MAVİ PERİ

Biliyor musunuz, çocukluğumda okuduğum bazı çocuk romanlarının ne kadar değerli olduklarını, ne büyük bir emek ve sanat gücü ile yazıldıklarını ancak seneler sonra farkedebildim.

Hayalin sınırlarını zorlayan ve çok beğendiğim ilk romanlardan biri Güliver’in Maceraları romanıydı. Sonra, bir şeker portakalı ile konuşan, hayali bir kurbağa ile arkadaş olan küçük Zeze’nin maceraları. Ormanda aslanlarla, fillerle konuşan Orman Çocuğu.

Ve elbette, gerçek bir çocuk olmak için çırpınan ama her çırpınışında başını belaya sokan şirin Pinokyo.

O zamanlar kendime şunu sormuştum: neden erişkin bir insan böyle “hayalî” varlıkları üşenmeden oturup yazardı? Hiç hareket eden, okula giden, yaramazlık yapan tahta bir kukla olur muydu? Veya, cüceler ülkesi diye bir yer gerçekte var mıydı?

Yıllar sonra, edebiyatın sembolik diline alıştıkça, o çocuk romanlarının aslında ne kadar derin gerçeklikleri sakladığını farkettim.

Evet, gerçekten de “cüceler ülkesi” diye bir yer vardı. Hem de dünyanın her yerinde vardı! Bu dünyaya gelen, araştıran, benliğini sorgulayan, farklı ufukları görebilen “dev gibi insanları” anlamadan onları bağlayan, yargılayan, bir tehdit gibi gören cücelerle çevriliydi bu dünya. Üstelik bu cüceler kendilerinin en doğru yolda olduklarından çok emindiler; işte bu yüzden devlere katlanamıyor, onları da kendi boylarına indirmek için olmadık iftiralar atıyor, sayısız çileler çektiriyorlardı. Ayrıca, bu cücelerin kavgaları da çok komikti. Kendi cüce ülkelerinde seneler boyunca yumurtanın sivri tarafından mı yoksa geniş tarafından mı kırılması gerektiğini tartışıyorlar, bu yüzden birbirlerini “hain” diye suçluyorlar, sınırlar çizip, donanmalar kurup birbirleriyle savaş ediyorlardı.

Ve “Güneşi Uyandıralım” romanındaki Zeze’nin duyarlı kurbağası Adam. Aslında o, hepimizin içinde bir zamanlar varolan bir kurbağaydı. Binbir türlü yalana aldırmadan, küçük hesaplara kapılmadan sadece gerçeğin sesini dile getiren minik ama cesur bir kurbağa. Bir gün, Zeze büyüyüp delikanlılığa adım attığında, kurbağa Adam ondan ayrılacak, hayatın ve “erişkinliğin” dertleri ile başbaşa bırakacaktı.

Pinokyo. Üstüste birkaç defa okuduğum roman. Çok sonra, derin bir acı duyarak, farkettim ki hepimiz bir yönümüzle kuklaydık. İnsan olmak için uğraşan ama insan olmanın ne anlama geldiğini bir türlü anlayamayan, hırs içinde yumruklarını sıkan, sağa sola saldıran kuklalardık. Pinokyo yalan söylediğinde burnu uzuyordu. Aslında, her yalanda bizim de burnumuz uzuyordu ama çevremiz tıpkı bizler gibi burunları uzayan bir sürü kuklayla dolu olduğu için farketmiyorduk bu traji-komik durumu. Yıllar sonra, burnu uzamış insanların macerasının daha edebî bir dille anlatıldığı, Eugene Ionesco’dan “Gergedan” piyesini okuduğumda, tamamen gergedanlaşan bir toplumda, insan olarak kalabilmenin ne kadar zor olduğunu farketmeye başladım. Pinokyo en azından çocuksu bir masumiyete sahipti, ama gergedanlar öyle değildi. Yargılıyorlar, yıkıyorlar ve onlara yapılan hiçbir öğüt gergedan zırhlarını aşıp kalplerine ulaşmıyordu.

Zeze’nin kurbağasına karşılık, Pinokyo’nun geveze bir ağustos böceği vardı. Pinokyo, bir öfke anında onu öldürmüş ama yine de hayaletinden kurtulamamıştı. Gerçek böyleydi işte. Öldürülse bile, hayaleti bir yerlerden çıkar ve insana seslenmeye devam ederdi.

mavi-peri

Ama romanda en çok etkilendiğim karakter Mavi Peri idi. Çünkü o, Pinokyo’yu gerçek bir çocuğa, gerçek bir insana çevirebilecek tek güçtü: sevgi.

Hep tekrar edilen, milyonlarca defa söylenen ve her söylenişinde anlamını kaybeden sevgi. Mavi Peri, hiçbir kelime oyununa ihtiyaç duymadan, Pinokyo’yu olduğu gibi seviyor ve ona bir hayat dersi vermeye çalışıyordu: “Senden başka kimse seni insan yapamaz. Ben sadece bir aracıyım Pinokyo. Eğer sen, bir kukla gibi davranmayı bırakabilirsen, her ne pahasına olursa olsun adaletin yanında olabilirsen, bir gün gerçek bir çocuk olacaksın” demekteydi Mavi Peri.

Romanın sonunda, Pinokyo bir çocuğa dönüşürken Mavi Peri ortadan kayboldu. Bu kısmına çok üzülmüştüm. Keşke, Mavi Peri hep onunla kalsaydı. Ama bu olmayacaktı. Mavi Peri’ler bir gün ölmek zorundaydı. Çünkü onları bekleyen yeni çocuklar, burunları uzayan yalancılar ve devirmeleri gereken nice yalanlar vardı.

Bugün bile, bazen Mavi Peri’yi ararım. Çünkü Mavi Peri, olduğu gibi kabul etmek demektir, yargılamamak demektir, evrenin o şaşırtıcı bazen hayal kırıklıkları ile dolu devinimini olgunlukla karşılamak ve ne olursa olsun adaletle, cesaretle mücadele etmek demektir.

Mavi Peri bu yüzden güzeldir. Onun güzelliği makyaj, elbise, mücevher, saray, büyü vs istemez. Çünkü saray, elbise, mücevher ve onun ötesinde, bilginin ve sanatın büyüsü onun geldiği yerdedir.

Onun gittiği yerde ise saraylar bir harabeye, mücevherler değersiz taş parçalarına, sanat ise ruhsuz yaygaralara dönüşür.

Bazen, uyandığımda, -isteyen deli desin-, kalbimdeki boşluğa, yitip giden hayallerime, adına hayat dedikleri bu sonu gelmeyen boğuşmaya inat duvarların ötesine seslenirim:

– Mavi Peri, orda mısın ?

Orda bir şeyler olmasını umuyorum.Tüm hatalarımıza, tüm suçlarımıza rağmen bir gün hepimizi benzersiz sevgisi ile bağrına basacak olan bir Mavi Peri olmasını diliyorum.

Gerçek olmasa bile, Mavi Peri’yi özlüyorum.

Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to MAVİ PERİ

  1. L.Caliskanturk dedi ki:

    Levent Bey,yazdıklarınızla çocukluk günlerinin coşku ile okunan kitaplarını bizlere hatırlattınız.Kitapları okuyup bitirdikten sonra,kitapda anlatılanlarla ilgili hayal kurmak,benzer yaşamı düşünmek ne kadar lezzetli idi,inanılmaz..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s