OSCAR WILDE – HAYATI YAŞAMAK

Oscar Wilde, günlüğüne yazmıştı:
“Ben lanetliyim. Daha da kötüsü, sonsuzluk boyunca susmaya mahkum edildim.”

Onu şimdi -az çok- anlayabiliyorum.

Wilde, hayattan bahsetti. Aslında bizim olmayan, bizim yaşamadığımız, ama yaşadığımızı zannettiğimiz, gerçekte ise, hep başkaları tarafından kurgulanan hayattan.
Şunları da yazmıştı. “Sıradan insanların yüzlerindeki o mimikler, o sahte edalar beni adeta delirtmekte. Herkes, rol yaptığının bile farkında olmadan rol yapıyor.
Hayat nerde ?”

Hayat nerde ?

oscar-wilde

Geleceğe yönelik korkutucu tezler geliştiren bilim kurgu yazarlarının öngörüleri doğru çıktı. Milyarlarca insan, neye nasıl inanmaları, neyi savunmaları veya neye
düşman olmaları gerektiğine şartlandırılarak sahte hayatlar yaşıyorlar. “Bir şeyler oluyor” ve elimizde sapanlarla, bayraklarla meydanlara fırlıyoruz. Sonra, başka bir
şeyler oluyor ve insanlar birbirlerini boğazlamaya başlıyorlar. Başka bir yerlerde, başka bir şeyler oluyor ve çeşitli renklere boyanmış gençler sokaklara çıkıp
“Faşist TC” diye bağırarak eylem yapıyorlar. Bambaşka bir yerde, sıradan insanlar gündelik hayatlarını yaşarlarken, birisi üzerindeki bombayı patlatıyor ve duvarlar
kana bulanıyor. Bunun ardından, bazı hokkabaz siyasetçiler ellerine mikrofonları alıp “bu güüün milli birlik ve beraberlik ruhuna sahip çıkmamız … cart curt” …
diye konuşup duruyorlar.

Ölüler, ölüler, ölüler. Suriye’de ölüler, Paris’te ölüler; Bağdat’ta, Pekin’de, İstanbul’da, Londra’da … her yerde ölüler ve ayaklanan milyonlar, milyarlar…

Yanlış giden bir şeyler var. Kelimeler anlamını kaybetmeye başladı. Hatta, çoktan kaybettiler. İnsanlar ayrı dillere bölündüler, savaştılar. Bu savaşı durdurmak için:

Ve sonra Tanrı konuştu ve sözünü söyledi.

İşte bu yüzden, yığınların tanrısına inanmıyorum. Konuştuğu için, konuşmak zorunda kaldığı için inanmıyorum. Bir çiçeğe inanabilirim. Bir dışkının üstünde beslenen sineğe inanabilirim. Ama konuşan bir tanrı ? Teknik olarak mümkün. Ya anlam olarak ?

Yargı olarak ? Kendi yargısını yargılayan yargıç … neyse, dileyen inansın…

Bunu anlayanlardan biri, William Peter Blatty. Lejyon isimli romanında, roman kahramanı doktor nörolojik bir bozukluktan dolayı, etrafta kendisinin aynısı ikizini görmeye başlar ve onunla konuşur. Bu ikizi, başka bir yerden gelmektedir ve insanların bilmediği şeyleri bilmektedir. Doktor sorar:

Tanrı var mı?

Gelen cevap çok şaşırtıcıdır:

Evet, var. Ama kendini düşündüğün âlemde değil !

Neyse, geçeyim ve durumumuza geleyim.

Ve artık olan bitenleri de anlayamıyorum. Herkes halk iradesinden ve demokrasiden yana. Herkes sevgiden ve barıştan, kardeşlikten yana. Herkes sevecen, herkes sanat
aşığı, herkes tanrı sevgisi ile dolu. Ama bu ölümler neyin nesi ? Bu kan, bu nefret, bu bitmeyen kavga …

“Kimi peygambere inanır
Kimi saat köstek donanır
Kimi katip olur, yazı yazar
Kimi sokaklarda dilenir”

Kanık’ın ruhu şadolsun. Belki gerçek bir hayata, o özlediği, ama tarif edemediği bir yerlere kavuşmuştur.

