YAĞMURLA GELEN

Sevişmelerinin ardından, Lu yatağın başucundaki şifonyerin üstünde duran sigara tabakasına uzandı, bir sigara çıkarıp ince, zarif parmaklarıyla yaktı, derin bir nefes aldıktan sonra doğrulup yatağın kenarına oturdu. Gergindi genç kadın, huzursuzdu ve titriyordu. Dışardan, deli gibi yağan bir yağmurun camları döverken çıkardığı ses geliyordu.

Genç adam kollarını Lu’nun beline doladı, boynuna bir öpücük kondurdu ama kadının gerginliği geçmemişti. Lu sigarasını bitirdikten sonra ayağa kalktı, yerden iç çamaşırlarını ve elbiselerini alıp giyindi. Salona geçti. Sevgilisi de ona uydu, yataktan çıktı, pantolonunu giyip yarı çıplak vaziyette kadının yanına gitti, tekrar sarıldı. Lu saatine baktı.
“Geceyarısını geçmiş, gitmem lazım.”
“Deli olma. Nereye gideceksin bu saatte? Bu yağmurda?”
Lu, beline sarılan kollardan kendini kurtardı. “Nereye gidebilirim? Kocamın yanına döneceğim elbette. Bir hikaye uydururum.”
Genç adam “Dinle Lu,” dedi, “Sahil tarafında bir arkadaşımın evi var. Anahtarı bana verir. Burdan birlikte gideriz, onun bizi bulamıyacağı bir yere. Daha sonra …”
Kadın onun sözünü kesti, “Kocamı tanımıyorsun, pisliğin tekidir ve her yerde bağlantıları vardır. Anlamıyor musun, ona dönmek zorundayım.”
“Belki onunla konuşabilirim, beni sevdiğini söylersem…”
“Seni oracıkta öldürür aptal, bırak beni, gitmeliyim…”

Lu kapıya doğru yürüdü, sonra aniden durdu. Önce kapıya, sonra dönüp genç adama baktı. Yüzüne derin bir korku ifadesi yerleşmişti. Salon kapısına bakıyordu kadın. Genç adam da bakışını oraya çevirdiğinde uzun boylu, sert yüzlü bir erkeğin salon girişinde durduğunu gördü. Aplikten yansıyan ışıkta adamın elindeki tabanca parlıyordu. İçeri nasıl sessizce girdiğini ikisi de farketmemişti. Lu derin bir nefes alıp konuşmaya çalıştı.
“Bak, ona dokunma, lütfen, o çok tecrübesiz bir genç … ”
Adam Lu’ya sert bir bakış fırlattı, konuşurken öfkeden ıslık çalarcasına bir ses çıkarıyordu.
“Demek küçük sürtük kendine eğlence aramış. Dışarda bekle Lu, ben bu geri zekalıyla biraz konuşacağım.”
“Yalvarıyorum. Bir daha olmayacak .. inan ki …”

Adam Lu’nun yanına gelip sert bir hareketle kadını çekti, silahı genç âşığa doğrulttu.
“Sana başkalarının kadınlarına yanaşmanın tehlikeli olduğunu kimse öğretmedi mi ufaklık?”
Ardından tabanca horozunun geriye çekilmesinden çıkan ses duyuldu. Genç adam karşısındakinin niyetini anladığı ânda üzerine atıldı, yere yuvarlandılar, Lu hafif bir çığlıkla kendini geriye çekerken iki erkek yerde boğuşuyordu. Ama adam çok güçlüydü, attığı bir yumrukla genç adamın dudaklarından kan fışkırdı. Genç sevgili gücünü toplayıp ona vurmaya çalışırken silah ateş aldı, boğuk bir sesle birlikte genç adam duvar kenarına yığıldı. İnleyerek biraz doğruldu, yarasından akan ve şimdiden halıyı boyamaya başlayan kana bakarak iki elini karnına bastırdı. Öfkeli koca, silahı yeniden ona doğrulttu. Genç adamın görüşü bulanıklaşıyordu, sisler içinden kendisine doğrulan silaha bakarken demek buraya kadarmış diye düşündü. Bir el silah sesi daha duyuldu .. ve bir daha..

