KRISHNAMURTI’Yİ OKUMAK

Yıllar önce Jiddu Krishnamurti ustayı tanıtan bir şeyler yazmıştım, ama böyle bir insan belli aralıklarla hatırlatılmalı. Kendisinin biyografisini anlatmayacağım. Dileyen herkes biyografisine 5 dakika içinde erişebilir. Sadece, hiç bilmeyenler için, J.Krishnamurti’nin Hindistan asıllı bir düşünür olduğunu belirtmekle yetiniyorum. (1895-1986) Veya, kendi deyimi ile, “bir insan ile sohbet eden başka bir insan.”

250px-jiddu_krishnamurti_01

Bir arkadaşın tavsiyesi ile, ilk okuduğum kitabı “Sevgi ve yalnızlık üzerine” oldu. Anlattıkları karşısında önce şaşırdım, sonra dehşete düştüm. İçimden, bu kadar kötü olamayız diyordum ama anlattıklarının doğruluğunu da kabul etmek zorundaydım. Sayfalar ilerledikçe Krishnamurti’nin ne yapmak istediğini anladım. O, sevgi üzerine beylik laflar etmekten kaçınıyor, önce bizi içimizdeki pislikle yüzleşmeye çağırıyordu. Anlamıştım, ameliyata giren doktor hastasını öpmez, bıçağı daldırırdı! “Birbirimizi sevelim, kardeş olalım” gibi lafları kompozisyon ödevi hazırlayan öğrenciler de yazıyordu! Medeniyetimizdeki insanların çoğu aslında bir şeyleri gerçekten sevmiyor, o şeye sahip olma, o şey aracılığı ile kendisini erişilmez, entellektüel veya sevgi dolu bir insan gibi gösterme arzusuyla hareket ediyordu.  Faşistler ve zorbalar kendilerini açıkça ve merhametsizce kabul ettirirlerken, çoğu insan ise, bunu daha inceltilmiş yollarla yapmaktaydı ve aslında orta yerde sevgi diye bir şey yoktu. Bizler pek çok şeyi, salt bizim yaşamımıza güzellik katacak yardımcı aksesuarlar gibi görüyorduk: çocuklar, doğa, aşk, hayvanlar ve bizzat sevginin kendisi. Oysa, gerçekten sevgiyi isteyen bir insan, önce yalnızlığı kabul etmek zorundaydı ve hayattaki her şey gibi, sevginin de öyle her canımız istediğinde lak lak konuşup cılkını çıkaracağımız bir şey olmadığını öğrenmeliydi. Kitabın sonuna yaklaşırken bir bölümünde hıçkırmaya başladım. Hayatımda hiç kimse, sevginin bu kadar duru ama bu kadar zor bir şey olduğunu bana böyle anlatmamıştı.

Krishmamurti haksız mı? Etrafınıza bir bakın; sayısız insanın, liderlerin, tartışmacıların, din adamlarının söylediklerine bir bakın. Herkes “sevgiden” bahsediyor. Herkes birbirimizi sevmenin öneminden bahsediyor ve aygın baygın bir edâ ile “ay ben çok sevecen biriyimdir” diye ekliyor. Oysa medeniyetimiz pedofiliden, şiddetten, tecavüzden, işkenceden, savaştan ve acılardan geçilmiyor. O zaman birinin bize “siz sadece sevgi kelimesini kirleten tüketici bir sürüsünüz” demesi gerekmiyor mu? Krishnamurti çok kibar bir insandı, o bunu benim gibi söylememiş, ima etmişti. Anlayan anlar, anlamayana ise bir kütüphane dolusu kitabı okutsanız boş…

mountains

Gayem bu kitabı tanıtmak olmadığı için ne yazık ki burda kesmem gerekiyor. Krishnamurti’yi okuduktan sonra, ilahiyatçı veya “bilge adam” diye geçinenlerin, TV ekranlarında bir din veya ideoloji üzerinden yorum yapanların anlattıkları bana çok sığ gelmeye başlamıştı. Krishnamurti ustanın derinliğini düşündükçe, aklıma hep Nietzsche’nin sözü geliyordu. “Derin sulardan korkmayın. İnsan asıl sığ sularda boğulur.

