar, hemşireler. Tutku dolu bir hayattan geriye kalan tıp kalıntıları. İdrar tahlilleri, röntgenler, size sevecen görünmeye çalışan sağlık görevlileri, ziyaretçiler. Herkesin kendince bir hayali var. Herkes ayrı bir hayalî hayatın peşinde.

Uzatmanın gereği yok. İster şöhret olsunlar, isterse olmasınlar, bazı insanlar hayatı az çok anlayabilir. Bedeli çok ağırdır.

Bedeli ödedim mi … Bunu bile bilmiyorum. Tek bildiğim şey hayatın kendi planı olduğu. Yine Greta Garbo’dan alıntılıyorum:

Asla ne yapacağımı planlamam. Çünkü bu hayatın arkasında, iplikleri görülmeyecek kadar ince ve tüm davranışlarımıza yön veren başka bir plan var.

Sanırım doğru söylüyor.
Ama bunu kabul etmek ne kadar acı verici …

Saygılar…

Reklamlar
Bu yazı Denemeler, Dil yarası içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s