Fakat genç adam ölmemişti, kafasını kaldırıp karşısındaki erkeğe baktı. Lu’nun kocası bir ân ayakta durduktan sonra dizlerinin üstüne çöktü, sonra boylu boyunca halıya uzandı. Genç adam Lu’ya baktığında elindeki silahı gördü. Lu, çantasından kocasının kendisine yaş gününde hediye ettiği Colt revolveri çıkarmış ve ateşlemişti. Her yeri titriyordu kadının. Elinde silahla birkaç saniye kocasını seyretmiş, sonra bir el daha ateş etmişti. Bu sefer kurşun boynundan girmişti adamın. Lu, kocasının hareket etmediğinden emin olunca silahı yere attı, genç adamın yanına gelip sarıldı.
“Derin nefes al, şimdi yardım çağıracağım, gözlerini kapama …”
“Lu,” diyebildi sadece genç adam, ağzından boğuk bir hırıltı çıktı, “Lu…”
“Lütfen yapma bunu, lütfen gitme…” Lu, genç adamı öptü, hıçkırıklarla titrerken saçlarını okşuyordu. “Bana bunu yapma, lütfen ölme … ”
Genç kadın doğruldu, telefona koşarken aniden donup kaldı. Bütün sahne öylece donmuştu.

***

Tamer kanepede doğruldu, elindeki uzaktan kumandayı kenara bıraktı, ayağa kalktı, boynunu birkaç defa sağa sola çevirip kendini gevşetti, sonra ışığı yaktı. Salon duvarına asılı plazma televizyonda Lu’nun hareketsiz görüntüsü vardı . Tamer, TV’ye bir göz atıp mutfağa geçti. Tezgahın üstü kirli tabaklarla doluydu. Nasılsa sabah olunca yıkardı hepsini. Bir bardak su içti, sonra salona geçip kanepeye kuruldu ve uzaktan kumandaya uzandı. Tamer’in en sevdiği Louise Doris filmiydi bu: Ölümcül Günah. Üstelik kadının bu sahnedeki oyununa bayılıyordu. Louise Doris siyah beyaz sinemanın en güzel kadınlarından biriydi, belki de en güzeli. Tamer, onun resmini ilk görüşünde tutulmuş, kadının ne kadar filmi varsa arayıp bulmuş, rahatça seyredebilmek için CD’ler üzerine kaydetmişti.

Bir ân için gözlerini kapattı Tamer. Louise’in gerçekten kendisine sarıldığını, öptüğünü, saçlarını okşadığını, kendisi için hıçkırarak ağladığını düşündü. Gözlerini ovuştururken içinden aman tanrım dedi, böyle bir kadının uğrunda ölmek … Tekrar bastı kumandanın tuşuna. Ekranda Louise hareketlendi, telefon ettikten sonra yeniden genç adamın başucuna geldi. Kadının da elbiseleri kana bulanmıştı. Louise, genç adama sarılmış, hıçkırıklarla sarsılırken kesik kesik konuştu: “Aldığım her şeyin bedelini ödedim; herşeyin, tüm hayatımın, tüm günahlarımın, tüm aşklarımın … eğer sen gidersen..”
Tamer, ekrandaki kadınla birlikte repliği tekrarladı: “eğer sen gidersen ben de giderim, tüm gidişlerin bittiği yere…”
Genç adam ölmüştü. Louise halının üzerindeki silaha baktı, nemli gözleriyle silaha uzanırken kapının zili çaldı.

Tamer filmi dondurup yeniden doğruldu kanepede. Söylendi, “yönetici efendi aidat almaya geldi herhalde, tam zamanını buldu.” Terliklerini ayağına geçirip kapıya yöneldi. “Geliyorum, bir saniye lütfen.” Kapıya varıp zili kimin çaldığına bakmadan açtı.
Ve sonra kapının ağzında donup kaldı Tamer, her yeri kasılmıştı, birkaç saniyeliğine nefes bile alamadı. İnsanların nasıl kitlenip kaldığını filmlerde görmüştü ama kendisinin başına böyle bir şey ilk defa geliyordu.

Açılan kapının ardında olanca güzelliğiyle Louise Doris duruyordu.