Tanrı Üzerine ve Hakikat Üzerine gibi kitaplarda Krishnamurti kendisini dindar zannedenlere yüklenir. Bir peygamber ismi, bir “Guru” veya buna benzer manevi bir önder üzerinden bazı hareketleri tekrarlamakla arınacaklarını, kurtulacaklarını veya “aydınlanacaklarını” zanneden zavallılara seslenir o her zamanki kibar üslubu ile..

“Bayım bana hakikatin ne olduğunu soruyorsunuz. Siz hâlâ onu canınız istediği zaman elde edebileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Tıpkı evinize resim satın almak, pul koleksiyonu yapmak gibi sahip olabileceğiniz bir şey zannediyorsunuz. Siz hâlâ ‘bir şey olmak’ ve o yolla doyuma ulaşmak güdüsü ile hareket ediyorsunuz.”

jiddu-8

Peki, “bir şey olmayı” istemek kötü müdür? Aksine, Krishnamurti kimseye pasif bir felsefeyi öğütlemez. İnsanları üretici olmaya teşvik eder; şiir yazmak, müzikle uğraşmak, sosyal akvitelerde bulunmak, öğrenmek, öğretmek ve daha bir sürü yol ile. Kendilerine hiçbir şey katmadan, öylece “ben değerliyim” şeklinde konuşan kişiler, aslında sadece övülme budalası asalaklardır. Ve zaten böylelerini bol bol şişirip onlar üzerinden trilyonlar kazanan daha büyük asalaklarla doludur dünyamız. Krishnamurti şunu netlikle gösterir: Ancak ve ancak, ölümü, tökezlemeyi, yaralanmayı, bir yamaçta donarak unutulmayı, fırtınayı, savruluşları göze alıp zirveye çıkabilen bir insan “meğer bu zirvede hiçbir şey yokmuş” deme hakkına sahiptir.  Aşağıdan o kişiye bakıp dalga geçenler ise, aynı cümleyi söyleseler dahi, asla zirvedekinin derinliğine ve tutarlılığına sahip olamazlar. Bir şey olmayı istemek kötü değildir, fakat, salt ona saplanıp kalınırsa ve insanları şu veya bu şekilde ezmek için kullanılırsa, aslında hiçbir şey olunmamış demektir.

5fb12c38fe45ded21b2a9445fb351074

Din ve hakikat konusunda “tekrarcıların” anlayamadığı şey budur. Dağcı olmak isterseniz dağa tırmanmanız gerekir. Koltuğunuzda elinizi kolunuzu sallayıp, hareketleri taklit ederek dağcı olamazsınız. Bu tarz bir anlayış, iyilikten ziyade kötülük doğuracaktır ve hep doğurmuştur. Bir örnek olarak, çok ama çok saygı duyduğum “Siddhartha” (amacına ulaşmış) Buda’yı göstermek isterim. Ne yaptılar o insanın öğretisine, anlattıklarına? Bir insana bu kadar mı ihanet edilir? “Kendiniz deneyimlemedikçe, ben dahil olmak üzere, kimsenin söylediğine inanmayın,” diyen bir insan bu kadar mı çarpıtılır? Ölümünden sonraki o zavallı ve ruhsuz heykeller, sefilliği ve pisliği iyi olmak zanneden müridlerin çırpınışları, sözde “Guruların” ayaklarını hatta cinsel organlarını öpmek için sıraya giren insanların çarpıklığı … Buda bunların hiçbirini söylemedi veya öğütlemedi. Peki ortadaki bu manzara ne? (O felsefeyi hakkı ile öğrenip hayatına tatbik eden herkesi tenzih ederim.)

