SESSİZ SİNEMADAN SİMÜLASYON DÜNYASINA GERÇEKLİK

Onlar sinemayı en saf haliyle yaşadılar.
(Yönetmen Alfred Hitchcock. Sessiz sinema oyuncuları için söylediği bir söz.)


Evimde İngilizce bir albüm var. Sessiz sinema döneminde erkeklerin başını döndürmüş yüzden fazla kadın oyuncunun resimleri ve hayat öyküleriyle dolu. Kitaplığımın en nadide parçası. Bazı geceler, vakit iyice ilerlediğinde kendime bir bira açar, o kitabın sayfaları arasında saatlerce kaybolurum. Ön planda kahkahalar, ihtişam, göz kamaştıran bir zenginlik ve lüks. Arka planda ise, artık toprağa karışmış, anıları bile kaybolmaya yüz tutmuş kadınların hüzünlü öyküleri: Aşk, ihanet, taciz, tecavüz, şiddet, içki, uyuşturucu ve melankoli. Saatlerce o resimlerdeki soluk yüzlere bakar ve bazen sessizce ağlarım. Bu güzelliklerin kaybolmuş olması gönlümü acıtır. Kimler yoktur ki bu galeride: Mary Pickford, Clara Bow, Lillian Gish, Bebe Daniels, Renee Adoree, Dolores Costello.

Sonra, aşkın ve devrimin kadını: Tina Modotti. Ve sevgili Fay Wray. O kadar güzel bir kadındı ki .. ilk çevrilen King Kong filminde canavarın âşık olduğu kadın. Ruhu da bedeni kadar güzeldi. Sanki bir uykuya dalıyormuş gibi sessizce öldü.

Bugün kaç kişi Theda Bara’yı hatırlar? Sinemanın ilk “vamp” kadınıydı o. Yeşilçam’da Suzan Avcı, Birsen Ayda, Melek Görgün, Figen Han gibi oyuncuların canlandırdığı seksî ve vamp kadın rolünün öncüsüydü Theda Bara. Erkekler onun uğrunda kavga ederler, gittiği her mekanda mutlaka bir olay yaşanırdı. Aynı zamanda, Cleopatra rolünü ilk oynayan kadındı.

Albüme ne zaman baksam, neticede, içlerinden bir kadının resmine takılıp kalırım. Saplantılı bir insanım, kabul ediyorum. Bu sessiz sinema yıldızına ait yüzlerce resmi topladım. Onun ismi : Louise Brooks. Ailesi sanata yatkındı. Dokuz yaşında çok ağır bir cinsel saldırıya uğradı. Aylarca kendine gelemedi ve ömrü boyunca erkeklerden nefret etti. Fakat, ilerleyen yıllarda intikamını çok iyi aldı. Kendisine tutkun onlarca erkeği yalvarttı. Bir milyonerle evlendi, iyice zenginleşince, adama bir veda mektubu bile bırakmadan çekip gitti. Sonraki kocasıyla olan ilişkisinde de aile içi şiddet vardı. Sonunda hepsini bıraktı ve yalnız yaşadı. Seksüel açıdan da bağımsız bir kadındı. Çeşitli dergiler için çırıpçıplak pozlar verdi.

Sinema dünyasında, erkeklere kafa tutan, sırasında onları aşağılayan mağrur genç kız rolü ile yükselmişti. Kısa kesilmiş ve uçları kıvrık saçları, hüzün ve erotizm dolu bakışlarıyla seyircinin kalbini kazandı. Hollywood’da içki ve uyuşturucunun aktığı partilerde sadece erkekler değil kadınlar da asılıyordu ona. Greta Garbo onunla yatmak için çok uğraşmıştı.

Neyse…

Bazen, Kahire’nin Mor Gülü filmindeki sahnenin gerçekleşmesini isterim. Bir filmin içine girmek, orda kaybolmak ve adına hayat dediğimiz, gerçeklik dediğimiz tüm bu saçmalıklardan kurtulmak.

