SOLARIS VEYA BİR YANILSAMANIN GELECEĞİ

(Stanislaw Lem’den Solaris romanını okumaya niyeti olanlar daha fazla devam etmesinler. Ele alınan konu gereği romanın özeti çıkarılmıştır.)

1

Felsefe ile ilk olarak 1970’li yılların ortalarında L.Pauwels ve J.Bergier’in bir kitabı aracılığı ile tanışmıştım: “Evrenin Sahipleri” Sanırım, orijinal ismi Büyücülerin Şafağı gibi bir şeydi. (Le Matin des Magiciens) Bu çalışmanın bir dönem Fransa gençliğini çok etkilemiş olduğunu ancak yıllar sonra öğrenebildim.

Çocuk romanları ve bazı erişkin romanlarını da yeni yeni okuyordum ve birdenbire böylesine ağdalı bir konuya atlamak, itiraf etmeliyim ki bana ağır gelmişti. Kitapta kadim felsefeler/öğretiler ile insanlığın bugünü ve yarını arasında köprüler kurulmuş, çeşitli  Budist öykülerine yer verilmiş, finalinde ise insan aklının gelişimi üzerine sorgulamalar yapılmıştı. Okuduklarımın çoğunu anlayamasam da, konular çok ilgimi çekmişti. Bizim küçük dünyalarımızın ötesinde; birilerinin hayat, ölüm, evren, zaman, sonsuzluk gibi konularda kafa yormuş olması beni çok etkilemişti. Kitap aslında bütünü ile ontoloji (varlık felsefesi) alanında yazılmıştı ama ben o zamanlar ontolojinin ne olduğunu, neyi sorguladığını dahi bilmiyordum !

Bu kitabın hemen ardından, daha ciddi eserlere yöneldim ve İngiliz felsefesinin büyük ustalarından biri ile tanıştım: Bertrand Russel, Dış Dünya Üzerine Bilgimiz.

Büyülenmiştim. Hep gerçek olarak bildiğim ve doğruluğundan asla şüphe etmediğim “dış dünyanın” aslında bir yönü ile benim zihnim tarafından oluşturulduğunu öğrenmek, hem çok ilgimi çekmişti, hem de bir parça korkutmuştu. Eğer kendi zihnimin oluşturduğu bir ilüzyonun içinde yaşıyorsam, o zaman “gerçek” neydi ? Bir gün, bir başka bir gerçeğe varabilirsek, onun da farklı bir ilüzyon olmadığından nasıl emin olacaktık ?

2

Birbiri ardına ne kadar felsefe kitabı bulduysam okumaya başladım. Herkes farklı bir şeyler söylüyordu. Bense elbette çok düzensizce, rastgele okuyordum ve aklım epey karışmıştı. Üstelik yalnız kalmıştım. Çünkü çevremdekilerle hep bu konuları konuşmak istiyordum ama arkadaşlarımın ve ailemin tamamı gündelik konuları konuşmayı tercih ediyorlardı. Böylece yıllar akıp gitti. Felsefeyi biraz daha derli toplu özümseyebilmek için, felsefe tarihini anlatan kitaplara yöneldim: Bertrand Russel’dan “Batı Felsefesi Tarihi.” Bizlerden, değerli Orhan Hançerlioğlu ve Afşar Timuçin’in Dünya düşünce tarihi üzerine çalışmaları, bazı felsefe sözlükleri … vb. Bu sıralarda; dengesini, bilinen normal dünyayı, tanrısını, inancını  kaybetmiş bir “deli”yi okumaya başladım: F.W.Nietzsche ve elbette baş eseri “Böyle Buyurdu Zerdüşt.”

Çeşitli hocalar, imamlar, öğretmenlerim ne derse desin, bence, yanlış olan bir şeyler vardı. Hayatı algılayaşımızda çok ters giden bir şeyler vardı ve felsefeciler bunu sorguluyorlardı. Aslında hepimiz bir mağarada hapis kalmıştık ve sadece şeylerin gölgelerini seyrederek kendimizi kandırıyorduk. Birilerinin mağaradan çıkıp bize yol göstermesi gerekiyordu. (Yıllar sonra, düşüncemden vazgeçtim. Gösterilen bir yol yoktu, olamazdı. Herkesin kendi yolunu bulması çok daha önemliydi.)