Genç kadın başını hafifçe yana yatırmıştı, üzerinde Tutku Suçları filminde giydiği açık mavi, tek parçalık dar elbise vardı. Etek ucu püsküllü, omuzdan ince bir askıyla tutulan zarif bir kıyafetti. Ayaklarında sivri topuklu beyaz süet ayakkabılar takılıydı. Louise, göğüs hizasına uzanan gerdanlığını bir eliyle tutup çenesine kadar kaldırmış ve o her zamanki zarif, esrarlı, çıldırtan bakışıyla gülümsüyordu Tamer’e. Bob-stil kesilmiş, yanlardan uçları kıvrık, alın hizasında düzleşen saçlarının ve hafif yukarı kalkık kaşların altında kalan kopkoyu gözlerden havaya bir buğu yayılıyor gibiydi. Ama genç adamın bir şey söyleyecek durumu yoktu. Karşısında, yaklaşık yetmiş yıl önce ölmüş bir kadın duruyordu. İkinci kocasıyla birlikte bir partiden dönerlerken araçları dere yatağına uçmuş ve kadın oracıkta ölmüştü. Ama her nasılsa şimdi burdaydı işte. Tamer öylece bakarken, Louise konuştu:
“Beni içeri almayacak mısın?”

Kadını içeri aldı. Louise salona girdi, etrafa şöyle bir baktı, kıyafetine uygun renkteki minik el çantasını sehpanın üzerine koydu. Tamer, kadının yanına iyice yaklaştığında başı dönmeye başlamıştı. Binlerce defa resimlerine bakmıştı bu kadının, filmlerini kaç defa seyrettiğini hatırlamıyordu. Fakat kadının bu şekilde yanında durması onu filmlerde seyretmekten çok farklıydı. Vücudundan tatlı bir koku yayılıyordu, dar elbisenin kıvrımlarından diri sert göğüsleri, bir heykeli andıran kalçası kendini belli ediyordu Diz kapaklarına kadar uzanan eteğinin altındaki bacakları kusursuzdu. Alabildiğine güzeldi kadın; her hareketi, her duruşu kışkırtıcıydı.
“Banyo nerde? Makyajımı biraz tazelemek istiyorum.”
“E .. elbette… beni takip et.”

Louise banyodayken Tamer kanepeye çöktü. Bu olanlara bir anlam vermeye çalışıyordu. Ekrandaki donmuş görüntüye bakarken düşündü. Tamam, en sonunda delirdim ve hayal görmeye başladım. Bu şekilde çıldıracağım ve beni bir hastaneye kapatacaklar, ömrümün sonuna kadar bu kadının hayaliyle yaşayacağım.

Banyo kapısının kapanma sesi duyuldu ve Louise geri döndü. Tamer’in yanına kanepeye uzandı. Televizyona baktı.
“Beni mi seyrediyordun?” Tamer çok utanmıştı bu durumdan, cevap veremedi.
“Bir ismin yok mu senin?” İsmini söyledi genç adam. Louise dudaklarını araladı.
“Beni herkes seyrederdi … bir zamanlar …uzun zaman önce … erkekler ayaklarıma kapanırdı. Ne günlerdi ama. Bir çekimden öbürüne giderdim. Yüzlerce kadın beni taklit ederdi. Saçlarımı, gülüşümü, duruşumu…”
Tamer cesaretini topladı.
“Nasıl geri geldin?”
“Bunun bir önemi var mı? İstemiyorsan gidebilirim..”
“Yo, sakın gitme. Lütfen … böyle çok iyi.”
“İçecek bir şeyin var mı?” Tamer salondaki cam dolapta sakladığı şaraplardan birini çıkarıp açtı. Bu şarapları içmeyip sakladığına seviniyordu şimdi. Mutfaktan bir kadeh getirip kadına verdi. Louise, çantasından çok pahalı gümüş tabakasını çıkarıp bir sigara yakmıştı. Genç kadın ayağa kalktı, cama yürüdü, elinde şarap kadehini tutarken perdeyi araladı.
“Dışarda yağmur başlamış.” Tamer, kadının yanına geldi, birlikte, cama ilk damlaları düşmeye başlayan yağmuru seyrettiler. Kadına bu kadar yakın olmak Tamer’in aklını başından almıştı. Ona sarılmak, kollarını incecik beline dolamak için dayanılmaz bir arzu duyuyordu. Yağmuru seyrederken Louise’in gözleri dolmuştu, yüzünü genç adama dönüp hüzünle konuştu. “Yağmur yağmasa günahlarımız nasıl temizlenirdi?” Genç adam bu repliği biliyordu. Yağmurda Ölüm filminin repliğiydi bu. Cevapladı.
“Yağmurla gelen yağmurla gider.”