Size biraz günümüzün gerçekliğinden bahsetmek isterim. İnsanların çoğu, onlara aktarılan bölük pörçük bilgi kırıntılarından yola çıkıp bir şeyleri düşündüklerini zannederler. Dünyanın her yerinde, büyük sermayeler tarafından kurulan ve elbette öncelikli olarak onları savunan medya kartelleri milyarlarca insanı yönlendirir. Onlara neleri sevip neleri sevmemeleri, nelerden nefret etmeleri gerektiği ustaca aktarılır. Kitle şartlandırmanın bir numaralı kuralı “tekrar” etmektir. Dünyanın en zırva tezini, en büyük yalanını her gün hiç durmadan tekrarlarsanız, insanlar buna gerçekten inanmaya başlar. Böyle durumlarda, çok az insan zihnini şartlandırmalardan koruyabilir. Bu yeni dünyanın kurallarını bir parça olsun anlayabilmeniz için Jean Baudrillad okumanızı tavsiye ederim. Post yapısalcı felsefe ve post modernizm üzerine çalışmaları ile tanınan Baudrillad, son yüzyıl içinde yetişmiş en büyük felsefecilerden biridir. Bütün ideolojik akımları reddetmiş ve kitle zihninin nasıl kontrol edildiğine dair çarpıcı tezler geliştirmiştir. En önemli çalışmaları ise simülasyon ve simülakrumlar hakkındadır.  Ama önce simülasyon ile simulakrum arasındaki farka çok kısa değinmem gerekir. Simülasyon, herhangi bir gerçekliğin bir medya veya özel donanımlar aracılığıyla yeniden canlandırılmasıdır. Mesela bir uçağın hareketini taklit eden uçuş simülatörü gibi. Veya, tarihteki bir olay yeniden simüle edilebilir. En bilinen örneklerden biri Titanik’in batışı. Fakat, ne olursa olsun, simülasyon, asıl kaynağını gerçek dünyada varolan bir nesneden veya olaydan alır.

Simülakrum daha değişiktir. Canlandırılan olayın aslında gerçek dünyada bir karşılığı yoktur. Kitle iletişim araçları, herhangi bir gerçekliği aktarmak yerine kendi gerçekliklerini oluşturmaya başlar. Buna en güzel örnek Başkanın Adamları (Wag The Dog) filminde verilmiştir. Beyaz Saray’daki bir seks skandalını örtbas etmek isteyen bir ekip, Kuzey Avrupa’daki minicik bir ülkede iç savaş çıktığı şeklinde haberler üretmeye başlar. Stüdyoda savaş çekimleri yapılır. Bebeğini bombalardan korumak isteyen çaresiz bir annenin dramı -elbette arka planda etkileyici bir müzik eşliğinde- TV kanallarında defalarca gösterilir. Kısa zamanda Amerikan kamuoyu ayağa kalkar. Milyonlarca insan, ABD’nin bu işgale kayıtsız kalmaması gerektiğini söyleyerek sokaklara dökülür. O sahte iç savaşa ait bir “imge” daha üretir tasarımcılar. Kurşunlarla vücudu delik deşik edilmiş bir çocuğun kanlı ayakkabısı. İnsanlar bu görüntüyü izlerken ağlarlar. Kanlı ayakkabının posterleri basılır; anahtarlıklar, tişörtler, havlular üretilir. Şarkılar bestelenir. “Das Kapital” bir kere daha gücünü göstermiş ve varolmayan bir savaşa ait imgeler, simülakrumlar üreterek insanların duyguları üzerinden milyarlarca dolar kazanılmıştır.
Tabii, bu arada, asıl açığa çıkarılması gereken olay, yani Beyaz Saray’daki seks skandalı unutulup gitmiştir. ABD başkanı televizyona çıkıp, Amerika’nın her zaman özgürlük için savaştığını, kahraman Amerikan askerlerinin mutlaka Avrupa’daki bu olaya müdahale edeceğini söyler. Başkan da böylece bir halk kahramanına dönüştürülür. Uzatmıyorum.

Jean Baudrillad, kitaplarında, her tür gerçekliğin medya aracılığıyla nasıl manipüle edildiğini çeşitli örneklerle anlatmıştır. Kendisi aynı zamanda çok kaliteli bir film eleştirmenidir. Ne yazık ki onun “Simülakrlar ve simülasyon” kitabına daha fazla yer veremiyorum. Her sayfası zihin zorlayıcı özgün bir çalışmadır. Bir yerlerden bulup okumanızı tavsiye ederim.