Fakat, söylemeliyim ki, felsefe konusunda en büyük derslerden birini, bir felsefe kitabından değil, bir bilim-kurgu romanından öğrendim: Stanislaw Lem’den: Solaris.

Bu eser 3 farklı tarihte sinemaya da uyarlandı. Hele hele 1972 yapımı, büyük bir film ustasına aittir: Rus yönetmen Andrey Arsenyeviç Tarkovski. Ben yine de, kitabını tavsiye ederim. Zira, eserin içindeki pek çok mesaj filme uyarlanırken dağılıp gitmiştir.

Kitabı ilk okuduğumda sadece bir bilim-kurgu çalışması okuduğumu zannediyordum. Fakat, felsefe üzerine bilgim arttıkça, eserin varoloşçu felsefeden yola çıkarak, pozitivist-ilerleme ütopyasını, seküler bilimin zaaflarını, birey psikolojisini, teolojiyi ve nihayet gerçekliğin göreceli doğasını sorguladığını anladım. İlk okumamdan yaklaşık 20 yıl sonra kitabı farklı bir anlayışla yeniden okudum ve çok büyük keyif aldım. İzninizle, Stanislaw Lem ustayı saygı ile anmak istiyorum.

4

***

Peki ne anlatır Solaris ?

İnsanlık uzak bir gelecekte uzay teknolojisinde iyice ilerlemiş ve farklı gezegenlerde araştırma istasyonları kuracak seviyeye gelmiştir. Araştırmalar sürerken bilimciler çok tuhaf davranan bir gezegen keşfederler ve orda bir gözlem istasyonu kurulur. Gezegene Solaris ismi verilir.

Solaris, tüm yüzeyi jöleye benzeyen bir tür yoğun sıvıyla, denizle kaplı olan bir gezegendir. Gezegene yerleşen görevliler senelerce bu denizin nasıl davrandığını anlamaya çalışırlar. Solaris’in yüzeyinde düzensiz hareketler, dalgalanmalar gözlenmektedir. Gezegen, çeşitli aralıklarla havaya doğru dev dalgalar, şerit biçimi uzantılar göndermekte, bazen yüzeye girdaplar oluşmaktadır. Bu farklı şekillerin hepsi simüle edilir, koordinatlara dönüştürülür ve analiz etmesi için bilgisayara verilir. Fakat, ne kadar uğraşsalar da eldeki verilerden net bir anlam çıkarılamaz. Bazılarına göre, Solaris kendince mesajlar üretmektedir, bazıları ise bunlarda hiçbir anlam olmadığını, gezegenin tamamen düzensizce dalgalandığını savunmaktadırlar. Farklı bir görüşe göre ise, Solaris tamamen bilinçsiz değildir, fakat bir tür hayvan içgüdüsüne sahiptir.

Bu arada, Dünya’da  da Solaris ayrı bir bilim dalı haline gelmiş, hatta Solaris’i anlamaya çalışan tartışma grupları, kült gruplar ve hayran kitleleri oluşmuştur. Hemen herkes Solaris konusunda bir şeyler söylemeketedir ve tarafların birbirleri ile anlaşabilmeleri imkansız hale gelmiştir.

3

Tartışmalar sürerken, aniden Solaris ile Dünya istasyonu arasındaki iletişim kopar. İstasyondaki bilimcilerin akibeti belirsizdir. Bunun üzerine bir psikolog olan Dr Kevin ve bir kaç uzman, sorunu anlamaları için Solaris’e gönderilirler.  Dr Kevin, Solaris’e vardıktan az sonra, durumun çok karmaşık olduğunu farkeder. Bilimcilerden biri intihar etmiştir. Diğerleri korkudan dolayı bir şeyler gizlemektedirler. Bir başka bilimci ise aklını kaybetmiştir ve anlaşılmaz şekilde konuşmaktadır.