Louise genç adamdan biraz uzaklaştı, gülümsedi:
“Bütün repliklerimi ezberledin mi sen?”
“Evet,” dedi Tamer, “Hepsini ezberledim. Hangi filminde ne giydiğini, sahneye nasıl girdiğini, nasıl dans ettiğini, neler söylediğini … Sen filmlerinde çok tehlikeli bir kadındın.”
O ân Tamer kadının gözlerinde korkutucu bir ışıltı gördü. Louise’in kaşları çatılmıştı, gözlerinin ardında karanlık bir şeyler dolaşıyordu. Konuştu.
“Ben hâlâ tehlikeli bir kadınım.”

Kısa bir sessizlikten sonra, Louise yürüyüp tekrar kanepeye uzandı.
“Hangi filmimi seyrediyordun?”
“Ölümcül Günah.”
“A, evet. Aslında pek sevmem bu filmi. Yönetmen kaba sana espriler yapan uçkuru gevşek herifin tekiydi. Çekim aralarında yanıma gelip göğüslerime dokunmaya çalışırdı.”
“İkinci kocanla bu film çevrilirken tanışmıştın, değil mi?”
Louise kıkırdadı. “Hayır. İkinci kocamı aslında ilk evliliğimden önce tanıyordum.”
“Sonra ne oldu? Yani … neden ilkinden boşandın?
Louise boşver dercesine elini salladı. “Bunların önemi var mı? Hadi, aç şu filmi, birlikte seyredelim.”

Tamer ışığı söndürdü, Louise’in yanına oturdu, filmi kaldığı yerden başlattı. Ekrandaki Louise final sahnesini oynarken, kanepedeki Louise genç adama iyice sokuldu. Göğüslerini vücuduna yasladı, yüzünü genç adamın yüzüne yapıştırdı. Tamer zorlukla nefes alıyordu. Hâlâ aklına hakim olup bu yaşananları anlamaya çalışıyordu. Yetmiş sene önce trafik kazasında ölen bir kadın nasıl geri gelmişti, onun dilini nerden biliyordu … ama genç kadın kendisine sokuldukça tüm sorular anlamını kaybetti. Burdaydı, yanındaydı ve hiçbir şeyin önemi yoktu artık. Tamer kendi içinden düşündüğünü zannediyordu ama farkına varmadan konuşmuştu: “Bazen soru sormamak yapılacak en iyi şeydir…” Louise, repliği tamamladı: “Soru mu soracaksın, yoksa benimle mi olacaksın?” Yine, Yağmurda Ölüm filminden bir replik.

Louise ayağa kalktı. Ekrandaki film bitmiş ve yazılar geçmeye başlamıştı. Sonra Tamer’in yüreği yerinden oynadı. Louise tek parçalık elbisesini çıkarmaya başlamıştı. Giysi kadının vücudundan kayıp düşünce, Lu iç çamaşırını, sütyenini, çoraplarını ve yarı saydam külodunu da çıkardı. Şimdi, Tamer’in karşısında çırılçıplak duruyordu. Genç adamın üstüne oturdu, dudaklarını yaklaştırdı. Tamer iyice gerilmiş ve erkekliği uyanmıştı. Konuşmaya çalıştı.
“Lu .. sen … Lu … sana tapıyorum”
Ardından kadını sımsıkı kavrayıp kanepeye yatırdı. Bir çırpıda kendi giysilerini çıkardı. Lu’nun her yerini öpmek, o narin bedenin her noktasını ayrı ayrı sevmek istiyordu. Kadın, bacaklarını Tamer’in beline doladı. Aynen filmlerinde olduğu gibiydi şimdi. Dişi bir kaplan. Tutku dolu, arzulu, dayanılmaz… Tamer Lu’nun boynunu ısırırcasına öptü, göğüslerini kavradı.  Lu vücudunu iyice kendine yaslayınca tüm varlığıyla kadınla birleşti.