“Bir yer var, biliyorum …” Sahi, var mı?

Ve Oscar Wilde yazmaya devam etti: “Ben dehamı hayatıma harcadım, eserlerime ise onun kırıntısı kaldı. Ah, öyle çok kalıba girip çıktım ki; ne çok kişiye yalan söyledim. Bu arada, en bağışlanamaz günahı işledim: kendime de yalan söyledim. Şimdi ise, yaşam boyu süren bu alışkanlığımdan kurtulmam gerekiyor.”

Sonra, kendini yalnızlığına hapsetti Wilde. Öyle bir yalnızlık ki, tüm insanların dramını yaşıyor, tüm insanların hayatlarını kendinde yeniden kurguluyordu. Adeta,
yalnız bir tanrı olmuştu. Kendi yazgısını yazan, kendi yazgısından bunalan ve kendine isyan eden aykırı bir tanrı. Sordu: “Ben neden ben oldum? Ben, ben olmam
gerektiğine ne zaman ve nasıl karar verdim?”

Pek çok “sıradan” insanın soramadığı bir sorudur bu. Çünkü cevabı dehşet vericidir. Bir anda, insan, hayatının anlamsızlığını kavrar. “Hayatın” değil, “hayatının” ! Ne kadar uzun zaman boyunca boş konuştuğunu, inanç zannederek alışkanlıklara sarıldığını, kendini kutsamayı dindarlık zannettiğini … ama tüm bunları yaparken, aslında hayatı hiç yaşamadığını, asla ve asla kendi benini oluşturamadığını anlar…Delirmek ve unutmak güzel bir çaredir. Cesaretiniz varsa, intihar en kestirme çaredir. Bardaklar dolusu alkolde boğulmak da tavsiye edilebilir. Veya ağlamak. Alıntıya devam edeyim:

“Bazen, saatlerce bir kafede oturup eskiden yüzlerine bile bakmıyacağım insanları gözlüyorum. En ufak davranışları bile ilgimi çekiyor ve her birinin yüzünden ya da tavrından koskoca bir tarih çıkarıyorum. İnsan yığınları içinde, dikkatimi ilk çeken, umutsuzlar, yalnızlar oluyor. O garip, küskün, suskun, çekingen adımlarıyla dünyada nasıl yabancı gibi dolaştıklarınını görüyorum. Ve ağlıyorum.
Evet, alenen ağlıyorum.

Balzac, romanlarından birinin bir bölümünde şairi, hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen ama insanlığı resmetmeyi bir kere öğrendikten sonra bütün insanlığa söz geçiren biri diye tanımlamıştı. Gerçekten de, sıradan insanların konuşmalarından davranışlarından yeni bir tiyatro formu çıkarmak mümkün. Ah, ben “ağıtları” yazabilirim. Ama “vahiyleri” asla !!!”

Sıradan insanların konuşmaları. Delirtici. Bazen ben de otobüste, vapurda sessizce dinliyorum onları. “Sonra Ayten beni feyste arkadaşlıktan çıkarmış. Sonra dedim ki, sen benim arkamdan konuşursan ben de Selim’e hepsini anlatırım. Zaten düğünde tatsızlık yaptı. Bir de tutmuş Kenan’la Canan’ı barıştırmaya kalkmış, bunlar bir de bana akıl veriyorlar. Ama ben onlara benzemem … ben var ya ben .. ben, ben, ben, ben …”

Delirtici, çıldırtıcı. Öylesine saçma ki, yapılabilecek en iyi şey, tüm bu saçmalıkları normal kabul edip öylece poz yapmaya devam etmek. Oscar Wilde gibi yapmak: Sus, konuşma ! Sen artık susmaya mahkum edildin. Sus, içinde tüm insanlık konuşsun, söylenecek bir şey varsa eğer …

Ve hayat, hayatı yaşayamadan devam eder. Ah bu dindarlar, tüm bu iyi insanlar, siz, ben, o … hepimiz. Bu “toplum düzeni” denen şeyi kuran insancıklar ve oynanan sayısız tiyatro:

baba rolü, anne rolü, sadık vatandaş rolü, cennetin tapusu cebinde gezen dindar rolü. İyi polis-kötü polis, ama hepsi polis !