Dr Kevin, bilgisayar raporlarını, son gözlem sonuçlarını, tanıkların ifadelerini dikkate alarak çalışırken, çok şaşırtıcı bir şey olur. Yorgun bir anında yatağa uzandığında aniden karşısına yıllar önce ölmüş olan karısı Rheya çıkar. Doktor, bir yandan karısına yeniden kavuşmanın sevincini yaşarken, diğer yandan bu durumdan korkmaktadır. Karşısındaki şey gerçek midir ? Dünya’da ölmüş olan bir kadın nasıl olur da farklı bir gezegende hayat bulmuştur ? Doktor, bilimsel disipliniyle aklına sahip olmaya çalışsa da karısının ve Solaris’in gerçekliği onu kuşatmaya başlamıştır.

Ve her şey kontrolden çıkar. Mürettebat birbirlerinden farklı şeyler görmektedirler. Son derece gerçekçi sanrıların ardından paranoya ve histeri nöbetleri başlar. Herkes diğerini düşman olarak görmektedir. Silahlar çekilir, bir kaos ve çatışma, istasyonu kana bular.

Romanın finalinde Dr Kevin nihayet gerçeği anlar. Solaris canlıdır ve bilinçlidir. Ama Solaris’in bilinci ve aklı insan bilincinden çok farklıdır. Solaris, çevresindeki şeyleri o kadar farklı değerlendirmektedir ki, bu iki türün birbirini anlaması adeta imkansızdır. Onlar Solaris’i anlamaya çalışırlarken, Solaris de kendi organik zekası ile onları anlamak için çalışmaya başlamış ve ilk mesajlarını göndermiştir. Belki de Solaris insanları bir tür virüs olarak kabul etmiş ve üstündeki bu yaratıklardan kurtulmaya karar vermiştir. Veya, tamamen dostça da davranmış olabilir. Ama neticede Solaris, bilimcilerin beynine sızıp, onların anılarını, bastırılmış isteklerini gerçekliğe dönüştürdüğünde, bilerek veya bilmeyerek insanlara zarar vermeye başlamıştır.

5

Solaris iyi midir, yoksa Solaris kötü müdür ? Roman dokusunda, bu soruların bir anlam ifade etmediği ortaya çıkmaya başlar. Solaris, bizim insansı “iyi” veya “kötü” yargılarımızın ötesinde davranmaktadır. Çünkü o bir insan değildir, hatta gezegenimizdeki insansı bir tür dahi değildir. Solaris, bizlerden çok farklı gerçeklik katmanlarına sahiptir ve büyük ihtimalle nelere sebep olduğunun farkında bile değildir. O, sadece kendi doğasını sergilemiş ama bunu yaparken farklı bir türe acılar vermiştir.

***

Geleyim, kendi analizime. Roman, ontolojik felsefe çerçevesinde, insanlığın en büyük yanılgılarından birini sorgulamaktadır: Antropomorfizm – Türkçesi ile: “insan biçimcilik”.

Antropomorfizm, insan biçimcilik, Dünya din ve sanat tarihinde, kısmen felsefe ve bilim tarihinde her zaman karşımıza çıkan bir olgudur. İnsanların, dış dünyayı ve diğer şeyleri kendileri gibi zannetme/varsayma eğilimine verilen genel bir isimdir. Özele inersek, çok tanrılı dinlerde, insan biçimcilik karşımıza insan niteliklerine hatta insan biçimine sahip tanrı figürleri olarak çıkar. Bu insansı tanrılar birbirleri ile kavga ederler, birbirlerini kıskanırlar, öfkelenirler, çifltleşirler ve cezalandırırlar. Aslında tümü ile tipik insan davranışlarını sergilemektedirler ama onların elindeki güç bizlerdekinden çok daha fazladır. Bir insansı tanrı, bir başka insansı tanrıyı veya yarı-tanrıyı dilerse bir çeşit canavara çevirebilir, ona ateşin ve suyun gücünü gönderebilir.

