BİR KAÇ İNSAN

Öğrenme süreci dediğimiz şeyin çoğunlukla bir unutma veya çarpıtma süreci olduğunu düşünmeye başladım. Bu çarpıtmaların en ölümcül olanı ise birbirimize karşı bakış açılarımız.

Bir bebeğe içten gelen bir sevgiyle bakarız, öyle değil mi? Çünkü karşımızda tertemiz bir sayfa durmaktadır. İçine henüz hiçbir şey yazılmamış bir masumiyet. Ama bazıları, bir bebeğe baktıklarında dahi onun derisinin rengini, gözlerinin ırk özelliklerini görüyor ve yargılıyorlarsa zaten ne desem boş.

Bazı dersleri bana sıradan insanlar verdi ve o sıradan insanları, TV’lerde boy gösteren peek ünlü ve dahi peeek bilgili insanlardan daha çok sevdim. İçlerinde, tüm dinsel ve etnik farklılıkları yıkacak biçimde, öyle güzel olanlar vardı ki, ben onlara “ışık insanları” diyorum. Her şeye rağmen, kalplerinde bir umudu taşıyan insanlar, size yaşam sevinci veren ve yaşamın bütünü ile boş olmadığını düşündüren insanlar. İzninizle onlardan bir kaç tanesini tanıtmak isterim. Aradan o kadar uzun yıllar geçti ki bazılarının ismini unuttum.

birkacinsan

Bir Telemake vardı. Kıvır kıvır saçları olan Yunanlı bir çocuk. Arkadaş olmuştuk. Babası çok zengindi. Birlikte babasının arabasına atlayıp Rotterdam sokaklarını gezerdik. Barlar, kafeler ve tanışılacak güzel kızlar …

Gerçekçi bir çocuktu Telemake, isminin anlamı “uzaklardan gelen savaşçı” gibi bir şeymiş. “Tele” Yunan dilinde “öte, uzak” demek. Televizyon kelimesi ordan gelmekte. Uzaklardan gelen görüntü. Neyse … Benden çok daha önce olgunlaşmıştı; sadece fizik anlamda değil, dünya görüşü ve kavrayışı açısından. Sohbetlerimizi İngilizce yapardık. Bir gün, Kıbrıs savaşı ile ilgili konuşuyorduk. Bana sordu:

– Savaşta olsaydın ve karşına ben çıksaydım ne yapardın?
– Sen benim arkadaşımsın, bir şey yapmazdım, dedim.
Elini alay eder gibi salladı:
– Oooo po po po, sen hakikaten aptalmışsın. Elbette beni vurman gerekirdi. Ben seni vururdum !
– Ama bu …
– Sen beni vurmazsan, üstlerin seni vurur geri zekalı ! Savaş bu !

Telemake evlendi. Babası geleneksel değerlerine bağlı bir iş adamıydı. Görücü usulü, çocuğu, yine kıvır kıvır saçları olan, Ege’nin tazeliğini taşıyan güzel bir Yunan kızı ile evlendirdi. Din denen şeyi hiç sevmezdi Telemake. Nefret ederdi. Ona bir iki kere din konusunu açtığımda çok rahatsız olmuştu.

– Bırak bu herifleri, böcekler, asalaklar, mikroplar. Dini at çöp tenekesine gitsin …

Üstelemedim. İyi bir gençti. Türkleri de çok severdi. Saatlerce konuşurduk onunla. Güzel bir meze masası, Uzo, cacıki, pilaki. Bir zamanlar ataları birbirlerini öldürmüş olan iki ülkenin çocukları. Telemake dinsizdi, babasına aldırmıyordu bile. Onun bu tavrını çok takdir etmiştim. Yeryüzünün farklı bölgelerinde ne kadar çok insan kendi ülkelerinin inançlarına karşı çarpışmak zorunda kalmışlardı. Bunu sonradan öğrenecektim.

***

Bir Nizam ağabeyim vardı. Pakistanlı. Terzi. Urdu alfabesi ile yazılmış Kur’an-ı Kerim’i ilk onda görmüştüm. Bir insan bu kadar mı sessiz ve efendi olabilirdi?  Bazen, elindeki dikiş işi bittikten sonra, ya sessizce Kur’an okur veya bir radyo istasyonunu açıp, çevresine hiç rahatsızlık vermeden sevdiği müzikleri dinlerdi. Onun hiçbir dava iddiasında bulunduğunu görmedim. Müslümandı ve neden böyle inandığının hesabını vermeden, ama kimseye de hesap sormadan öylece yaşardı. Şimdi ise, ağzından tükürükler saçarak davalarını bağıra çağıra anlatan bazı Müslümanları gördükçe, Nizam ağabeyin değerini daha iyi anlıyorum.