Birlikte gecenin içine yuvarlandılar.

***

Sevişmelerinin ardından, Lu sehpadaki tabakadan bir sigara çıkarıp yaktı. Genç adam nefes nefese kalmıştı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Lu, uzanıp genç adamın yüzünü okşadı.
“Beğendin mi beni? Hayallerindeki gibi miyim?”
“Lu, sen bütün hayallerin ötesindesin.”

Louise, ayağa kalktı. Giyinmeye başladı. Tamer de pantolonunu giydi. Genç kadının beline ellerini doladı. “Lu, gitme sakın.” Louise gözlerini salonun girişine çevirdi.

Bir ân dehşetle irkildi Tamer. Neler olacağını anlamıştı. İmkansızdı bu, böyle bir şey olamazdı. Ama gerçeklik denen şey, her ân şiddetlenen yağmura karışıp gitmişti çoktan. Tamer gözlerini camdan çevirip salon kapısına yeniden baktığında uzun boylu, sert suratlı, otuzların erkek takım elbiseleri içindeki bir adamın orda durduğunu gördü. Adamın elindeki silah bir daha ışıldıyordu şimdi. Öfkeli koca içeri bir adım atıp Louise’e tükürürcesine baktı.
“Demek küçük sürtük kendine eğlence aramış.”

Her şey tekrarlanıyordu. Tamer ne yapacağını düşünürken Louise korku içinde adama yalvardı. “Bak, ona dokunma, o çok tecrübesiz bir genç …”
“Seninle sonra konuşacağım,” dedi adam, Louise’i kolundan çekip bir kenara fırlattı. Silahı Tamer’e doğrulttuğunda genç adam kararını vermişti. Bu sefer aynı şey olmayacaktı. Rakibinin üzerine atladı ve tüm gücüyle vurdu. Louise hafif bir çığlık atıp çekilirken iki erkek yerde boğuşmaya başladılar. Adam silahını Tamer’e çevirirken Tamer adamın kolunu büktü, o anda silah ateş aldı, adam tam göğsünden vurulmuştu. Yine de çok öfkeli ve güçlüydü, Tamer’e dirseğiyle bir darbe attı. Silahın namlusu yeniden kendisine döndüğünde Tamer adamın eline sertçe vurdu, silah bir daha ateş aldı. Sonra gücü kesildi adamın, boylu boyunca uzandı, birkaç defa titreyip hareketsiz kaldı. Tamer, adamın öldüğünden emin olunca Louise’e döndü.
“Lu, onu hallettim, korkma artık.”

Louise ayakta derin bir acı içinde duruyordu, iki elini karnına bastırmıştı, parmaklarının arasından sızan kızıllık elbisesini kaplıyordu. Tamer’in gözlerine bakarken dizleri üzerine çöktü ve yere yığıldı. Vücudundan akan kan zemini boyamaya başlamıştı. İkinci kurşun genç kadına gelmişti.

Tamer kadını kucakladı. Buna inanamıyordu. Sadece birkaç dakika birlikte olduktan sonra kadını sonsuza kadar kaybetmeye dayanamıyordu. Vücudu kasılırken kadına yalvardı.
“Lu, bana bunu yapma. Lu, lütfen gitme….”
Louise gözlerini araladı, başı Tamer’in kucağındayken ağzından bir hırıltı çıktı ve acı içinde konuşmaya çalıştı .. kesik kesik, zor duyulan bir sesle…
“Yağmurla gelen yağmurla gider.”
Tamer ağladı ve yağmurla gelen sevgilisine bir daha sıkıca sarıldı.
“Lu, keşke senin yerine ben ölseydim.”

Louise cevap veremedi, gözleri artık boşluğa bakıyordu. Tamer defalarca öptü kadını. Louise’in başı kucağında, dakikalarca durdu, sonra bakışlarını yerde duran silaha çevirdi. Kararını vermişti. Silahı eline aldı, ağzını açıp ölüm saçan metali damağına kadar yerleştirdi ve hiç düşünmeden tetiğe bastı.

