BİR ŞİİR YAZMAK

“Bir yer var, biliyorum. / Her şeyi söylemek mümkün. / Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum. / Anlatamıyorum.” Orhan Veli Kanık.

***

Bir şiir yazmak, dünyayı bir daha kurmaktır. Bir şiir yazmak, gerçekliğin kendisini bile gölgede bırakan yeni bir gerçeklik oluşturmaktır. Ama şiirin engin dünyasına dalmadan, yazıma bir öykünün özeti ile başlamak isterim.

siir

ABD “win win” düzenine sittir çeken ayyaş Bukowski’nin dokunaklı bir öyküsü bulunur. Yaşlı bir adamı anlatır bu öykü. Bir gün, hayattan yorulmuş olan yaşlı adam sahile iner. Orda, kendi aralarında kaba saba el hareketleri ile şakalaşan bir grup gence gözü takılır ve gruptaki bir kızın güzelliğini “görür.” Bir masumluk rüyasıdır o genç kız, üzerine basıp geçilecek bir yağmur sonrası çiçeğidir. Yaşlı adam, genç kıza bakarken, erkeklerden biri durumu farkedip seslenir:
– Ne o moruk, beğendin mi ? İstersen ayarlarım sana …
Genç kız bu durumdan utanır, adamı rahat bırakmalarını söyler ama sataşmalar sürer:
– Kuş ötüyor mu kuş ?
Yaşlı adam cevap vermez. Ayaklarını sürüyerek ordan uzaklaşır. Arkasından sesler duymaktadır:
– Herifin benim kıza nasıl baktığını gördünüz mü? Moruk maldan anlıyor …
Hepsi budur işte. Koca bir hayatın özeti budur. “Benim kıza bakan moruk.” Birinin hayatı, bir diğerinin anlık eğlencesidir. Yaşlı adam evine döner. Vakit ilerlemiştir. Çorbasını içer. Batmakta olan Güneş’in kızıllıklarını son kez seyreder. Yatağına uzanır. Gözlerini kapar…
ve ölür.

***

Öyküden, çok sevdiğim bir başka sanat dalına, sinemaya geçmek isterim. Ölü Ozanlar Derneği filminde, büyük aktör Robin Williams’ın, öğretmen John Keating rolünü ustalıkla canlandırdığı performansında, unutamadığım bir sahne vardır. Her seferinde kendime, bu sahneyi seyrederken hüzünlenmiyeceğim, derim, ama ne mümkün.

Sınıfta, şiirin ne olduğu üzerine, bolca teknik terimlerle süslü bir kitabı okumaktadırlar. Elbette ki, sanat duyarlılığı açısından henüz yetersiz olan öğrenciler, o kalın kitabı gereğinden fazla ciddiye almışlar, hatta bazıları şiirin ne olduğunu öğrenmek için cetvel ve gönyelerini çıkarmışlardır! Öğretmen Keating, şiiri adeta bir geometrik model gibi tarif etmeye çalışan bölümü öğrencilerden birine okutur. Kendisi de tahtaya bir “x” ve “y” ekseni çizip kesişmeler yapar. Sonra, aniden öğrencilere seslenir:

– Beyler, şimdi sizlerden o sayfayı tümüyle yırtmanızı istiyorum. Hatta, yetmez, bütün bölümü yırtın, bütün kitabı yırtın ve benimle dışarı, koridora gelin.

Öğrenciler, kısa bir tereddütten sonra, dediğini yaparlar ve hepsi birlikte koridora çıkarlar. Duvarlardaki camekanlarda, okulun önceki dönemine ait öğrencilerin resimleri, plaketleri sergilenmektedir. Öğrenciler, belki yüzlerce defa, koşuşturarak o camekanların önünden geçmişler ama hiçbiri camekanlarda sessizce keşfedilmeyi bekleyen dramı görememişlerdir. John Keating, camekana eğilip konuşur:

– Bakın, hissedin. Resimleri sararmış olan bu gençlere bakın. Onlar da bir zamanlar sizin gibiydiler. Hormonları çalışıyordu. Onlar da sevgilileri ile ilk randevularının heyecanını yaşadılar. Onlar da sevdiler, sevildiler, bazıları yalnız kaldılar. Şimdi nerdeler ?