***

Sonra kader karşıma İtalyan kökenli Belçika vatandaşı Hristiyan bir hanımı çıkardı. Tonton, gözleri ışıl ışıl, yüreği sevgi dolu bir hanım. O zamanlar dekorasyon işlerinde çalışıyordum. Yer Brüksel. Bir akşam, bir dükkanın iç dekorasyonunu yapmaya başladım. Boya-badana, elektrik işleri bitmişti. Dükkan ertesi gün açılacaktı ve mutlaka yetiştirmem lazımdı. Sabaha kadar tek başıma uğraştım. Camın dışına yapışkan folyo ile dükkan ismini yazdım. İçeriyi süsledim. Manken vs resimlerini hazırladım ve daha bir sürü iş yaptım. Sabaha karşı, bir koltuğa uzandım ve yorgunluktan uyuya kaldım. Sonra birinin cama vurduğunu farkettim. Kapıda orta yaşlarda, kısa boylu bir hanım duruyordu. Gidip kapıyı açtım, içeri girdi, Fransızca bir şeyler söyledi. Çat pat, iki kelimelik Fransızcamla onu anlayamadığımı belirttim ama durum meydandaydı. Elindeki tepside, dumanları tüten bir fincan çay ve yanında kurabiyeler vardı. Meğer, uykusu kaçmış, bütün gece beni çalışırken seyretmiş. Sabah olunca dayanamayıp bana bir şeyler getirmiş. Sonradan o hanımın evine de misafir oldum. Kocasi ile tanıştım. Sessiz, sakin kendi hallerinde insanlardı. Bir başka insanı hiç yargılamadan kabul etmenin ne olduğunu bana öğrettiler. Eğer öldülerse, aydınlıklar içinde olsunlar.

***

Bir “Baba” vardı. İsmini unuttum gitti. Baba derdik ona. Gana’lı. Uzun boylu, hani kömür karası derler ya, tam o renkte bir zenci. Gözler deseniz zeka fışkırıyor. Afrika’nın güzel evlatlarından biri. Ama bitmedi. Bu Baba, en az sizin benim kadar güzel Türkçe konuşuyordu. Yıllarca Türk terzileri ile birlikte çalışmıştı ve şivesi mükemmele yakındı. Bence, Türkiye’de pek çok insan onun kadar güzel Türkçe konuşamaz. Baba, ateistin önde geleniydi. Bir de arkadaşı vardı, sanırım Ganalı değildi ama zenciydi, Yahova Şahitlerinden. Watchtower ve Awake dergilerini ilk onda görmüştüm ve İngilizcemi ilerletmek için alıp okuyordum. Baba ile arkadaşını birbirine düşürmeye bayılırdım. Arkadaşı Türkçe bilmezdi ve benim de anlamam için İngilizce konuşurlardı. Bir gün, bu dinsel risalelerden birinde kadının toplumdaki yeriyle ilgili bir makale görmüştüm. Babaya o makaledeki fikirlere katılıp katılmadığını sordum. Elimden alıp bir süre okudu, sonra, boşver bunları dedi. Sallamışlar işte. Arkadaşı hemen atıldı: Kim sallıyor ? Kadınları feminizmle kandırıp ucuz köle olarak kullanıyorlar, onların saygınlıkları ve … Baba çıkıştı: Çocuğun kafasını bu zırvalıklarla doldurma ! Kadınları ezenler asıl sizin gibiler … ve tartışmaya başladılar. Ama tartışmaları hani tatlı sert dedikleri üslupta yapılmaktaydı. Birbirlerini asla kırmazlardı. İki ayrı şeye inanan ama bence kalpleri ortak olan iki insandı onlar.

***

İsmini unuttuğum bir muhasebeci. Belçikalı, erkek, gözlüklü, orta boylu ve gerçekten beyefendi bir insan. Dünyada “varoluşçuluk” diye bir felsefe olduğunu sanırım ilk ondan duydum. Gizli bir hüzün vardı gözlerinde. Bazen akşamları barlara içmeye giderdik. Bana “İstanbulu” derdi. İstanbullu diyemez, bir harfi yutardı. Bir gece, ölümü konuştuk onunla. Çok içmiştik. Sanırım ben bir Campari ile geceyi açmıştım, sonra o zamanlar en sevdiğim içki ile devam ettim. Kola-Konyak. Ve sordum: “Ya ölüm?”

