YILDIZLARA DÖNÜŞ

Hayal kurmayı bazıları bir tür zayıflık, gerçeklerden kaçış olarak yorumlayabilir. Pek itiraz edemem, haklı olabilirler.

Yine de, son zamanlarda, çok hoşuma giden bir hayalim var benim. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kendime soğuk bir bira açtıktan sonra, karanlıklar içinde kurduğum bir hayal…

Ne bir devlet reisi, ne bir gazeteci, sporcu, sanatçı vs olmak istemem. Tüm beceri ve mesleklere saygım var. Ama eğer, bir tercih hakkı tanınsa idi, tek bir şeyi seçmek isterdim:

Zorlu bir keşif görevinde, bir uzay gemisinde ölmeyi ve cesedimin sonsuz boşluğa fırlatılmasını isterdim.

Bunu düşünmek içimi ürpertiyor. Dünya gezegenindeki üçkağıtçı politikacılardan, şarlatan ilahiyatçılardan, hep kendine yontan ve sürekli olarak bir şeyler isteyen milyonlarca insandan çok uzakta, ortalama -270 derecede, yıldızların yanından geçmek, astreoid kuşaklarının içine dalmak, galaksilerin çekim alanlarına kapılmak kimbilir ne güzel olurdu. Her ne kadar hissedemiyecek olsam da…

yildiz-bebek

Astronotlara çok saygı duyuyorum. Alabildiğine zorlu bir eğitimleri var. Mekik atmosfer dışına fırlatılırken doğan o korkunç basınca karşı koymak, aylarca yerçekimsiz bir ortamda yaşamak hiç de kolay değil. Bu vesile ile, 1986’daki  faciada, havalandıktan 70 saniye sonra infilak eden Challenger uzay mekiği içinde hayatlarını kaybeden kahraman insanları ve diğerlerini saygı ile anıyorum.

***

Benim için, hayatım boyunca hiçbir içinde yaşadığımız evreni öğrenmeye çalışmaktan daha önemli olmadı. Ne siyaset, ne gündelik kavgalar, ne menfaat hesapları umurumda değil. Kabul ediyorum, çok hatalarım ve ayıplarım oldu. Her insan gibi, düşe kalka ilerlemeye çalışırken defalarca tökezlediğim oldu. İşte bu yüzden, başkalarını fazla ayıplayamıyorum.

Fakat, tüm bu hay-huyların ötesinde, en mutlu olduğum zamanlar, uzayla ve bilimle ilgili bir kitabı açıp içine daldığım ve her şeyi unuttuğum anlardır. Şükürler olsun ki, her şeyi bilemesem dahi, en azından bir şeyleri bilen insanların bilgi ve tecrübelerine önem vermeyi öğrendim.

Gezegenimizde yüzbinlerce yıllık bir maceramız var. Genel bir görüş olarak, modern insanın şekillenmesi elli bin yıl öncesine götürülmekte. Kimbilir, bu uzun tarih dilimi içinde, kaç insan haksızca öldürüldü, kaç kişinin kafası tapınaklarda veya hükümdarların huzurunda yuvarlandı? Kaç kişi duygularının ve şehvetinin esiri oldu, kaç kişi hayatını sonsuz yalanlarla yaşadı?…

Fakat, umutluyum. Kalbimde bir ses, hepimizin, tüm insan türünün yepyeni bir çağın eşiğinde, bir tür doğum sancısı durumunda bulunduğumuzu söylemekte. Binlerce yıl, sayısız tanrılara taptık. Sadece Hindistan’daki tanrı sayısı on milyonlarla ifade edilmekte. Sonra aramızdan bazıları, tüm bu tanrı ve putları bırakıp “bir olan” Kudret’e yöneldiklerini iddia etseler de, insanların büyük bir çoğunluğu aslında kendilerine tapmaya ama bunu bir ilah ismi ile perdelemeye devam ettiler.

Binlerce yıl at arabaları ile seyahat ettik; ucsuz bucaksız denizlerde yaşayan dev canavarların öykülerini birbirimize anlattık, karanlıklardan ve doğal felaketlerden korktuk, korktukça kendimize daha çok hurafe ürettik ve bunları ürettikçe onların doğruluğuna toplum olarak daha fazla inandık.

İnsanlık son bir kaç yüzyılda, daha önce hayal bile edemiyeceği bir sıçrama gerçekleştirdi. Aslında, bana soracak olursanız, insan türü bu gelişime daha çabuk kavuşabilirdi. Fakat Antik Mısır ve benzer kadim uygarlıkların miraslarının kaybolması, bilimsel disiplinin yolunu açan o muhteşem İyon ve Grek uygarlıklarının dağılması, İskenderiye kütüphanesinin yakılması ve nihayet semavi dinlerin temsilcilerinin koyu bir tutuculuğa saplanması ile, bilgi ateşi yüzyıllar boyunca korlar altında uyumak zorunda kaldı.