6

Çok tanrılı dinler yüzyıllar boyunca insan toplumlarının gelişiminde ve toplum düzenlerinin sağlanmasında olumlu rol oynadılar. Günümüzde bazı ilahiyatçılar, çok tanrılı din mensuplarını taşa, toprağa, heykele tapan aptallar gibi göstermeye çalışsalar da sosyoloji ve antropoloji bilimleri bunların haksız suçlamalar olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Taş, bronz, demir, tahta vb maddelerden heykeller yontan insanlar, elbette ki onların cansız olduğunu biliyorlardı. Ama bu figürler, belli bir bölgedeki bir klanın, aşiretin, site devletin üstünlüğünü gösteren semboller olarak işe yaramaktaydılar. Günümüze uyarlamam gerekirse, nasıl ki bir bayrak maddesi itibari ile bir bez parçası olsa da, manası itibari ile bir ulusun bağımsızlığını, ortak değerlerini sembolize ediyorsa, çok tanrılı dinlerdeki tanrı figürleri de benzer rollere sahiptiler. Daha ilkel avcı-toplayıcı toplumlarda kabile totemi, o kabilenin bölge hakimiyetini sergilemekten öte işlere de yaramaktaydı. Kabiledeki savaşçı erkeklerin, kabilenin geleceği için kendilerini feda edebilmeleri, savaşa ve ölüme hazırlanmaları gibi ciddi fedakarlık gereken davranış biçimleri ancak bu sayede geliştirilebilir ve bireyselliğe karşı toplumsallık önem kazanabilirdi. Günümüzde, çok tanrıcılığı eleştirmek kolaydır; zira o tanrı figürlerinin taşıdığı önem tamamen yok olmuş ve hepsi de sanat-arkeoloji müzelerinde sergilenen tarihi birer eser haline gelmiştir. Ama unutmayalım ki, bir zamanlar Roma’da Jüpiter aleyhine konuşmak büyük cesaret isterdi. Çünkü Jüpiter’e yönelik bir hakaret veya saldırı doğrudan Roma bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak kabul edilir ve acımasızca cezalandırılırdı. Konu, çok tanrılı dinlerin figürleri olmadığı için burda kapatıyorum. Dünya mitoloji tarihini inceleyenler, bu tanrı-tanrıça figürlerinin otorite ile olan ilişkilerini ve zaman içinde nasıl farklı figürlere/isimlere dönüştüklerini kolayca farkedeceklerdi.

Uzun yıllar boyunca işe yarayan çok tanrıcılık, kabile devletlerinden site devletlerine ve imparatorluklara uzanan süreçte faydadan çok zarar vermeye başladı. Bir site veya merkeze bağlanmak istenen aşiretler, kendi kabile putlarını öne çıkararak birlik olmaya yanaşmıyorlar ve merkezi bir otoritenin kurulmasına engel oluyorlardı. Böylece, sanırım önce Mısır’da çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçiş gerçekleşti ve birlik kurulmasına engel olan tüm gereksiz tanrı figürleri tamamen yasaklandı, parçalandı ve süreç içinde eski önemini yavaş yavaş kaybetti. Tek tanrıcılığa geçildiğinde, artık “Tanrı” daha soyut, kavranması daha zor bir imgelem haline gelmişti. Belli bir “formal” tanrı figürüne rastlanmıyordu ama bu tek tanrılar dahi insanın taşımış olduğu sıfatlara sahipti veya o sıfatları en üst derecede temsil ediyorlardı. Böylece, felsefeci Nietzsche’nin “Putların Alaca Karanlığı” kitabında değindiği yeni bir süreç başladı. İnsan, Tanrı’yı kendinden soyutladı. Kendi zaaflarını, zayıflıklarını öne çıkardı; diğer yandan, kendi üstünlüklerini, onlara çok daha üst seviyede üstünlükler katarak büyük ölçüde kendinden dışladı. Mezopotamya ve Ortadoğu çok tanrılı dinlerinin mirasına sahip çıkan Yahudilik, yüzyıllar içinde, kendinden önceki dinsel motifleri, bayramları, matemleri, hasat dönemi şenliklerini ustalıkla Rab YHW adı ile bir kavme uyarladı. Başlangıçta protestan bir Yahudi mezhep ayaklanması olan Hristiyanlık, zamanla üçlemeye dayalı karmaşık bir teolojiye ve bir tür koruyucu Rab babaya dönüştü ve dünyanın en etkili dinlerinden biri oldu. Arabistan yarımadasında, tek tanrı inancına, dolayısı ile birliğe sahip Yahudiler ve Hristiyanlar karşısında kendilerini ezilmiş gibi hisseden Araplar, Hz Muhammed ile Kabe’deki putları yıkarak ve Al-Lah inancında birleşerek büyük bir medeniyetin temellerini attılar. Bu yeni medeniyet, her ne kadar kendi iç siyasi çalkantıları olsa da, kısa zamanda Avrupa içlerine kadar ulaştı.