– Ben bilmiyorum, sen biliyor musun ?
– Elbette, eğer iyi insanlar isek Tanrı bizleri affedecek ama eğer …
– Hangi Tanrı ?

Şaşırmıştım: Tanrı işte. God, Dieu …

– Tanrı yok. Sen varsın. Öğreneceksin.

Ateistti. Hiçbir kötülüğünü görmedim. Aslına bakarsanız, ateizmin ne olduğunu bile pek bilmiyordum. Kötü insanlardı işte, öyle düşünüyordum. Allah’a inanmayan insanlardı. Ama o gece, karşımdaki o insan kötü değildi. Sadece düşüncesi farklı olan bir insandı. Yıllar geçti ve o muhasebecinin gözlerindeki hüznü hiç unutmadım. Böyle insanları severim. Her haltı bildiklerini iddia edip millete nutuk çekenlere nisbetle, sessizce kendi iç acısını yaşayan insanları severim. Bu yarayı nasıl anlatabilirim ?

***

Hollanda’da sanırım Den Haag’da bir tarih öğretmeni ile tanışmıştım. Kirada kalıyordum ve öğretmen benim komşumdu. Uzun boylu, pek sarışın diyemesem de sarışına yakın, bilgili bir insandı. Bir süre sonra tanıştık, sonra beni evine misafir ettim. O gece, özümsenmiş bilginin ne demek olduğunu, gerçek kültürün ne demek olduğunu ondan öğrendim. Bugün bile, pahalı mobilyaları ve yüz milyarlık arabaları olan iki ayaklı kerestelerle konuşacağıma, o Hollandalı tarih öğretmeninin sohbetini yeğlerim. Son derece sade, ucuz fakat zevkli tablolarla dolu bir evi vardı. Duvarlardan biri silme kitap doluydu. Kanuni Sultan Süleyman’ı çok beğeniyordu. Ne yazık ki o zamanlar Kanuni konusunda ona bir şeyler söyleyebilecek bilgim yoktu. Sadece anlattıklarını dinlemekle yetiniyordum. Faşizmden nefret ediyordu. Bir gün yüreğimi yakan bir şey söyledi:

– Kapıya parmağın sıkıştığında canın acıyor mu ? Benim de acıyor. Bunu anla ve gerisini boşver. Geri kalan her şey şartlandırmadır.

Ne demek istediğini pek anlayamamıştım. Yıllar sonra anladım.

***

En güzelini, en iyisini, en sona sakladım. Hayatımın en büyük aptallığını, en derin pişmanlığımı.

Güzeller güzeli Suraya.

Bugün bile, beni bunca seven bir kızla neden evlenmedim diye düşündüğümde, kalbim acıyor. Zenciydi Suraya. Surinamlı. Ailesi ile birlikte Amsterdam’da yaşıyorlardı. Kıvır kıvır saçlar, boncuk gibi gözler ve birlikte yaşanılan iki yıl.

Bütün günahlarımdan geçtim, Tanrı beni sadece bu kızı bıraktığım için cezalandırsa yeridir. Sesimi bile çıkarmam.

Hiçbir şey beklemeden vermek, hiçbir şey sormadan sevmek, bütün kusurları görmezden gelmek ve yaşamın içinde, size hoş gelmeyen şeyleri dahi sevdiğiniz kişi seviyor diye sevmek …

Hepsini yıllar sonra anladım. Ama çok geç…

***

Bu insanların arasında ortak olan şey neydi ?

Kimisi dindardı, kimisi dinsiz. Ama bu sanırım sadece dıştaki bir farklılıktı. Ortak olan neydi ?

Sanırım uzun yıllar sonra az çok anlayabildim bunu. Cevap, Dr Eric Fromm’un yazdıklarında gizlenmişti. Biophilia (yaşam sevgisi) ve Necrophilia (ölüm sevgisi).

