ATEŞTEN YOLLAR

“Kitapları yakanlar, bir gün insanları da yakarlar.”
Heinrich Heine

10 Mayıs 1933, geceyarısına doğru, kürsüye çıkan “Halkı Aydınlatma Ve Propaganda Bakanı”, Dr Joseph Goebbels, kendisini dinleyen halka ve Alman öğrencilere sesleniyordu:

goebbels-bookburn

“Yahudi entellektüalizm dönemi artık sona ermiştir. Yeni Almanya’yı yaratan devrimimiz milletin önündeki yolda bulunan tüm engelleri temizlemektedir. Geleceğin Almanı sadece bir kitap insanı olmayacak fakat bir karakter ve eylem insanı olacaktır. İşte sizin eğitiminizin nihaî hedefi budur.  Sizler, genç insanlar olarak, gerekirse acımasız olmayı, ölüm korkusunu yenmeyi, ölmeye ve öldürmeye saygı göstermeyi öğreneceksiniz; genç neslimizin temeli bu olacaktır. Ve bu gece yarısı saatinde, geçmişin tüm kötü ruhlarını alevler arasına bırakacaksınız. Bu, güçlü, büyük ve sembolik bir eylemdir. Öyle bir eylem ki, tüm dünyaya Yeni Almanya’nın zafer ruhunun bir sfenks gibi yükseldiğini gösterecektir.”

Kalabalık coşmuştu. Kamyonetlere, el arabalarına, kutulara doldurulan on binlerce kitap elden ele geçiyor, sloganlar eşliğinde alevlere atılıyordu. Almanların tarihe geçen kitap yakma geceleri yaşanmaktaydı. Berlin’de, Frankfurt’ta ve tüm Almanya’da…

4

Aslında olayların bu kadar çığrından çıkacağının sinyalleri uzun zaman önce verilmişti. Hitler’in hedeflerinden biri saf Alman ruhuna sahip bir gençlik oluşturmaktı. Bu amaçla, doğum yapma yaşına gelmiş genç kızlar ideal birer anne olarak yetiştiriliyor, bazı kadınlar ari ırk özelliğine sahip erkeklerle çiftleştiriliyor, doğan bebeklerin ve erken yaştaki çocukların kafatası ve beden ölçüleri alınıyordu. Erkekler ise, Yeni Almanya ve Hitler için gözünü bile kırpmadan ölüme atılacak savaşçılar olarak yetiştiriliyordu. Fakat sadece ırk ve beden düzenlemeleri yeterli değildi. Kafaların da Alman ruhuna uyacak şekilde eğitilmesi ve kendilerince zararlı gördükleri tüm fikirlerden arınması gerekliydi.

12-tez

Tüm eğitim sistemine ve öğretim görevlilerine yönelik “12 Tez” deklarasyonu.

1933 Nisan ayında Alman Talebeler Birliği bütün okulları ve üniversiteleri yeniden düzenlenmeye çağıran 12 maddelik bir deklarasyon yayınladı. Tarihe “12 Tez” olarak geçen bu deklarasyon  “Alman ruhundan olmayanlara karşıyız!” başlığı ile yayınlanmıştı. Özetle şunların yapılması istenmekteydi: Alman dilinin ve edebiyatının Alman olmayan unsurlardan arındırılması, lisanın ve edebiyatın yeniden milletin değerlerine dayandırılması, halka uyuşukluk ve gereksiz fikirler aşılayan neşriyatın yok edilmesi.

Bunlar belirtildikten sonra, tüm öğretim görevlilerinin ve profesörlerin Yeni Almanya’nın inşa edilmesi için halkın, milletin değerlerine dönerek bu eğitim hamlesine destek olmaları istenmekteydi. Aslında bu bir rica değil, düpedüz bir emirdi ve emre uymayı reddedenler başlarına geleceklere katlanmalıydı. Profesörler ellerinde bulunan ve Alman ideolojisine uymayan bazı tezleri, çalışmaları, kitapları yetkililere teslim ettiler. Ülkenin her yerinden sayısız kitap toplanıyor, yakılacakları geceyi beklemek üzere depolara konuluyordu. Mayıs ayı geldiğinde ise kitap yakma geceleri başlatıldı. Elbette, ilk olarak Yahudi yazarların kitapları hedef alınmıştı. Bunu takiben, diğer kitapların yakılma gerekçeleri şunlardı:

2

  • Ülkeye gelen göçmenlerin ve ülke içindeki yabancı hainlerin Yeni Almanya ruhunu tehdit eden kitapları,
  • Marksizm, Komünizm ve Bolşevizm edebiyatı,
  • Barışçı veya “pasif” edebiyat,
  • Weimar cumhuriyetini, demokrasiyi ve liberalizmi savunan yayınlar,
  • Alman halkının tarihteki önderlik rolünü ve soylu köklerini inkar eden kitaplar ve çalışmalar,
  • Irkın saflığını tehlikeye atacak biçimde, ben merkezci ve adice hislere, şehvet arzularına hitap eden cinsel yayınlar ve cinsel eğitim,
  • Halkın fikirlerini bulandıracak süprüntü ve sokak edebiyatı,
  • Hayatı bazı basit, yüzeysel, hastalıklı gerekçelerle açıklayan veya çürüten edebiyat,
  • Milliyetçiliği ve vatanseverliği hakir gören veya ucuzlatan edebiyat,
  • Müstehcenlik ve pornografi,
  • Alman saflığını küçülten tüm kitaplar.

1

Yukardaki maddelerin ne kadar göreceli ve tartışmalı olduğu sanırım açıktır. Sadece sonuncu madde “Alman saflığını küçülten tüm kitaplar” maddesi bile sanat ve fikir eserlerinin tümünün yok edilmesi için yeterlidir. Kaldı ki, bir kitabın “saflığı” ve değeri neye göre ölçülecektir? Ölçüm işlemi mezurayla mı yapılacaktır, yoksa kiloyla mı tartılacaktır? Bu maddeleri yazanların sadece kendi kafalarına uygun bir nesil yetiştirmek istediği meydanda. Üniversitelerde ise tam bir kıyım başlamıştı. Yahudi kökenli sanatçılar, bilimciler zaten ülkeden kaçmanın yollarını arıyorlardı. Alman Talebeler Birliği ve diğer nazi derneklerinin düzenlediği eylemler sürerken, kitapları yakılan yazarlardan biri olan ABD’li Helen Keller “Alman öğrencilere açık mektup” başlığı ile bir yazı yayınladı. Aslında Helen Keller’in kendisi başlıbaşına bir mucizeydi. Bebeklik yaşlarından itibaren kör, sağır ve dilsizdi. Bir insanı hayata küstürebilecek bu korkunç engellere rağmen beş lisan konuşabiliyor, satranç oynuyor, çeşitli politik ve sosyal etkinliklerde rol alıyordu. Engellilere yardım çalışmalarının yanında, Amerikan sosyalist partisine üyeydi ve bir kadın hakları savunucusuydu. Tarihte sanat üstadlığı ünvanı alan ilk görme engelli kadındı. Yazısında, nazi öğrencilere şöyle seslenmişti: “Benim kitaplarımı ve Avrupa’daki en üstün beyinlerin yazdığı kitapları yaktığınızı öğrendim. Unutmayınız ki o kitapların içindeki fikirler milyonlarca okurun süzgecinden geçip onay almıştır ve yaşamaya devam edeceklerdir.”

beyaz-gul-hareketi

“Beyaz Gül Hareketi” isimli direnişin anısına yapılan bir çalışma.

Almanya’da ise muhalifler hedefteydiler. Goebbels meydanlarda bağırarak artık açıkça yazarların isimlerini veriyordu. Erich Kastner, Ernst Glaser ve Heinrich Mann ilk sıradaydılar. Kastner çocuk kitapları yazıyordu ama nazi rejimine muhalif olduğu bilinmekteydi. Üniversitelerde profesörler ve çeşitli öğretim görevlileri korku içindeydi. Elbette ki onların tümü nazi rejimini desteklemiyordu ama çaresizlikten dolayı öyle görünmekteydiler. Aksi halde öğrencilerden biri onları hain olarak idareye gammazlayabilirdi. Bilimin ve hür düşüncenin kalesi olması gereken üniversite koridorlarında Führer’e kayıtsız şartsız itaat emreden bildiriler dağıtılıyordu. Aynı muhalif fikirlere sahip bir grup öğretim görevlisi ve öğrenciler Münih üniversitesinde “Beyaz Gül Hareketi” ismi ile örgütlendiler. Hitler’in Almanya’daki özgürlük ortamını kullanarak iktidara geldiğini, herkesi aldattığını, tüm Alman vatandaşlarının hakkı olan bireysel özgürlükleri yok ettiğini anlatıyorlar, gizlice broşürler dağıtıyorlardı. Duvarlara rejim karşıtı ilanlar asılıyor, graffiti tarzında yazılarla süsleniyordu. Beyaz Gül Hareketi başlı başına bir kitap olabilecek kadar zengin bir konudur ve hür düşüncenin, sanat sevgisinin totaliter bir rejime karşı verdiği savaşın zorlu öyküsüdür. Ne yazık ki, burda kesmek zorundayım. Bir süre sonra hareket bastırıldı. Ekibin öncülerinden Hans ve Sophie Scholl yaka paça Gestapo tarafından tutuklandılar ve kurşuna dizildiler.