***

Böyle bir dünyada gerçeklikten bahsedebilir misiniz? Milyarlarca insana aktarılan bilgiler çeşitli ideolojik filtrelerden geçirildikten sonra yeni bir gerçeklik oluşturulur. Böylece herkes, kendisini iyi bir dindar, iyi bir vatansever, duyarlı bir insan zannedip yaşayıp gider. Gel de Attila İlhan’ı hatırlama; bir dizesinde diyordu  ki :
“Nasıl olsa ölüp gideceksin kendi yanlışlarının doğrusunda.”

***

Bu, bir matriks evrenidir. Herkesin, aslında kendine ait olmayan ama kendisinin zannettiği hayallerin, ideallerin içinde çeşitli davaları savunduğu bir dünya. Gerçeğin kendisi ise çoktan sisler arasında yitip gitmiştir.

Kuzey Kore’deki bir insan pis kapitalistlerin canavarlık öyküleriyle büyür. Cihat çığlığı atan genç bir çocuk kendi yaşındaki insanları kurşuna dizerken Allah’a hizmet ettiğini zannetmektedir. Amerikalılara göre, zaten onlardan olmayan herkes kötüdür ve bu çılgınlık böyle sürer gider.

İşte bu yüzden olayların akışını değiştirebilmek çok zordur. Zira senaryo kurşunlarla, bombalarla, kanla yazılır ve herkes kendince haklıdır. Pakistan’daki bir camiye düzenlenen bombalı bir saldırıda babasını kaybetmiş müslüman bir çocuğa simülakrumun ne olduğunu anlatamazsınız. Onun istediği şey sadece intikam olacaktır. Sonra o çocuk bir cihat örgütüne katılır ve bir gün, bir de bakmışsınız ki mesela Paris’teki bir tren garında bombayı patlatıp kendisiyle birlikte onlarca insanı öldürmüştür. Olayda annelerini, eşlerini, çocuklarını kaybeden Fransız, Belçikalı, Alman vs bir sürü insana da laf anlatamazsınız. Onlar da kendi davaların peşine düşerler.

Her kesimden insan bu şekilde şartlanır. Herkes kendi imgelerini ve simülakrumlarını üretir. Herkes kendisinin ne kadar mağdur, karşı tarafın ise nasıl bir canavar olduğunu söyleyerek bu savaşa katkıdır bulunur. Üstelik tüm bunlar barış ve sevgi adına yapılır.

Jean Baudrillad’ın büyüklüğü burdadır işte. Tüm bu karmakarışık ilişki yumağının ardındaki mekanizmalari ustalıkla çözümlemiş ve okuyucularına anlatmıştır. Bir gün, sanal gerçekliğin asıl gerçekliğin yerini alacağını, hatta ondan daha güçlü bir etki uyandıracağını defalarca yazmıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

Ama kaç kişi bilir onu adını? Kaç kişi merak edip okuyacaktır? Okumuş olsalar da kaç kişi anlayabilecektir? Hele burda, Türkiye’de? Yıllar boyunca, kitap okumanın, eleştirel düşüncenin bir suç olarak görülüp cezalandırıldığı bir ülkede …

Ve insanlar yaşar giderler. Falanca ülkeyle aramızda diplomatik kriz yaşanır. Bir sürü insan korna çalarak sokaklara dökülür, öfkeli gençler yerlere makarna paketleri atıp çiğneyerek veya portakallara bıçak sokarak dinlerini ve vatanlarını kurtardıklarını zannederler. Böyle bir duruma acı acı gülünmez mi?

***

Tüm bunlardan uzakta yaşamak istiyorum ve zaten öyle yapıyorum.
Hayalperestlik mi? Olsun. Hiç değilse kendi hayalimi kendim seçiyorum.
Peki, kaç insan, hayallerinin gerçekten kendisine ait olduğunu iddia edebilir?