Ama “antropomorfist” eğilim devam ediyordu. Artık Tanrı’nın bir figürü yoktu ama o yine de fazlası ile insansıydı. İnsan bilgi edinebilirdi; Tanrı ise mutlak bilgiye sahipti ve bilgisi kendiliğindendi. İnsan tuzak kurar, öç alır, ceza verirdi; Tanrı ise tuzak kuranların en ustasıydı, en sonunda kendi öcünü alacak ve cezayı kendi belirleyecekti. İnsanlar mahkemeler kurardı; Tanrı ise son ve en üst mahkemeyi kuracaktı.

Uzatmıyorum. İnsan davranışları ile Tanrı davranışları arasındaki benzerlikler bence yeterince meydanda. İnsan biçimci eğilim her ne kadar dinlerle doğrudan ilişkili olsa da etkileri bunun ötesine uzanmaktadır. Sanatta, “fabl” türü öykülerle hayvanlar ve cansız şeyler insansı biçimde konuşturulur. Bilim ve felsefede ise, doğanın, evrenin ve şeylerin davranışlarını anlamada insansı referanslara sık sık başvurulmaktadır.

Şaşırmamak gerekir. Zira insan, gözlemleyebildiğimiz evrendeki tek akıllı (veya üstün) canlı türüdür ve elinde kendinden başka bir referans olmadığı için, ister istemez, diğer şeyleri kendisi gibi zannetme yanılgısına düşebilmektedir.

İşte Solaris, varlığın sorgulanmasında bu insansı yanılgının üzerinde durur. Şeyler, varsa diğer bilinçler illa bizim gibi mi olmak zorundadırlar ? Evrene ve uzak yıldızlara açılmadan, bildiğimizi zannettiğimiz Dünya’mıza şöyle bir göz attığımızda, bizden çok farklı yapılara, bilinçlere, kendi adalet sistemlerine sahip canlılar olduğunu görebiliriz. Bir ekstremofil şeyleri ve çevresini nasıl algılamaktadır ve onun gerçeklik bilinci nasıl olabilir ?

Peki, canlılık nedir ? Onu nasıl tanımlayabiliriz ?

Şu an vardığımız nokta itibari ile, hayat, canlılık bir dizi kimyasal reaksiyonun ardından,  organizmaların birbirlerine dönüşmeleri ile sonuçlanan biyolojik faaliyetler olarak gözükmekte. Kimya ve biyolojiden fiziğe sıçrandığında ise, fazla düşünmeden cansız olarak kabul ettiğimiz partiküllerin, ışığın, fotonların davranışlarındaki belirsizlik, gözlemleyen ile gözlemlenen arasındaki ilişkilerden doğan farklı kader (yön seçimi) senaryoları ise iyice kafa karıştırmakta. Gerçekten, nasıl tanımlayabiliriz hayatı ve canlılığı ?  Varolan her şeyde bir tür ruh bulunduğunu savunan animist (canlıcı) inançlar acaba gerçekliğe bizim gelişmiş teolojilerimizden daha mı yakındılar ve insanlığın dinsel tarihi, aslında bu basit gerçekliğin unutturulması şeklinde mi gelişti ? Bu yüzden mi, tanrı adı verilen gerçekliğe, kendimize ve doğaya karşı kısmen yabancılaştık ?

