ZOMBİ FİLMLERİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM

Korku edebiyatını da, korku sinemasını da  severim. Elbette, içlerinde çok sıradan yapımlar da var. Fakat iyi bir yazar, iyi bir yönetmen ve iyi oyuncular aynı filmde buluştu mu seyrine doyum olmaz. Bazen bir sahnede, bir tek replikte, onlarca sayfa yazıda anlatılamıyacak mesajlar verilir. Yaşamın belirsizliği, hepimizi bazen saran o çaresizlik, bir şeylerden kaçmak isteyip de kaçamamak ve gerçek bildiğimiz dünyanın bir anda ayaklarımızın altından kayıp gitmesi … buna benzer hisleri aktarır korku filmleri.

Önemli olan şey makyaj veya efektler değildir. Asıl takdire layık olan şey, doğaüstü figürler aracılığı ile, her insanın içinde bulunan ortak korkuları uyandırabilmektir.

Barbara-004

Zombi filmlerinin büyük ustası George A.Romero, 1968 yapımı o efsanevî “Night Of The Living Dead” Yaşayan Ölülerin Gecesi filminde bir parça şurup, kasaptan alınan et parçaları ve biraz balmumu kullanarak dehşeti yeniden tanımladı. Filmin gösterildiği sinemalarda seyirciler gerçekten rahatsız olmuşlar ve ürpermişlerdi.

Peki, neydi zombi filmlerini bunca çekici kılan şey? Nasıl olur da bu hantal, akılsız, çirkin yaratıklar bu kadar ilgi görüyordu? Bir zombi filmleri hayranı olarak kendimce düşüncelerimi açmak istiyorum.

Öncelikle, zombi filmleri bizleri hayatın kaçınılmaz bir gerçekliği ile yüzyüze getirir: Ölüm.

Amazon-Zombies-1200x801

Şairane düşüncelerin ötesinde, tüm çıplaklığı ile ölüm. Bir morgun çekmecesinde veya bir otopsi masasında yatan cesedin soğukluğu. Bir zamanlar gülen, ağlayan, kitap okuyan, sinemada sevgilisine sarılıp film seyreden bir insanın cansız, soluk yüzü. Artık asla geri gelmeyecek olan bir hayattan arta kalan posa.

Ve tabiatın asla durdurulamayan çevrimi. Ziyafet sırasının kendisine gelmesini bekleyen solucanlar. Mezarın başında solan çiçekler. Bir zamanlar ziyaretçileri gelirken, sonradan giderek yalnızlaşan, yazıları silinen mezar taşları. İsimleri unutulan insanlar. Gerçek anlamda ölen insanlar.  Yazar Stephen King, “Evcil Hayvan Mezarlığı” romanında bunu ne güzel anlatmıştı. Evin kızı Ellie, kardeşi Gage bir tırın altında ezilip öldükten sonra, buna isyan ediyor ve şöyle ağlıyordu:

Onu hiç unutmayacağım. Onun resmini hep yanımda taşıyacağım. Sevdiği şeyleri yiyeceğim, onun oyuncaklarıyla oynayacağım !

Ama babası, Louis, bunun böyle olmayacağını biliyordu. İçinden şöyle düşünmüştü:

Bunu yapamıyacaksın Ellie. Bir kaç gün onun hatırasıyla yaşayacaksın. Sonra bir gün, arkadaşların seni çağırdığında, dışarı çıkarken onun resmini yatağında bırakacaksın. Daha sonra rafa kaldıracaksın, sonra bir sandığa kaldıracaksın veya kaybedeceksin. Ve yıllar sonra, senin için o, 1980 yılında yaşanmış, bitmiş bir şey olarak hatırlanacak.

Ve roman, ürpertici bir şeyi anlatıyordu: “Bazen ölüm daha iyidir. Bırakın, ölüler ölü kalsınlar!”

dawn3

Ama zombi filmlerindeki ölüler tam da ölü değildir, canlanırlar ! Ve işte dehşet burda başlar. Çünkü bu canlanan ölüler bizlere ölüm gerçekliği ile ilgili mesajları sinema dili ile aktarırlar. Öncelikle, ölülerin “öylece” canlanmasından başlıyayım.