Nerdeler ?
Şiirlerde yaşıyorlar …

***

Şiir üzerine yazdığım bu yazıya, bilerek bir öykü ve bir film sıkıştırdım. Amacım, şiirin bu dallar ile olan ortak yönüne değinmek. Bukowski, bir insan dramını o güzelim öyküsü ile anlatırken, şiir bazen bir tek dize ile aynı hissi yaşatabilir.

Güzel sanatların dallarını acaba kim birbirinden ayırdı, bilemiyorum… Oysa hepsi, aynı duyarlılığın farklı lisanlarla ifadesi. Şiir, öykü, sinema, roman, resim … hepsi.

Tıpkı diğer sanatlar gibi, şiirin gücü şurdadır ki, şiir, kelimelerle yazılmasına rağmen, o kelimeleri aşar ve her büyük şair aslında kendi kelimelerini kullanır. Heykelin taşı aşması, resmin boyayı aşması, filmin görüntüyü aşması gibi …

Benim kanaatime göre, şiir yalnız okunmalıdır. Dünyanın en güzel şiiri dahi, toplum önünde bağıra çağıra okunduğunda, içinde taşımış olduğu gücü kaybeder,  süratle bir pazar malına dönüşür. Şiir, her ruha ayrı hitap eder.

Tarih boyunca, her şeyi olduğu gibi, şiiri de kontrol altına almaya çalışan diktatörler görüldü. Bunlar çeşitli ideolojiler adına, şiirin nasıl yazılması gerektiğine dair, hangi şiirin gerçek şiir sayılması gerektiğine dair saçma sapan teoriler ürettiler. Ve maalesef bazen şairler basit birer parti tabelacısına dönüştü. Ama şiir her zaman yaşadı.

Neden ?

Şiirin bir tarifini yapmak istemiyorum. Eğer ararsanız, internette ve edebiyat kitaplarında bir sürü tarif var. Her tarif, aslında farklı bir yetersizlik örneği.
Oysa şiir; yaramaz bir çocuk, olmayan bir ülke, kendini olduğu gibi sevdiren bir bebek, kelimelerin yetmediği bir dünyayı kelimelere sığdırmak.

Şiir bazen asil bir hanım, bazen ortalıkta dolaşan bir yosma; ama her hali ile güzel, kışkırtıcı, baştan çıkartıcı, fettan, uğrunda ölünesi bir dilber.

Kalıplar, vezinler, ölçüler olsa bile, şiir tüm bunları sadece üzerine giyen bir masal güzeli. İster kırmızı giyinsin, ister mavi, ister beyaz… ne farkeder ?

Şiir, sizi can evinizden vuran şeydir. Geçin tüm tarifleri …

Okuduktan sonra, “işte, hep bunu anlatmak istiyordum” dediğiniz bir dize varsa, şiir ordadır. Eğer yoksa, şiir de yoktur.

Eleştirmenleri de boşverin derim. Uzun zaman önce, ne yazık ki ismini artık hatırlayamadığım bir Sovyet şairi, eleştirmenler hakkında şunu yazmıştı:

Eleştirmenlerimi seviyorum
Onlardan birinin omuzları üzerinde
Mükemmel bir anti-kafa yükseliyor

***

Şiire kimse sınır getiremez ve herkes kendince dünya kumaşını işler.

Sezai Karakoç, o muhteşem Leyla İle Mecnun masalını yeniden yazdığı şiir kitabında, “ruhumun, ölmüş ruhumun yeniden canlandığını hissettim” diyerek, bir edebiyat şaheserini şiir sevenlere hediye etmişti. Orhan Veli Kanık, o deli dolu, o dünyayı umursamaz gibi görünen dizelerinde sayısız hüznü saklıyordu. Mantıklı dünyamıza bazen çocukça yaklaşmamız gerektiğini ne güzel anlatmıştı:

Gökyüzünü boyarım her sabah
Hepiniz uykudayken
Uyanır bakarsınız ki mavi

Beyatlı’nın ölçülü estetiği, Tarancı’nın ölüm karşısındaki duyarlılığı, Ahmet Muhip Dranas’ın kelimelerden oluşan resimleri ve hepimize çocukluğumuzu, ilk cinsel heyecanlarımızı çağrıştıran anlatımları:

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı;
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin,
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla,
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Daha fazla isim saymak istemiyorum.  Hepsinin kendince ayrı bir yeri var.