Olası hayatların en pespayesi ise, bir başkasının çıkarı için kendilerini feda eden insanların hayatı. Bir başkasını seven, onun uğrunda kendini yok edenlere itiraz edemem. Kendi beninden geçip Canan’da yok olanlara dilim varmaz. Benim acıdıklarım, bir başka hayatı öylece taklit etmekle kendi hayatlarını yaşadıklarını zanneden zavallılar. İsa değil. İsa’nın, İsa olabilmek için çarmıha gerilmesi gerekiyordu. Ama ya İsa’yı taklit edenler? Nietzsche, onlara gereken cevabı vermişti:

“Zavallılar. Sadece bir tane İsa vardı ve o da çarmıhta öldü !”

Böyledir işte. Büyük çoğunluğumuz bir şeyleri taklit ederiz. Yıllar geçer. Göz kapaklarının altına mor torbalar yerleşir, saçlar bahardan kışa kayar … ve bir gün, içimiz sızlayarak, hayatımızın aslında ne kadar bize ait olduğunu anlar gibi olduğumuzda …

kaçarız !!!

Kaçmak zorunda kalırız. Çünkü artık yolculuk farklı bir limana yelken açamayacak kadar ilerlemiştir. Bunu kabul etmektense, durumumuzu daha sert, daha kararlı bir şekilde savunmaya başlarız. Daha dindar oluruz. Daha vatansever oluruz. Daha çok ben oluruz, bir başka bende eriyerek …

***

Bir hayatı yaşayın. Ne olursa olsun. Sahte bir ahlâklı olacağınıza, gerçek bir fahişe olun. Varsın yüzlerce kişi spermleri ile yatağınızı kirletsin. Varsın, ciğeri beş para etmez abazanın biri, işini bitirip giderken yastığınıza kirli bir parayı buruşturup atsın. Hiç değilse, tüm bu düzenin ardındaki gerçek pisliği görerek, belki gerçekten ahlâklı olma şansına kavuşabilirsiniz. Rahibe olmak kolaysa, o işte bir yanlışlık vardır … ve düşen, ağlayan, yürekten arınan bir fahişe olmak çok daha iyidir.

Devlet tarafından beslenip büyütüldükten sonra cennet nimetlerini anlatan bir imam, bir TV vaizi olacağınıza, kâfir olun ! Belki öylesine inkâr edersiniz ki, yeni bir hayatın, yepyeni bir anlayışın tohumu içinizde yeşerebilir …

Anlatabiliyor muyum ?

Oscar Wilde anladı ve anlattı. Vurdular. Yargıladılar. Yargılayanların kaçı temizdi ? Kaç tane, dinine bağlı, ailesine bağlı, ama içlerinde sayısız kötülüğü ve doyurulamamış arzuları taşıyan açgözlü insan yargıladı Wilde’i …???

Ahlaksıııız … erkek erkeğe haaa !!!! Reziilll ! Sapıııkk !!!

Ama o, hayatını yaşadı. Ters çevirelim yelpazeyi. Kaç aile babası, aslında evlilik diye hayatları boyunca rol yaparken ailesine dünyayı zehir etti ve içindeki doyumsuzluk zehrini kendinden sonraki kuşaklara aktardı ? Kaç yargıç, daha bir gece önce ziyaret ettiği fahişeyi ertesi gün ahlaksızlıktan dolayı yargıladı? Kaç tane iyi dindar, kendi orduları, çölde bir yerde yaşayan gariban insanları bombalayıp paramparça ettikten sonra, sofra başında şükran duası edip huşu içinde ekmeği tuza banıp yediler ? Ah, ne dindarlık ama !