Bir yönüyle ne kadar saçma, ne kadar anlaşılmaz. “Bir şey” olur ve aniden mezarlar açılır. Binlerce ölü, saçlarından mezarlık kurtları dökülerek ayağa kalkarlar.

Ama hayat bundan daha mı az anlaşılabilir? “Bir şey” olur ve aniden kendimizi burda buluruz. Olan şey, -her ne ise-, o kadar anlaşılmazdır ki, bir ömür boyunca, bu olan şeyi farklı farklı açıklayan insanlar birbirleri ile tartışıp dururlar. Kimse bir şey bilmez ama sonsuz yorumlar birbiri ile çarpışır. Aslında hayatın kendisi, ölülerin öylece canlanması kadar hayret vericidir.

DayOfTheDead-zombie

Zombileri ürpertici kılan bir başka şey ise, “değişimdir”. Korku filmlerinde bir sürü karakter kullanılır: Vampirler, kurt adamlar, elleri makas gibi çalışan katiller. Oysa zombiler “değişen” insanlardır. Bizdendirler. Belki annemiz, babamız, evladımız, sevgilimiz. Ama değişmişlerdir. Bu sahneler yaşamın en acı derslerini verir bize: hiçbir şey aynı kalmaz. Hiçbir insan, sonsuza kadar, hayalimizdeki gibi kalmaz, değişir. Zihnimiz anıları öylece saklamak ister, ama hayat ve ölüm buna izin vermez.

dawn2

Bundan sonra ise, ölülerin insanlara saldırma sahneleri başlar. Hastalık insandan insana yayılır. Sokaklar ceset dolar. Hayatta kalan az sayıda insan bir yerlere sığınır ve pencereleri, kapıları sımsıkı kapayıp kendilerini güvenceye almak isterler. Oysa, hayatın içinde asla yüzde yüz güvence yoktur. Ölüler ordadırlar, dışarda, her yeri yoklarlar, her deliği zorlarlar, en ufak bir açık bulduklarında sürü halinde içeri girerler ve ölüm bir kere daha kazanır. Bu sahneler, ölümün asla durdurulamıyacağını anlatır.  Ne yaparsak yapalım, o bizi yoklar. Sporumuzu yaparız, güzelce besleniriz … derken göğsümüzde bir sızı duyarız. Veya bir an için başımız döner, sırta bir ağrı saplanır. Kan testleri, laboratuvar tahlilleri, röntgenler … farklı sonuçlar açıklanır: bir kalp sorununuz var … böbrekleriniz çalışmıyor … akciğerinizde bir kitle tesbit ettik. Aslında bunların anlamı şudur.
Yaşayan Ölülerin Gecesi filmindeki o meşhur replik:

Seni almaya geliyorlar, Barbara ! 

Ölüm yoklamaktadır. Yavaş yavaş, sabırla, asla bıkmadan ve vazgeçmeden. Önce bir sızı, sonra burundan gelen kan, halsizlik, bulantı, çarpıntı, unutkanlık. Herkeste ayrı ayrı ortaya çıkan “semptomlar”. Zombiler de böyledir. Ağırdırlar, hantaldırlar, kaba saba hareketlerle ayaklarını sürüyerek yavaşça yaklaşırlar. İlk bakışta, onlardan kolayca kurtulabileceğimizi zannedebiliriz; oysa,

asla vazgeçmezler. Asla. Pencereleriniz ve kapılarınız önünde sonunda açılacaktır.

Fakat dehşet burda bitmez. Zombilerden korkarız. Bir rahatsızlık hissederiz. Zira, aslında onlar fazlası ile bize benzerler. Biz, yaşayan, nefes alan insanlara. Hadi, açayım.

Zombilerin bazıları öylesine çürümüştür ki iç organları bile yoktur. Ama buna rağmen, ısrarla insanlara saldırırlar. Yakaladıkları anda parçalarlar, yemeye başlarlar. Neden?