Biyofili, bir tür aptal Pollyanna gibi “ay, yaşamı çok seviyorum” diyerek ortalarda dolaşmak değildir. Bunun çok ötesindedir. Üreticidir, paylaşımcıdır ve sorgulamaktan uzaktır. Kalbinde yaşam sevgisi olan bir insan, karşısındaki kişi veya hayvanın aynen kendisi gibi bir can taşıdığını bütün gücü ile görür ve hisseder. Sırasında çarpışabilir, hatta sırasında öldürebilir ama temel amacı yaşamın savunmasıdır. Dr Fromm bu olguyu yaşamı korumaya yönelik olumlu saldırganlık olarak açıklar. Yaşamı seven bir insan, en azından bunu iddia eden bir insan, yaşamı sorgulamaz, yaşayanları sorgulamaz. Bende bu ruh inceliği var mı, inanın bilmiyorum.

Ölüm sevgisi, ölüme tapınma gerçekten tehlikelidir. Ölümden bahsetmek, ölümü anlamaya çalışmak, bunun felsefesini geliştirmek ölüm severlik değildir. Pek çok düşünür kafa yormuştur ölüm gerçekliği üzerinde. Ölüme taparlık, aslında bir korkaklıktır. Hayattan kaçış. Sürekli olarak değişen, kendini tazeleyen, köhneyen her şeyi çürümeye ve yeni hayatlara yol vermeye mecbur eden o muazzam devinimden kaçıştır. Ölüme tapan bir insan, şeylerin hep kendisi gibi olmasını ister. Farklılıklara tahammül edemez. Anlayamadığı şeylerden korkar. Korktuğu şeyleri ya öylece dondurmak, sindirmek veya yok etmek ister. Bu aynı zamanda, bütün totaliter rejimlerin, bütün diktatörlerin çıkış noktasıdır. Onların bazen kucaklarına iki çocuk alıp poz vermelerine aldırmayın. Görünüş yanıltıcı olabilir. Gerçekte ise, diktatörler ve onlara hayran olup askeri selam çakanlar, hayranlık krizleri geçirenler aslında sadece kendilerini severler ve varolan her şeyin aynen kendileri gibi olmasını isterler. Nekrofili sözcüğü, popüler kültürde “ölüleri sevmek”, hatta ölülerle seks yapmak istemek gibi anlamlara gelir ki, tarihte bunu yapan pek çok insan olmuştur. Ama sözcük, bu cinsel sapmanın ötesinde anlamlar taşır. Yani, deneyime dayalı klinik anlamlarının ötesinde felsefî çıkarımları vardır ölüm severliğin.

Yine doktor Fromm’a dönersem; Dr Fromm bir cehennemin kapılarını açıp bizlere insan yıkıcılığının ne kadar derinlere işleyebileceğini göstermiştir. Tarihe geçen en büyük yıkıcıları hatırlayın. Kimleri kötü olarak biliyorsanız, onları hatırlayın.

Ama ya geride kalanlar?  Onları çılgıncasına alkışlayanlar ? Sadece bir an görebilmek için ezilmeyi göze alanlar? Sizce hangisi daha kötü ? Kötülüğü dışa vuranlar mı, yoksa onu içlerinde saklayıp sonra dışarı salmak için müsait bir rejim ve zaman arayanlar mı ? Hangileri ? Dahası da var. Kötülüğün en iğrenç biçimi. Açıkça kötü olmaya bile cesaret edemeden mazlum rolü oynayanların kötülüğü… Kimler mi? Siz arayıp bulun.
Konu uzar gider. Uzatmak istemiyorum.

Güzel insanlar var yerküremizde. Zenci, beyaz, çekik gözlü, sarı saçlı, kumral tenli .. vesaire .. önemli değil, güzel insanlar onlar. Sesleri pek duyulmuyor çünkü başkalarını ezmeden yaşayıp gittikleri için sanki hiç yokmuş gibiler. Bence, sevilmeye layık olanlar onlar.

Çektikleri tüm acılara rağmen, yine de hayata küsmeyenler. Bu tür insanların inançlarını birileri kafaya takabilir; bana göre ise hiç önemi yok. Nasıl biliyorlarsa öyle yaşasınlar…

Tanrı sevgisi olarak adlandırdığımız şey, tüm devinimleri ile hayatı sevmek değilse, hayatın içinde olanları sevmek değilse o zaman nedir?

Ve hep bir “şimdi” algısı içinde yaşadığımız hayatı sevmeyenler, ötede olduğuna inanılan bir başka hayatı sevebilirler mi?

Karar sizin…
Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to BİR KAÇ İNSAN

  1. Macitbay dedi ki:

    Reblogged this on macitbay.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s