Genç adam paramparça olmuş kafasından kanlar fışkırırken Louise’nin yanında son nefesini verdi.

***

Yirmi dört numaralı daireden gelen silah sesi üzerine komşular polisi aramışlardı. Olay yerine gelen polis memurları içerden bir ses alamayınca daire kapısını açıp eve girdiler. Salondaki kanepenin önünde genç bir adamın cesedi vardı. Kafasının yarısı nerdeyse yok olmuştu. Cesedin başucunda 38 kalibrelik 15 kurşun kapasiteli şarjörlü bir tabanca duruyordu. Kanepenin yanındaki sehpanın üzerinde yarısı içilmiş bir şarap şişesi ve bir kadeh vardı. Başka kimse yoktu dairenin içinde. Polisin ardından gelen sağlık görevlileri cesedi apartmandan çıkarırken komşular kendi aralarında konuşuyorlardı.
“Ne olmuş?”
“Üst dairedeki kiracı çocuk kendini vurmuş … öyle diyorlar….”
“Zaten tuhaf bir gençti. Kimbilir ne derdi vardı…”
Komşular biraz daha konuştuktan sonra kapılar kapandı, herkes kendi hayatına geri döndü.

Emniyet görevlilerinin yaptığı araştırmalar sonucunda,  genç adamın ruhsatsız silahıyla kendini vurduğu anlaşıldı. Kimse bu intiharın sebebini bilmiyordu. Ev sahibi, bir süre sonra daireyi temizletip başka birilerine kiraya verdi. Ölenin yakınları cesedi teslim alıp bir mezarlığa gömdüler ve Tamer hayallerinin dünyasında kayboldu.

***

Louise, yağmurun ilk damlaları düşmeye başlarken ışıltılı bir caddede dolaşıyordu. Kimse göremiyordu onu; zaten göremezlerdi. Çünkü Louise ölmüştü … çok uzun seneler önce ölmüştü. Arabanın yamaçtan aşağı devrilişini hatırlıyordu. Yerinden kopan sağ kapıyla birlikte kayaların üstüne yuvarlanırken bir demir parçası vücuduna saplanmıştı. Saatlerce bir kurtuluş beklemiş ve arabanın yuvarlandığı o dere yatağında gözlerini kapamıştı.

Sonra, her ne olmuşsa, yeniden hayata dönmüştü Louis. Fakat artık sessiz bir gölge, onu sevenlerden başka kimsenin görmediği bir hayal olarak dünyada dolaşıyordu. Ölümünden onlarca yıl sonra, farklı elbiseler içinde dolaşan, birbirlerine sarılan insanların dünyasında hatıralarıyla geziyor ve hâlâ kendisini seven, filmlerini seyreden, resimlerine bakan birilerini arıyordu. Böyle biri olduğunda onun yanına gidiyordu Louise. Hayranlarına, ilk ve son defa, hayatlarındaki en büyük zevki veriyor ve onlardan aldığı tutkuyla yaşamaya devam ediyordu.

Nereye kadar… . daha kaç kişi beni sevmeye devam edecek diye düşündü. Yağmurun dövdüğü caddede dolaşırken, arabayla kendisini almaya gelen sevgililerini hatırladı. Onun uğrunda ölümüne kavga eden erkek hayranları gözünün önünden geçiyordu. Louis’in gözleri doldu. Bir yerlerden bir caz şarkısının melodileri geliyordu. Louise, o çılgın gecelerde, şehir ışıklarının altında pırıl pırıl parlayan bir Cadillac V-16’tan inip otele doğru yürürken insanlar onu görmek için yığılırlar, flaşlar patlardı. Bir gülüşüyle önüne mücevherler, birbirinden pahalı elbiseler serilirdi…