Sınıflarda ise Nasyonal Sosyalizm taraftarı öğretmenler görev almaya başlıyordu ve bunların çoğunun eğitim ehliyeti gayet tartışmalıydı. Sürekli olarak Alman dilinden ve Alman saflığından bahsetmelerine rağmen, yetişmekte olan öğrenciler aslında hiçbir şey bilmiyorlardı. Bunlardan bazıları, kendi isimlerinin bir özel isim olduğu için ilk harfinin büyük yazılması gerektiğinden bile habersizdi! Elbette, Almanya çok zengin bir kültürel ve bilimsel mirasa sahipti ve bu mirasın kısa bir sürede tüketilmesi mümkün değildi ama geleceğin pek parlak olmadığı da ortaya çıkmaya başlıyordu.

5

Berlin’de kitapların yakıldığı meydanlardan birindeki anıt.

Tüm bunlar olup biterken sayısız kitap yasaklandı, sansürlendi veya alevlerin içine yollandı. Onlardan bazıları:

Özel ve genel görecelik (Albert Einstein); Devletin, özel mülkiyetin ve ailenin kökenleri (Friedrich Engels); Düşlerin yorumu, Medeniyet ve getirdiği bazı hoşnutsuzluklar, Ego ve ide (Sigmund Freud); Aslan asker Şvayk (Jaroslav Hasek); Güneş de doğar, Silahlara veda, Afrika’nın yeşil tepeleri, Öğleden sonra ölüm (Ernest Hemingway); Şiirler (Heinrich Heine); Metamorfoz, Dava, Amerika, Şato, Öyküler (Franz Kafka); Devlet ve devrim, Ne yapılmalı (Vladimir Ilyich Lenin); Komünist manifesto, Das Kapital (Karl Marx); Vahşetin çağrısı, Beyaz diş, Deniz kurdu, Demir ökçe, Ateş yakmak (Jack London); Mephisto (Klaus Mann); Kayıp zamanın izinde (Marcel Proust); Garp cephesinde yeni bir şey yok (Erich Maria Remarque); Geyik Bambi (Felix Salten); Zaman makinesi, Dünyalar savaşı, Görünmeyen adam, Dr. Moreau’nun adası, Kuyruklu yıldız günleri, Modern ütopya (H.G.Wells)…

Bambi isimli bir çocuk romanında sakıncalı ne olabilir?  Franz Kafka’yı yargılayanlarda acaba onun zekasının ve duyarlılığının onda biri var mıdır? Sorular, sorular…

O kadar çok var ki hepsini yazmaya kalksam onlarca sayfa yazmam gerekir. Sadece bazı yazar isimlerini alacağım:

Bertolt Brecht, Rosa Luxemburg, Stefan Zweig, Victor Hugo, Andre Gide, Upton Sinclair, Helen Keller, Joseph Conrad, D.H.Lawrence, Aldous Huxley, James Joyce, Fyodor Dostoyevski, Maxim Gorki, Isaac Babel, Vladimir Nabokov, Leo Tolstoy, Vladimir Mayakovski, Ilya Ehrenburg…

frankfurt

Frankfurt’ta kitapların yakıldığı yere dikilen anıt.

Bir ülkenin fikir ve sanat dağarcığından buna benzer isimleri budarsanız, geriye sadece işlenmemiş kereste kalır. Yukardaki isimlerden bayan Rosa Luxemburg feci şekilde öldürüldü. Hem bir Yahudi hem de bir komünistti; yani hayatta kalma şansı yoktu! O sıralar hapisten yeni çıkmasına rağmen yine de faaliyetlerine devam ediyordu. O ve iki arkadaşı, özellikle komünistlere karşı kurulan “Freikorps” birlikleri tarafından tutuklandılar.  Bir arkadaşı kaçabildi, öbür arkadaşı aldığı darbelerle bayıldı, Rosa tekme tokat arabaya sokuldu. Aynı gün öldüresiye dövüldü, kurşunlandı ve cesedi Berlin’deki kanallardan birine atıldı.