Geldiğimiz noktada ise, mikro alem ile makro alem arasında, kendini tanımak için çırpınan bir canlı türü olduğumuz ortaya çıkmakta. Ne miniklerin dünyasını biliyoruz, ne de sonsuzluğa uzanabiliyoruz. Evren, olanca inadı ile, yaşam sırrını bizden uzak tutuyor. Ne kadar tuhaf: yaşıyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz! Elde olan sadece yorumlar, yorumlar, yorumlar … Neticede, bu yazdıklarım da bir yorum, bir deneme…

Ama umutluyum.

Yıldızlara uzandıkça, bugün uğrunda birbirimizi öldürdüğümüz siyasal, etnik, dinsel tartışmaların hiçbir önemi kalmayacak. Pek çoğumuz yazgımızın esiriyiz. Ama bu yazgı içinde yuvarlanırken onu öylesine kendimizle özdeşleştiriyoruz ki, bir süre sonra, onu varlığımızın bir parçası yapıp ölümüne savunuyoruz. Hindistan’da yoğun mezhep çatışmaları içinde doğan, daha çocukluğunda ailesinin “pis düşmanlar” tarafından öldürüldüğüne şahit olan bir çocuğun dramını düşünün. Nasıl bir nefretle büyüyecektir. Kendi hayatını nasıl tutkuyla savunacak ve başkalarını anlamaktan o derece uzaklaşacaktır. Müslüman, Hristiyan, Hindu, Sih … farkeder mi ?

Şimdi bir de, belki yüzyıllar sonra, bir gezegende kurulu uzay kolonisinde gözlerini açan bir bebeği düşünün. Gözlerini yıldızlara açan bir bebeği … Uzay istasyonunun gezegen tozlarına dayanıklı camlarından bakarken pırıl pırıl parlayan yıldızları, galaksinin spiral kollarını ve nebulaların ışıltısını gören bir bebek …

Ne Hiroşima’yı bilecektir, ne din savaşlarını, ne de diğer şeyleri. Koloni içinde, kendi döneminin eğitimini alacak, muhtemelen astro-fizik ve benzer bilimleri öğrenecek, uzaydaki sonsuz maceramızı gelecek kuşaklara taşıyacaktır.

Şimdi size, çekine çekine, bir iddiamı yazacağım. Gezegenimizde yaşayan insanların büyük çoğunluğu, hâlâ “yer merkezli” bir evrende yaşadıklarımızı düşünürler. Evet, hemen hepimiz tâ ilkokul sıralarında Dünya’mızın Güneş Sistemi’nin bir parçası olduğunu öğrenmişizdir ama bunu öğrenmek, daha doğrusu, ezberlemek farklıdır, bu gerçeği gönülden hissedebilmek farklıdır. Kimseyi ayıplamıyorum. Her insan, kendi varlık macerası içinde elbette ki öncelikle kendisinin ve ailesinin sorunlarına odaklanır. Yaşam hepimize dayatır bu mücadeleyi. Ama insanlar zamanla, kendi minik dünyalarını olabilecek tek dünya zannetmeye başlarlar ve öylece yaşayıp giderler ve ölürler.

öldük, ölümden bir şeyler umarak
bir büyük boşlukta bozuldu büyü
nasıl hatırlamazsın o türküyü
gök parçası, dal demeti, kuş tüyü
alıştığımız bir şeydi yaşamak
(C.Sıtkı Tarancı)

Gerçekten bu büyü “bir büyük boşlukta” dağılacak mı? Tüm inançlarımız, bilgilerimiz, bizi biz yapan her ne var ise Kozmos’un engin derinliğinde bilinmezliğe kayıp gidecek mi? Yazgımız bu mu?

Bazen bu soru beni ağlatıyor. Dünyamıza gelmiş olan milyarlarca insanı düşünüyorum: sıradan insanlar, çeşitli meslek sahipleri, savaşçılar, kumandanlar, sanatçılar, fahişeler, rahip veya rahibeler, bilim insanları ve daha sayısız insan. Ve her şey bunun için miydi, diyorum. Sonsuz bir gaz ve toz bulutuna savrulmak için miydi?

Ama, bir inancım var. Adı üzerinde, bu bir “inanç”; dolayısı ile lütfen ispat istemeyin, ispatlayamam.

Evrensel bilinç ile insan bilincinin giderek birbirlerine yaklaştığını düşünmekteyim. Kaos ile düzenin bitmeyen kavgasında, sanırım, bir zamanlar “bir şey” kendi bilincinin farkına varan bir şey büyük bir fışkırma ile dağıldı. Belki bir aşkın, belki yeni bir varoluşun ateşiydi bu.