***

Sessiz sinemanın yıldızları ne kadar güzel. Gerçeğin kendisinden bile güzel. Gerçek dediğiniz şey ne ki? Bukowkski, “hiçbir şey gerçeğin kendisinden daha can sıkıcı olamaz” derken haklıydı. İçkisini içti, küfürlerini sıraladı ve çekip gitti. Bence en iyisini yaptı.

İnsanların pek çoğu gerçeği aradığını söyler. Yalandır. Aslında insanlar gerçeği öğrenmek istemez. Onlar sadece egolarının okşanmasını ister. Eğer onların egolarını okşarsanız, gerçek olarak sunacağınız her şeye inanmaya razıdırlar. 1999 yapımı ilk Matriks filmindeki bir sahne bunu anlatır. “Şifreci” olan bir hacker, artık gerçeklik dünyasında yaşamaktan bıkmış ve arkadaşlarına ihanet etmeye karar vermiştir. Trinity, ona Matriks’in gerçek olmadığını söylediğinde cevaplar:

“Hayır, Matriks gerçek. Matriks, gerçeğin kendisinden daha güzel bir gerçek. Matriks’te bir biftek yediğim zaman o bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Ama Matriks beynimin o sanal bifteği lezzetli ve yumuşak bir şeymiş gibi algılamasını sağlıyor. Artık her şeyden bıktım. Bir sürü kabloya bağlanmış insanlarla uğraşmaktan, mücadele etmekten, her gün bu iğrenç lapayı yemekten bıktım. Matriks’te yaşamak istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.”

***

Sessiz sinemanın yıldızları ne kadar güzel. Yaşadığım hayat bana kolay kolay kimseyi yargılamamayı öğretti. O yüzden, o güzel kadınların hiçbir yönünü ayıplamıyorum. Bazıları lezbiyendi, bazıları küfürbazdı. Bir kısmı içki ve uyuşturucu içinde boğuldular. Akıllarını kaybedenler, intihar edenler oldu. Yine de seviyorum onları. Hepsinin kendince bir tarzı vardı ve o zamanlar sinema ruhunu henüz bu kadar kaybetmemişti.

Ordaki gerçeklik, burdaki gerçeklikten çok daha güzel.

Bu yazımı Sunset Bulvarı filmindeki Gloria Swanson’un, filmdeki ismi ile, Norma Desmond’un bir sözüyle bitirmek istiyorum. Filmde, artık unutulmuş, bir kenarda kalmış bir film yıldızını canlandırıyordu. Gerçek dünyadan kopmuş bir kadındı o. Hizmetçisinden başka kimseyle görüşmüyor ve dışarda, “gerçek dünyada” birileri koşuşturup dururken hayalleriyle yaşıyordu. Yaşlanmış, eski cazibesini kaybetmişti ama yine de tutku doluydu. Sonra bir gün, onun filmleriyle büyümüş bir senarist, Norma’yı tanıyıp konuştu:

“Aman tanrım, siz O’sunuz. Siz Norma Desmond’sunuz. Siz bir zamanların en büyük yıldızıydınız.”

Ve Norma onu mağrur bir êda ile cevapladı:

“Ben hep büyüğüm. Ama filmler küçüldü.”

Yazar Harold Robbins, bir romanının ismini “Önce hayaller ölür” olarak koymuştu. Keşke, gerçeklerle birlikte hayaller de ölseydi. Tıpkı, bir zamanlar bu dünyada yaşayan, nefes alan, dans eden, seven, sevilen o kadınların gerçek ölümlerinden sonra geride kalan hayallerinin de bir bir ölmeye başlaması gibi. Ne yazık ki, bu modernite sonrası, post modern dünyada hayaller ölmedi. Ama çarpıklaştı, küçüldü ve bayağılaştı.

Saygılar

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to SESSİZ SİNEMADAN SİMÜLASYON DÜNYASINA GERÇEKLİK

  1. Ercument dedi ki:

    Jean Baudrillad hastasi Tek kendimi sanirdim, Jean’in kitaplarini Fransizca ve Turkçe ozurlu oldugum icin Ingilizceye cevirilerini okumayi tercih ederim. Saygilarimla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s