Fransız metafizik felsefelerinden etkilendiğini ve bunları İslamî inançlarla bağdaştırmaya çalıştırdığını zannettiğim toplumbilimci ve pedagog Seyyid Ahmed Arvasî “Kendini Arayan İnsan” isimli çalışmasında, insanın sadece diğer şeyleri değil, doğrudan hayatiyeti, canlılığı nasıl kendine benzettiğini ilginç saptamalarla anlatır. Gerçi bu anlatımlar yeni değildir ve Arvasî’den önce de işlenmiştir ama Arvasî bunları daha derli toplu bir şekilde ele alır. Bu düşünceye göre, insan, canlılığı da sadece kendini referans alarak değerlendirmektedir. At, köpek, yunus balığı, kedi, şempanze gibi canlılar organizmaları ve davranış biçimleri ile bize daha çok benzedikleri için onlarda daha fazla canlılık buluruz. Kompleks organizmalardan basit organizmalara gidildikçe canlılık algımız azalmaya başlar. Farelerden çeşitli böceklere, asalak ve parazitlere ve nihayet gözümüzle göremediğimiz mikrop, virüs ve bakterilere uzandığımızda onları daha az canlılık arzeden varlıklar gibi kabul ederiz ve görmezden geliriz. Bu organizmalardan bitkisel hayata ve nihayet bütünüyle cansız kabul ettiğimiz inorganik yapılanmalara yöneldiğimizde ise, canlılık algımız giderek azalır ve sonunda tamamen yok olur. Arvasî bununla da yetinmez, kitabında, insanın bir tür gelişim, ilerleme (tekamül) süreci içinde, bir zamanlar inorganik bir yapıya sahipken, bitkisel hayat yaşadığını, sonra hayvan özellikleri ile geliştiğini, nihayet canlıların en üstünü ve mükemmeli olan insan şeklinde ortaya çıktığını da öne sürer. Bu, kısmen dinsel, metafizik bir yaklaşımdır; fakat yöntem itibari ile evrim teorisiyle örtüştüğünden tamamen mantıksız veya gerçek dışı kabul edilemez. Sorun, insanın gerçekten “mükemmel” olup olmadığında, mükemmeliğin nasıl kabul edilmesi gerektiğinde kilitlenir kalır. Zannımca, insanı “mükemmel” olarak kabul etmek de ayrı bir insan biçimci (antropomorfik) yanılsamadır ve insan düşüncesi bu varsayımdan kurtulmak zorundadır.

Böylece, Solaris romanının ele aldığı temel sorulara geldim.

1) Evrende yalnız mıyız ? Bizden başka canlılar ve bilinçler olabilir mi ? Bu soruyu sorarken, dinsel inançların bizlere aktardığı cin, ifrit, şeytan, melek gibi doğaüstü veya bir başka boyuta ait bilinçleri, varlıkları kastetmiyorum. Olabilirler de, bunlara kolayca itiraz edemem. Fakat bu tür varlıklar, bilimimizin gözlem ve deneye dayalı sistematiği ile ispat edilemediği için görmezden gelinebilir. Benim kastettiğim yaşam türleri ise, mevcut veya gelecekteki bilimimizin iletişim imkanları ile temas kurabileceğimiz farklı yaşam/bilinç türleridir.

2) Eğer varsa, bizden çok daha üst seviyedeki bir bilinç türü acaba bizleri nasıl algılayabilir ve bizlerle ne şekilde temas kurabilir ? Böyle bir temas, Solaris romanında işlendiği gibi, bizlere ciddi zararlar verebilir mi ? Yakın zamanlarda konuya teorik fizikçi Dr. Stephen Hawking değindi ve eğer evrende bizden çok daha üstün yaşam formları varsa, bizlerin yerini bulmamaları için dua etmemiz gerektiğini belirtti !

3) Ve final soru. Solaris romanının çekirdeği ve ana fikri: Eğer, gerçekten de “tanrı” olarak adlandırabileceğimiz çok üst seviye bir bilinç, varoluş düzeyi var ise, bizim zannettiğimiz gibi dinsel bir varlık mı olmak zorundadır ? Böyle bir varlık neden tamamen insana odaklanmak zorundadır ? Bu varsayım, dinsel varsayım, bizim binlerce yıllık bir yanılsamamız olabilir mi ? Daha açık bir ifade ile, -eğer mevcutsa- Tanrı’nın dini var mıdır? Bu ontolojik bağlamda, din kelimesi ne ifade edecektir ?

Üçüncü soruya, bence, iki ayrı aşamada cevap verilebilir.

a) Tüm siyasi hesaplardan, beklentilerden arınmış biçimde, insanın varlığı algılaması ve varlıkla yeni bir anlayışla temas kurma çabaları.

b) Mevcut dinlerin, her ne kadar ontolojik planda soyutlamalar içerseler de, insanın gündelik yaşantısı ile çok fazla entegre olmaları ve zamanla birer siyasi, kültürel davaya dönüşmeleri.