Kim iyi, kim kötü ?

Bir kum tanesi alırsınız. Minicik, zor görülebilen bir tane. Hiçbir önemi olmayan bir tane. Sonra üstüne bir kum tanesi daha koyarsınız ve bir tane daha.

Ve bir tepe oluşur, yakın bir gelecekte, sizi de ezecek olan bir tepe. Bu tepedeki kumlardan inşa edilen bir duvar. Yüce devletimiz. Yüce büyüklerimiz. Eğitimimiz ve doğru zannettiklerimiz …

“all in all you’re just another brick in the wall..”

Adına tarih kitabı denen ve genelde resmî makamlarca dikte ettirilen paçavraların yazdığına göre, tarih denen şey büyük olayların bol palavrayla süslenmiş diziliminden ibarettir. İnanmayın !

Tarih, boşalmaktır. Devasa bir orgazm. Ben biraz kaba ifade ettim, Hegel daha iyi anlatmıştı.  Birikim, patlama, savruluş, öfke, cinnet, pişmanlık, duruluş ve yeni bir birikim için bekleyiş. Suç ve Ceza. Bazen, ceza suçtan önce gelir.

Tarih, alabildiğine cahil bir anne tarafından yetiştirilen bir çocuğun, peşin peşin ceza çeken ve ne için ceza çektiğini bilmeyen bir çocuğun sessiz ve aciz isyanıdır. Belki o çocuk devlet başkanı olur ve içindeki yetersizliği doyurmanın daha can acıtıcı yollarını bulabilir. Sonra biz o çocuğu lanetleriz ve ona benzeyen yeni çocuklar yetiştiririz. Ama bizim çocuğumuz bizim çocuğumuzdur ve farklıdır elbette !

Bazı insanlar bu durumdaki komediyi, can yakıcı komediyi anlarlar ve ellerinde tek çare kalır. Ölmek veya kendi hayatlarını kurmak. Doğru veya yanlış. Taklit bir mücevher olmaktansa, bit pazarına düşmüş gerçek bir antika olmak sanırım daha iyi … elbet, keşfeden birileri bulunur.

Oscar Wilde.

Okudum. Pek çok dizesini. Yazdıklarını. Yaraladı. İncitti. Üzdü ve ağlattı. Ama kendini sevdirdi. Ne yaptıysa yaptı. Ben Tanrı değilim, yargıç değilim. Kimseyi yargılayabilecek yüzüm yok. En azından bunu anladım ve kendi çapımda boşverdim bu düzene. Sırtlanlara hayran çakalların dünyasına …

Kendi hayatınızı yaşayın. Öylesine değerli ki, bunu hemen yapmaya başlayın.

Tanrı mı? Ceza mı? Cennet mi?

Belki, adına Tanrı dediğimiz varlık hâli, orijinalleri sever. Kimbilir?

Belki, bir başka dildeki duayı bilmem kaç kere tekrarlamakla arınacağını zanneden sürüye inat … Tanrı, kendisine karşı bayrak açanları daha çok takdir etmektedir. Böyle olmayacağını garanti edebilir misiniz …?

Hayat akıyor. Şükürler olsun ki, bir gün bensiz de akacak. Anlamıyacağım. Belki anlamıyarak, daha az acı çekeceğim. Tüm bu saçmalıklardan uzakta, derin bir baygınlık, bir yok oluş …bilemiyorum. Yazıyı uzattım. En iyisi, son sözü Oscar Wilde’ye vermek.

Erkek aşığına şunları yazmıştı:

“Sevgili Sfenksim. Büyük işler başaran insanlara büyük hatalar yapma hakkı tanınır. Bir insanın, haklı olduğunu kavraması da korkunçtur. Artık yazacak bir şeyim yok. Kişinin bütün yazdıklarının zamanla kalıplaşması da bir o kadar korkunçtur. İşte bu yüzden, hayat, olanca komikliği ile korkutuyor beni. Sözcükler daha çok korkutuyor…”

Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s