Ve  bizler unuttuk. Hem de çok şeyi unuttuk. Varlığımızın köklerini, Kozmos’la olan derin ilişkimizi, hepimizin tâ derinliklerinde yer alan o varlık bilgisini unuttuk. Dönem dönem onu dinsel ifadelerle dile getirmeye çalıştık. Bakın, semavi dinlerin kutsal metinleri içinde, en çok hoşuma giden hangisidir, yazayım. Musa’nın “sen kimsin?” sorusuna karşılık Rabbin ona verdiği cevap:

“Ben ne isem oyum.” veya “ben, ben olanım.”

Ne kadar sade ve ne kadar derin. Bir yönü ile kendi farkındalığını diler getirirken, bir diğer yönü ile kendi hiçliğini fısıldamakta.

“Kendimi öylece kabul ettim ve varlığımla barıştım.” Bende uyandırdığı izlenim böyle …

Seneler önce okuduğum bir felsefe kitabında, yazar, bir bebekten yola çıkarak insan varoluşunun sadeliğini şuna benzer cümlelerle dile getiriyordu. Bir gün, romanın kahramanı bir tür “aydınlanma” deneyimi yaşar. Sanki yeni doğmuş gibidir. Hayretler içinde ellerine, bacaklarına bakar. Onları ilk defa görmüş gibi olmaktadır. Bunlar benim ellerim mi diye kendisine sorar.

Bu basit anlatım, insan varoluşunun dramatik yönünü tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Bizler, “alışırız”; öylesine alışırız ki, varlığımızdaki o büyük mucizeyi bir süre sonra farketmez oluruz. Her şey öylesine akar gider işte. Benim kolum benim kolumdur. İyi ama nasıl oluyor bu iş ? Trilyonlarca hücre, nasıl oluyor da ortak bir bilince kavuşuyorlar? Ona nasıl “ben” diyebiliyoruz? Uzun zaman önce, milyar yıllar önce ilk organik moleküller kendi yaşam maceralarını sürdürürlerken nasıl oldu da böylesine organize olabildiler ve kendi iç bilinçlerini feda edip daha üst bir bilince sıçrama yapabildiler ?

Belki de, hiçbir şey, kendi öz-bilincini unutmamıştır. Ve mezarda, cesedin çürüyüşü olarak gördüğümüz şey, bu alt ve öz-bilinçlerin yeni arayışlara doğru yol almasından ibarettir. Ve belki de tüm sır, bu alabildiğine basit gerçekliktedir:

“ben, ben olanım”

Ne olduğumun önemi yok. Ben bir prokaryot olabilirim, bir ökaryot olabilirim, bir hücre olabilirim; ama ben, ben olanım. Böyle olmasaydım, bir başka şey olacaktım, ama yine de ben, ben olacaktım.

Bir bebek, bir anlamda, bu derin bilgiye sahiptir. Sorgulamaz. Öylece kabul eder. Etrafına gülücükler atar ve kendini -hiçbir suçluluk duygusuna kapılmadan- öylece kabul eder. Daha sonra biz ona bir sürü görev, inanç, bilgi, çatışma ve elbette suçluluk yükleriz.

***

Şimdiki medeniyetimiz sonsuz çatışmalarla dolu. Çare yok, bu çileyi çekmek zorundayız. İnsanların büyük çoğunluğu sabırsız, tutarsız, çilesiz, meraksız ve anlayışsız. Milyonlarca insan, her gün iç bunaltan metropollerde, birbirlerine tıklım tıklım yapışmış vaziyette bir yerlere koşturup duruyorlar. Medeniyetimizi devler kurdu ve şimdi ise muhteşem salaklar imal ediyoruz. Ben de onlardan biriyim; ama hiç değilse bunu kabul ediyorum.

Sanırım, orda bir yerlerde bir şey, hâlimize bakıp kahkahalarla gülmekte. Çırpınan insancıklar, bir şeyleri anlamaya çalışan insancıklar; gülen, ağlayan, kavga eden, küfreden, isyan eden insancıklar.