Hakikat, der Krishnamurti, bizi “orda bir yerde” bekleyen bir zirve veya bir define değildir. O zaten bizimledir. Buda’nın yaptığı gibi ağaç altında durmamıza veya mağaraya girmemize, falanca dağa tırmanmamıza gerek yoktur. Çünkü hakikat onların hepsinin içindedir ve aynı zamanda hiçbirinde değildir. Sorun, bizimle “O’nun” arasında duran “molozlardan” kendimizi kurtarabilmemizdir. Egoya tapınma, kişilere tapınma, objelere tapınma, zihinde depolanan ölü bilgiler, yargılama hırsımız, hiç bitmeyen istekler ve bir gün ölümün bizden koparıp alacağı daha bir sürü şey. Tıpkı taze bir bahar sabahının kendisini tüm canlılığı ile bize sergilemesi gibi hakikat de hep bizimledir, ama bizim ona baktığımız “pencere” alabildiğine kirlenmiştir ve orda burda Güneş aramak yerine, penceremizi temizlememiz gerekir. Böylece, O ve biz ayrımı da önemini yitirir.

Bu anlamda, din ayrılığının da önemi kalmaz. Bir kere denize indikten sonra sahile hangi yoldan geldiğimizin önemi var mıdır? Veya, ucu sahile gitmiyorsa, yol için kavga etmenin anlamı var mıdır?

untitled-1

Ve kavga…

“Çatışma Üzerine” dikkatle okunması gereken bir başka çalışmasıdır; bizlere ilk olarak şunu söyler: “Yalan söylüyorsunuz. Sürekli olarak barıştan bahsediyorsunuz ama tüm sisteminiz çatışma ile dolu, bizzat siz çatışma ile dolusunuz.” Ardından çatışmanın analizine geçilir ki bu analiz zaten diyalektik materyalizmde, Engel’in ağzından,  karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası veya buna benzer kavramlarla ifade edilmiştir. Varolan her sorun doğası gereği çözümünü de kendi içinde taşır. Tıpkı bir hastalığın yine o hastalığın mikrobu aracılığı ile yok edilmesi gibi. Ama bunun tersi de doğrudur. İlerlemeye, bir başka deyişle düzene yol veren her sistem, aynı zamanda kendisini yıkabilecek çelişkilerini de içinde taşır. Bu önermeyi çatışmaya uyarlarsak, insanın ilerlemesi, gelişmesi için kaçınılmaz bir şekilde varolması gereken çatışma, aynı zamanda onun kendisini tüketmesine ve uygarlığın savaşla yok edilmesine de yol açabilir. O zaman, çatışma gerçekliğinden kaçmak yerine, onu nasıl hayat verici bir şekilde kullanabileceğimizin yollarını araştırmak daha doğru olacaktır. Çatışma olgusunda, yapılacak en yanlış şeylerden biri, herhangi bir düşman aracılığı ile kendimizi rahatlatmaktır ki pratikte zaten en çok yapılan budur. Ama bir sistem, hiç durmadan düşman üretip duruyorsa, o zaman o sistemin temellerinin sorgulanması gerekmektedir.

kitap

Ne yazık ki, insanların çoğuna bunları anlatabilmek mümkün değildir. İki sebepten dolayı. Birincisi; pek çok insan kültürel olarak sağlam bir alt yapıya sahip değildir ve meseleleri kendi dinsel-ideolojik şablonları ile ele alırlar. İkincisi ise, sürüp giden savaşlar ve bizzat çatışmanın kendisidir. Savaşta karısı tecavüze uğramış ve öldürülmüş, çocuklarını elleri ile toprağa vermiş bir insana felsefe yapamazsınız. Tüm sözlükler anlamsız kalacaktır. Bu zaten provokatörlerin çok iyi bildiği bir şeydir ve bir tek saldırı ile, onlarca yılın emeğini yok edip her toplumda şiddetin yolunu açarlar.

Bu güzel insanı bir tek yazı ile anlatabilmek mümkün değil. Zaten, insanların çoğunun, sağdan soldan “bir şeyler alıp” klişelerle, karşılıklı sataşmalarla kendilerini ispat yarışında olduğu bir dünyaya, Krishnamurti kat kat fazla gelmekte. Bir yazısında, kanatlarını açıp özgürce uçan bir kartaldan bahsetmişti. Artık olan bitenlere pek aldırmadan yükselen bir kartal.

Öyle görünmekte ki, bizlerden ayrılan bu kartal kendi göklerinde uçarken, yerde, pislikler ve çürümüş yiyecekler arasında milyarlarca böcek bitmek bilmeyen iştahlarının peşinden koşacaklar.

Saygılar

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s