Naziler kitapları yakmışlardı çünkü onlardan bazılarını “ahlaksızca” bulmaktaydılar. Oysa bilimciler ve sanatçılar insanların on binlerce yıl önceden kalıtımsal olarak devraldıkları şiddet ve cinsellik içgüdülerini incelerken bunu başkalarını yoldan çıkarmak için yapmıyorlardı. Gerçeğin doğası böyleydi çünkü. Jack London “Vahşetin çağrısı” ve “Beyaz diş” romanlarında insanın içindeki hayvanı, pardon, hiçbir hayvanın yapmadığı işleri yapan bir canavarı göstermişti. Haksız mıydı? Tarih boyunca yaşanan onca katliamı düşündüğümüzde ona hak vermemek mümkün mü? Kafka “Dava” romanında, bireyin sistem tarafından suçlandığında hiçbir suçu olmasa dahi bir suçluluk kompleksine kapılacağını benzersiz bir edebiyat dili ile anlattı. Ya, mahkeme odalarının daracık koridorlarda, çocukların oyun oynadığı, kadınların çamaşır yıkadığı, fahişelerin kendilerini ayak üstü sattığı pis ve karmaşık mekanlarda yer almasının sebebi neydi? Kafka çapında bir adam, mahkeme salonlarının böyle yerlerde olmadığını bilmiyor muydu? Kafka, hukukun bir otoritenin emrine girdiğinde ayağa düşeceğini, kucaktan kucağa dolaşan bir yosma muamelesi göreceğini anlatmıştı. Kitabı okuyan (aslında okuyamayan) kaz kafalı sansürcü ise tüm incelikleri boşverip sadece kitaptaki bir sevişme sahnesine takılıyor veya katedraldeki sorgulamayı kendi inancına ters görebiliyordu. Şüphesiz ki “Dava” gibi bir roman burdaki iki üç satırla analiz edilemez. Her bölümü ayrı ayrı işlenebilecek gerçek bir yapı taşıdır Dava.

dava-filmi

Dava filminden bir sahne

Ahlak deniliyordu fakat Alman halkının geleneksel değerlerinden ve “saf ahlakından” söz eden nazi yöneticilerinin seks hayatları inanılmaz sapıklıklarla doluydu. Bazıları bir canlıya acı çektirmeden veya bizzat kendileri acı çekmeden tahrik olamıyor, doyuma ulaşamıyordu. Bu konuda ciddi psikolojik araştırmalar yapılmıştır ve içlerindeki “detaylar” mide bulandıracak kadar iğrençtir.

Hepsi öldüler ve ne yazık ki insanca yaşamayı hak eden sanat seven, kitap seven kişilerin de canlarını çok yaktılar.

***

Thomas Huxley’in kitaplar hakkında güzel bir sözü vardır:

“Kitabı yargılayacak olanların önce onu okuması gerekir.”

Ya, okuduğu halde anlamayanlara, anlamamak için gözlerini sımsıkı kapatanlara ne diyelim? Ya kitaplardan, eleştirel düşünceden nefret edenlere ne diyelim?

Şimdi sene 2016. Ne yazık ki insan denen canlı daima birşeyleri unutarak yaşıyor. Bir zamanlar işkence çeken insanların çığlıklarının yükseldiği yerlerde şimdi alışveriş merkezleri var. Kitapların yakıldığı meydanlarda gençler güle oynaya dolaşıyor. Belki oralarda milyonlarca sessiz ruh, unutulmanın verdiği dargınlık hissi ile gezinmektedir.
Kim bilir?

Ülkemizde ise, evet, kitaplar yakılmıyor ama kitaplara giden yollar yakılıyor. Hiçbir otoriteye boyun eğmemesi gereken hukukçular artık kurşun askerler gibi hizaya sokulmakta. Temel amacı halkı aydınlatmak olması gereken yetkililer bile “bu ülke ne çektiyse okuyanlardan çekti!” şeklinde konuşabiliyor. Hata yapmadan dört tane kelimeyi yan yana getiremeyen kişiler, bırakın ülkeyi, dünya kurtarma derdindeler. Bugünlerin geleceğini seneler önceden haber veren soylu insanlar ise  toprağın altındalar.

Hapse atıldılar, bazıları hain, bazıları ahlaksız olarak damgalandı, ateşten yollarda yürüdüler, kitapları yasaklandı, kendileri kurşunlandı, yine de ölmeden önce vasiyetlerini bıraktılar hepimize:

“… vurulduk ey halkım, unutma bizi.”

Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler, Dil yarası içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s