Zombi kültürü, biz “normal” yaşayan insan kültürüdür. Yeriz, tüketiriz. İç organlarımız çürümüş olsa da, yani aslında bir şeye ihtiyacımız olmasa da, yine de elde etmek isteriz. Bunu her insan ister ve milyonlarca insan, aynen zombiler gibi süpermarketlere saldırır. Sonu gelmeyen sayısız avın, isteğin peşine düşer. Zombi sürülerinin liderleri vardır. İçlerinden biri bir hareket hissettiğinde veya bir koku aldığında hemen o yöne doğru yürür, diğerleri de onu takip ederler. Biz, yaşayan insanlar da yaparız bunu, içimizden biri kokuyu alır, diğerleri onu takip eder.

MV5BMTQ1MTIwNTY0OF5BMl5BanBnXkFtZTgwMTY1Njg0MDE@._V1_CR0,25,266,150_AL_UX477_CR0,0,477,268_AL_

Zombiler, öylece hareket eden avcılardır. Düşünmeden, hissetmeden, sadece içlerindeki güdüye uyarak hareket eden şeyler. Çoğumuz böyledir. Kendi dünyalarından başka bir şeyi bilmeyen milyarlarca insan güdüleri ile hareket ederler. İstedikleri tek şey ele geçirmektir. Bir şeyleri ele geçirmek ve kendine katmak. Zombiler bizden daha mı kötü ?

Bazen, insan toplulukları zombilerden daha kötüdür. Zombiler bir hastalığın kurbanıdır. İnsanlara saldırırlar ama onlara düşman değildirler. Sadece bu güdüyle hareket ettikleri için saldırırlar. İçlerinden hiçbiri bir insana dininden, ırkından, düşüncelerinden dolayı özel bir düşmanlık duymaz. Oysa insanlar böyle değildir. Zombi filmlerinde bu tema ustalıkla aktarılır. Sadece 5-10 kişi kalmış olan insanlar bile, sığındıkları barınakta bir türlü birbirleri ile uyum içinde yaşayamazlar. Kavgalar çıkar, silahlar çekilir, birbirlerini dövmeye, vurmaya başlarlar ve zombilere kendi elleri ile, içeri girecek bir yol açarlar. İnsanlar, zombiler kadar bile barışçıl değildir. Sonlarını kendileri hazırlarlar.

Ve bence, zombi filmlerinin en korkutucu mesajına gelmek isterim.

Zombiler üretken olmayan güçlerdir. Gerçek anlamda ölü oldukları zaman daha üreticidirler. En azından, çürüyerek ve toprağa karışarak tabiatın canlanmasına katkıda bulunurlar. Oysa, yaşamın üreticiliğine sahip olmadan hareket eden ve tüketen bir zombi, sadece beslenmek için beslenen bir cesettir. Böyle bir zombi, dünyanın en tehlikeli insan türünün korku dili ile sembolize edilmesidir:

Hayata kendinden hiçbir şey katmayan, hiçbir fedakarlığa yanaşmayan, sadece ele geçirmek ve parçalamak isteyen bir insan türü. Her ne kadar nefes alsa da, özünde zaten ölmüş, muhakeme yeteneğini kaybetmiş, empati yeteneğini kaybetmiş, kendi isteklerinin doğrultusunda hareket eden bir zombi-insan.

Şükürler olsun ki, doğa veya Tanrı, veya siz ne derseniz deyin, sürekli devinen bir şey, bu aptallığa sonsuza kadar müsade etmez. Uzanıp yakalar ve “bitti” der. Buraya kadar.

Beden ve ruh yavaş yavaş çöktüğünde, yaşayan bir ceset olmaktansa, ölüm daha iyidir.

Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to ZOMBİ FİLMLERİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM

  1. Bülent Salcı dedi ki:

    Charles Bukowski bir kitabında der ki: Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümüne ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: “Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım.”
    Teşekkürler Levent hocam, farkındalık yaratan güzel bir yazı.. Zevkle iki kez okudum..

  2. Geri bildirim: SANAT DÜNYASI /// LEVENT ERTÜRK : ZOMBİ FİLMLERİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM | İstihbarat ve Analiz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s