İnsana ait diğer şeyler gibi, din de yaşayan bir şeydir. İnsanla birlikte değişir, yorumları zenginleşir ve insanın ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bir anlamda böyle olmak zorundadır. Zira dinler, insanlara sadece madde ötesi, soyut inançlar sunmazlar; aksine, pratikteki etkileri daha güçlüdür. İnsanlara bir hedef, bir anlam, uğrunda savaşılacak bir dünya, ayrı bir yaşam biçimini sunarlar ve çok geniş insan toplulukları üzerinde bağlayıcı rol oynarlar. Ama bu süreç yaşanırken, insan biçimcilik etkisi giderek daha da güçlenir ve zamanla, tanrı adı verilen üst bilinç, aslında insanın kocaman bir evrensel yansımasına dönüşür. Çoğu insanın “tanrı” diye anlattığı şey, kendi özlemleri, beklentileri ve umutlarıdır. Bunların ötesine geçip, zihnimizi bizlere hiç benzemeyen bambaşka bilinçlerle karşılaşmaya hazırlayabilir miyiz ?

Şimdilik çok ütopik bir soru olabilir ama ben insanlığın en azından bir kısmının, mevcut dinlerin antropomorfik etkilerinden sıyrılmaya başladığını ve varlığı mevcut dinsel inançlara sığınmadan, farklı şekilllerde açıklama çabalarına girdiğini düşünmekteyim. Çeşitli dinlerin tanrı tanımlarına ve doğa ötesi varlık tanımlarına doğrudan cephe alan ateizm veya Tanrı’yı dinler üstü kabul eden Deizm, bence güçlenmeli, desteklenmeli ve kendilerine saygı duyulmalıdır. Elbette ki geleneksel dindarların bakış açısından Deizm ve Ateizm pek de hoş karşılanmayacaktır; zira bunlar dinsel inançları açıkça tehdit etmektedirler. Bu durumda, çeşitli sosyal ve fikirsel çatışmaların yaşanması kaçınılmaz ve zaten yaşanmaktadır.

Solaris romanı önümüze, belki de pek çok hayalimizi yıkabilecek, bambaşka bir varlık ihtimalini koymakta. Bizlerle aynı varoluş içinde yer alan, ama bizlerden çok değişik bilinçlere sahip olan yaşam formları ile karşılaşma ihtimalimiz. Dahası, Solaris, (varsa) Tanrı adını verdiğimiz evrensel bilincin temel normlarının illa bizim gibi olması gerekmediğini de açıklıkla işlemekte.

***

İnsanlar fikir geliştirirler ve yorumlar yaparlar. Bu doğaldır, gereklidir, anlayışla karşılanmalıdır. Fakat öyle görünmekte ki, binlerce yıllık dinsel deneyimlerimiz bizleri tüm evrenin sanki bizim hizmetimizde olduğu veya bize benzemek zorunda olduğu gibi tuhaf bir çıkarıma sürüklemiş durumda. Bu yanılsamının zamanla sona ermesini diliyorum.

Bunu örneklemek isterim. Bazı böcek türleri, bir diğer böcek türünü, onu öldürmeyecek biçimde felç ederek, larvadan çıkacak yavrularına yem olarak bırakmaktadırlar. Bu, gerçekten de feci bir ölümdür. Uyuştuğunuzu, kımıldayamadığınızı ve bir başka canlı tarafından yenilmeyi beklediğinizi düşünün ! Buna nasıl bir teolojik açıklama getirilebilir ? Bir dindar açısından, cevap aslında basittir. Tanrı rızk vericidir ve her canlı için bir başka canlıyı rızk olarak yaratmıştır. Bu aslında, tabiatta her canlı kendi yaşam mücadelesini verir demenin farklı bir yoludur.