Ama her şey geride kalmıştı. Artık sadece hayranlarının sevgisi vardı. Kaç hayranını öldürdüğünü hatırlamıyordu. Bir anlamda, onları öldüren Lu değildi, kendileriydi. Lu sadece onların zihinlerine sızıyor ve tutkularını ateşliyordu. Gerisi kendiliğinden geliyordu zaten. Hepsi en derin arzularının içinde kaybolup ölümü seçiyorlardı.
Kimisi kendini asmıştı. Kimisi kalp krizi geçirmiş, bazıları onunla bir aşk gecesi yaşadıktan sonra silahı kendi şakağına dayamıştı.  Bir sürü hayranı olmuştu. Yaşlı, genç, evli veya bekar … ne fark ederdi ki…
Zaman kavramını kaybetmişti. Günler, belki aylar boyunca kaldırımlarda gezdikten sonra, Louise bir çağrı daha aldı. Yanılmıyordu, bir yerlerde ona tutkun bir erkek vardı. Tüm varlığını ona vermeye hazır bir sevgili daha bulmuştu.

Gözlerini kapadı, bir ân sonra, bambaşka bir yerdeydi. Etrafına bakındı. Sönük gece lambalarının zor aydınlattığı loş ve dar bir sokaktaydı şimdi. Dört katlı eski bir apartmanın önünde duruyordu. Sokaktaki dükkanların tabelalarına bakınca Fransa veya Belçika’da, şehir merkezinden epey uzakta bir yerlerde olduğunu tahmin etti. Apartmanın en üst katında birisi onun filmini seyrediyordu.

Louise binadan içeri girdi. “Sevgilim Sensin” filmindeki elbiselerine büründü. Bu sefer üzerinde beyaz bir elbise, fırfırlı kısa bir etek vardı. Merdivenleri yavaşça çıktı.Dördüncü kata vardığında daire kapısının zilini çaldı. Orta yaşlı bir erkek açtı kapıyı. Kıvırcık saçlı, kendisinden kısa, yüzünde geniş bir doğum lekesi bulunan bir erkek. İçerden, filmlerinden birindeki sahneden gelen sesler duyuluyordu.
Kapıdaki adam taş gibi kesilmiş ona bakarken Louise gülümseyip konuştu.

“Beni içeri almayacak mısın?”

-son-

Reklamlar
Bu yazı Öykülerim içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to YAĞMURLA GELEN

  1. Yurdanur BİLGİN. dedi ki:

    Merhaba. Tebrik ediyorum. Konu ilginç ve güzel işlenmiş; otuzlarla günümüz iç içe âdeta. Yazılarınızı ve eski film yıldızları hakkındaki belgesel nitelikli araştırmalarınızı da keyifle okuyor; bunun için de kutluyorum.
    Yalnız… İzninizle dil bilgisi kurallarıyla ilgili bir “Yazım Kılavuzu” edinmenizi öneriyorum. Örneklersek: Üç noktadan sonra satır (…) mutlaka büyük harfle başlar ve yazımımızda asla iki nokta yan yana (..) yoktur.
    Özrünüze sığınarak öğrenmek istediğim bir şey de var: Daha önce öykü ya da benzeri denemeleriniz var mı? Yoksa eğer; nadiren de olsa birkaç -düşük cümle ve küçük ve gereksiz izah dışında- anlatım fevkalade.
    Bunlar benim görüşlerim tabii…
    Tekrar kutluyor, başarılarınızın devamını diliyorum.
    Kalın sağlıcakla.

    • leventerturk1961 dedi ki:

      Sn Yurdanur Bilgin. Nazik yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Beni uyaran ve hatalarımı düzeltmemi sağlayan her insanı takdir ederim. En kısa zamanda, öykü üzerinde düzeltmeleri yapacağım. Daha önce öykü denemelerim oldu ama çok cocuksu ve sadece kuru sevgi edebiyatına dayalı denemelerdi. Hepsini yırtıp attım. Birkaç öykü daha yazacağım. Genelde korku edebiyatını tercih ederim. Sağlıcakla kalın…

  2. Lütfü Çaliskantürk dedi ki:

    İnsan beyninin derinliklerine sızan,çarpıcı bir öykü,elinize sağlık,çok beğendim.

  3. Ümit Erver dedi ki:

    Kutlarım. Matrix tadında bir öykü yazmışsın. Çok beğendim. Ha, bu arada merakımı bağışla ; evde ateşli silah bulundurmuyorsundur umarım! 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s