Yıllar önce, son derece “ciddi”, son derece “edebî” dergilerden birinde, -ismi lazım değil- artık aramızdan ayrılmış bulunan bir edebiyat tarihçisinin şiir hakkında yazdıklarını okumuştum. Efendim, işte şiir, içimizdeki bedii heyecanı uyandırıp, millî ve manevî değerlerimizi şahlandıran carttır curttur.

Ne yapayım ki, o zamanlar yaş henüz 17-18. Ne okusam inanıyorum. Aylarca, “ey camiler, ey evliyalar” diye bir şeyler karalamıştım. Aşağıdaki dizeler bana ait. Anadolu evliyalarını anlattığım bir şiirim. (Ve elbette aslında bir şiir değil, sadece özenti karalamalar) Aklımda kaldığı kadarı ile alıyorum:

Onlar taşı ağlatan, nefsi ile savaşan
Sonsuza varmak için önce kendini aşan
Hak yolun elçileri, Hakk’tandır rütbeleri
Bedenleri taptaze, gül kokar türbeleri 

(Ölçü: 7+7 hece vezni.)

Yıllar sonra, bu yazdıklarımı yeni bir anlayışla okuduğumda, şair olmadığımı anladım ve şiir defterimi yırtıp attım. Çünkü şiir, bu özenti dizelerin ötesinde olan bir şeydi ve bende o kumaş yoktu. Sanırım, hayatımda aldığım en doğru kararlardan biriydi.

Ve o zaman şiirin dünyası, bir okur olarak bana açıldı. Şiir bazen bir devrimdi, dava yoldaşları ile birlikte toprağa düşmekti. Bazen bir intihar, bazen babaya isyan, bazen sperm kokularına karışan bir aşk, bazen bir kuzgunun yakarışı … ama neyi anlatırsa anlatsın, şiir de yaşayan bir şeydi ve şair ise bu canlılığı sunabilen insandı. Hatta o şair ölmüş bile olsa..

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

(Nazım Hikmet, “Yaşamaya dair”)

Ya şairlerin bir “sıralamaya” sokulması eğilimi ? Hangi şair hangi şairden üstün acaba?Aman tanrım ! Boşverin bu saçmalıkları. Aldırmayın bu tür değerlendirmelere. Bunu kim ölçebilir? Aynen, öğretmen Keating’in dediği gibi: “yırtın gitsin!

Bazıları, bir şiiri seçtiklerini zannederler. Oysa ben derim ki, aslında şiir sizi seçer. Her şiir kuşu, havada sayısız turlar attıktan sonra, gider ve kendisine yuva olarak gördüğü en uygun yürek dalına konar.

Bir şiir aslında yazılmaz. Doğacağı ânı bekler, doğar ve yüzyılllar geçse de ölmez.

Mollaların koca koca kitapları sararır, diktatörlerin doktrinel kitapları bit pazarına düşer, politikacıların ucuz demeçleri kaybolur gider ama şiir yaşar. Tüm savunmasızlığına, tüm garipliğine rağmen yaşar:

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

O kadar “bizim” ki, o kadar büyük ki, ismini yazmama gerek var mı ?

***

Kimse şiirle çatışmasın, kimse şiire ahkam kesmesin.
O, hayat gibidir, daima kendine bir yol bulur.

Ve hayatın bilinmezliğini, neşesini ve hüznünü de içinde taşır.
Hayatlarınız da şiirler kadar güzel olsun. Affınıza sığınarak, bu yazımı, Edip Cansever’den, son zamanlarda kendi ruh halime en çok uyan şiiri ile bitirmek isterim.

Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü 
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede 
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi
Yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-Denizin değil hüznün üstünde.

Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine.

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine. 

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to BİR ŞİİR YAZMAK

  1. hande dedi ki:

    ya cok saolunn

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s