Konudan konuya atlıyor isem, affoluna, ama böyle yazmayı daha çok seviyorum. Neticede; ben, ben olanım. Tüm zamanlarda yazılmış romanlar içinde, sadece bir tanesini öne çıkarmamı isteseler, hemen şu ismi veririm: “Fareler ve insanlar”. Tanrım. İnsanlığın dramı bundan daha edebî bir şekilde nasıl izah edilebilir? Öyküyü her düşünüşümde ağlamamak isterim ama kendime hakim olamam. O masum, zeka özürlü ve alabildiğine iyi niyetli dev adam Lennie’nin öyküsü. Aslında öylesine savunmasızdır ki, biricik arkadaşı George onu hep idare etmek zorundadır. Sembolik olarak, George insan aklını, ölçüyü ve muhakemeyi temsil eder. Lennie ise, bazen ölümcül olabilen duyguların, deneme-yanilma sürecinde ortaya cikan yanlisliklarin temsilcisidir. Çiftlikten çiftliğe dolaşıp gündelik işlerde çalışırlar. Lennie’nin bir hayali vardır. Yeterince para kazanıp ufak bir toprak parçası edinmek ve orda ömrünün sonuna kadar, kendi ektiklerini yiyerek huzur içinde yaşamak. Bir de takıntısı vardır Lennie’nin. Tüylü ve yumuşak şeylere dokunmayı sevmektedir. Fakat o kadar iri yarı ve beceriksizdir ki, okşamaya kalktığı fareleri ve tavşanları o kaba saba eli ile öldürmektedir. Bir gün, samanlıkta, çiftlik sahibinin güzel karısı Lennie’ye biraz yakınlaşır. Lennie ona dokunmak ve sevmek ister, fakat genç kadın paniğe kapılınca korkar, onu susturmaya çalışırken öldürür.

Lennie masumdur. Neticede, zeka özürlü bir insandır ve ne yaptığının farkında bile değildir. Bu manzarayı gören George, arkadaşı ile birlikte kaçar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, intikam peşindeki çiftlik sahibi ve onun adamlarından kurtulmaları mümkün değildir. George, dev arkadaşının çiftçiler tarafından hoyratça katledilmesini istemez. Ona diz çöktürür, arkasına geçer ve silahını çeker. Lennie bir yandan, kuracakları çitlik evinin hayalini anlatmaktadır.

– Tavşanlarımız da olur mu George, bir sürü bembeyaz tavşan …
– Elbette olacak, tavşanlarımız da olacak.
– Belki bir değirmen bile kurarız George, öyle değil mi?
– Evet, kurarız.

George gözlerini kapar, tetiğe asılır ve bu küçük dev adamı öldürür.

John Steinbeck’e selam. Nasıl bir duyarlılıkla yazmış bu romanı. Acaba durumumuz Lennie gibi mi diyorum. Merak ediyoruz, yakınlaşmak ve sevmek istiyoruz, ama öylesine kaba sabayız ki elimizi neye atsak ona ölüm getiriyoruz.

Beceriksiz bir dev,
Çocuk masumiyetindeki bir ölüm makinesi …

Yok, sanırım, bu kadar da masum sayılmayız. Her ne ise …

Şimdi içinde bulunduğumuz durumda ise, insan türünün en azından bir kısmının “varlık” konusunda belli bir duyarlılığa geldiğine inanmaktayım. Bazı insanlar, tüm dinsel ve toplumsal şartlandırmaları aşıp bütüne doğru yönelebiliyorlar. Aslında bu, dinlerin vazifesi, ama onlar siyasete ve çatışmalara öylesine bulaştılar ki, çok insan şu veya bu şekilde yüz çevirip farklı arayışlara yönelebiliyor.

Peki, hedef ?

Akıl ile evrensel duyarlılığın birleşmesi. Her şeye ölüm yağdıran o kaba saba ellerin, daha duyarlı bir bilinç tarafından yönetilmesi.

Çok mücadele ettik. Yeryüzü tarihi kandan geçilmiyor. Herkesin kendince anlatacak bir kan öyküsü var. Kabul ediyorum, kötüye kullanılan bilimler bazen bizlere felaketler getirdi. Bombalar, kıtalar arası füzeler, biyolojik saldırılar. Ama, ne olursa olsun, sadece duygularımızın esiri olmamalıyız. Duygularımız, bizi biz yapan şeylerden biri; fakat bazen alabildiğine yanıltıcı olabiliyor ve insanları derin nefretlerin içine sürükleyebiliyor.

İnanıyorum ki, bir gün, bir uzay kolonisinde ilk defa bir bebek, Dünya’dan milyarlarca kilometre uzakta doğacak. Yıldız bebek. Belki o zaman, sayısız saplantıdan arınmış biçimde, yepyeni bir insan türü galaksimizin ve evrenin içinde yerini alacak. Kendisi ile çatışmak yerine, kendisini olduğu gibi kabul edip, şeyleri ve evreni, yozlaşmış yorumlara sapmadan, tüm canlılığı ve sevecenliği ile kucaklayacak olan bir bebek.

Yeniden yıldızlara dönen bir bebek.

Ama içsel devrim, öncelikle “burda” yapılmalı. Aksi halde, evrenin neresine gidersek gidelim; düşmanlıklarımızı, hırslarımızı, kavgalarımızı yanımızda taşıyacağız demektir.

Belki henüz yeterince büyümedik.

Saygılar

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s