Bir başka örneğe geçeyim. İnsan beynine ciddi zararlar verebilen ve onu yatağa, bitkisel hayat mahkum eden bir paraziti Tanrı neden yaratmıştır? Pek çok dinsel cevap verilebilir. Eğer o kişi, kötü bir kişi ise, Tanrı’nın bu yolla onu cezalandırdığını düşünebiliriz. Ama bu durumda, aynı hastalığa yakalanan diğer tüm insanların da kötü olup olmadığı gibi bir soru ortaya çıkar. Hele hele, hastalanan kişi henüz bir bebek ise durumu açıklamak daha da zorlaşır. Dinsel cevaplar bitmez, bunlara yöneltilen itirazlar da bitmez. Sonunda, sanırım pek çok dindar “Tanrı verir ve Tanrı alır” veya “Tanrı mülkünde dilediği gibi tasarruf eder” demek zorunda kalacaktır. Madem ki bizi O yaratmıştır, kimseye hesap vermek zorunda kalmadan, dilediği zaman dilediği şekilde canımızı geri de alabilir. Sanırım bu da “doğadaki şeyler öylece gerçekleşirler” demenin teolojik bir yoludur.

O zaman farklı bir soru sorayım: Varlığı anlamaya çalışırken, sadece zihnimizde var ettiğimiz teolojik sorulardan ve teolojik cevaplardan kurtulup, bir gün gerçek sorular sorabilir miyiz ?

***

Cevap yıldızlarda.

İnanıyorum ve diliyorum ki, gelecekteki gezegenler arası seyahatlerimiz, insan bilincini, tüm varlığı algılama yolunda daha da geliştirecek, onu salt kendine bağlı varsayımlar veya evren planları geliştirme yanılsamasından kurtaracaktır. Şimdilik, fizik zorluklar sebebi ile, maalesef dış uzayı anlamada henüz ilk bebek adımlarımızı atıyor sayılabiliriz. Fakat, unutmayalım ki, insan bilgisi son bir kaç yüzyılda, daha önceki bin yıllarda hayal bile edilemeyecek seviyelere gelmiştir ve arayışlarımız devam etmektedir.

Yine inanıyorum ki, bir gün gelecekteki torunlarımız veya torunlarımızın torunları, bir gezegenin yörüngesinde, hatta doğrudan üzerinde kurulu bir istasyonda yaşarlarken, şu an tartıştığımız konular onlara çok anlamsız görünecek, atalarının nasıl bu kadar yanıldığını anlamaya çalışacaklardır. Onlar, bizim insansı yanılgılarımızdan sıyrılmış ve evrensel gerçekliklerle kucaklaşan daha üst bilinçler olacaktır.

Dinlerle ilgili tesbitlerim, felsefe için de geçerlidir. Kanaatime göre, hiçbir felsefe bilimin verilerinden kopuk şekilde hareket edemez, etmemelidir. Bu anlamda, gerçekliği salt zihinsel çıkarımlarla anlamaya çalışan büyük felsefi planların çöktüğünü düşünmekteyim. Felsefe elbette doğayı ve şeyleri yorumlayacaktır; zaten varlık sebebi de budur ama gerçekliklerden kopuk bir felsefe, belki ancak hayalî bir fantezi olabilir.

İnsanlığın şu anki durumunu ben Dr Stephen Hawking’in durumuna benzetmekteyim. Zihnimiz galaksilerde, kara deliklerde geziniyor; bedenimiz ise bir sandalyeye bağlı durumda.

Bir gün ayağa kalkacağız.

Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to SOLARIS VEYA BİR YANILSAMANIN GELECEĞİ

  1. Uğur Özkan dedi ki:

    Şimdi bazı insanların RTE’ye tanrının vasıflarını neden atfettiğini anladım…
    Aslında, din konusunda daha özgür ülkelerdeki yeni dinsel anlayışlara-davranışlara baktığımızda
    yaşanılan çelişkiyi de daha net görebilme fırsatımız oluyor.

    Levent, bir ara da bir projeksiyon yaparak dinlerin gelecekte nasıl olabileceği konusunda bir deneme yazısı kaleme almanı bekliyorum.

    Yazın çok lezzetli idi teşekkürler…

    • leventerturk1961 dedi ki:

      Ben de size teşekkür ederim. Yaptığınız öneri çok güzel; yani gelecekte dinler nasıl gelişebilir. Aslında bu konuda bilim-kurgu edebiyatında güzel çalışmalar yapıldı. Cesur Yeni Dünya, Hayvan Çiftiliği kitapları gibi. Kafamı derleyip topladığımda bir şeyler yazmaya çalışırım. Saygılar…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s