TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -4-

Osmanlı İmparatorluğu’nun girdiği savaşlar, Balkanlar’daki yıkım ve hezimet, Türkiye’nin işgal yılları ve nihayet cumhuriyetin kuruluşu sürecinde, kendilerini emniyette hissetmeyen pek çok Yahudi aile gruplar halinde Avrupa’ya göç etmişlerdi. En çok tercih edilen ülkeler Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda, İtalya ve Rodos, Avusturya ve elbette Almanya idi. Türkiye’den göç eden Yahudiler, o topraklarda mevcut Yahudi cemaatlerine ek olarak kendi cemaatlerini de biraraya getirdiler. Böylece, Avrupa içinde Türkiye Yahudisi diye bir gruplaşma ortaya çıktı. Ortada çok ciddi kimlik sorunları vardı. Zira bu insanlar Türkiye’de iken gerçek Türk olarak görülmezken, Avrupa’daki yerleşik halk hatta kendi soydaşları tarafından da soğuklukla karşılandılar. Türkiye’de Türk olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı, Avrupa’da ise Yahudi olduklarını ispatlamak zorunda kaldılar! Toplandıkları sinagoglara dahi “Türk sinagogu” gibi isimler verilebiliyordu. Elbette, onları tanımayanlar, dışardan bakışla hepsini aynı “göçmen” kategorisine soksalar da, Türkiye Yahudilerinin kendi içlerinde kümeleşmeleri söz konusuydu. Bir örnek vermem gerekirse, Aşkenaz Yahudileri Berlin, Antwerpen ve Paris’te ağırlıktaydılar. Sefarad ve Karaim Yahudileri de benzer şekilde birbirlerine yakın bölgelere yerleşmişlerdi.

Yaklaşık olarak, Osmanlı ve Türkiye Yahudilerinin toplu göçleri 19. yüzyılın ortalarında başlayıp 20. yüzyılda 1930’lu yılların sonuna kadar sürdü. Yazımda Avrupa’daki Türkiye Yahudilerinin üzerinde durmayacağım. Bu alanda, çeşitli tarihçiler gerçekten çok ciddi ve zengin çalışmalar yapmışlar. Kısaca şunu belirtebilirim. Türkiye’den göçen Yahudiler, Avrupa’da kendi meslek ve becerilerine uygun işlere atıldılar. Çoğu işportacılık yaptı. Başlarını sokacak bir yer bulduklarında ise halı dokumacılığı ve tamirciliği, tekstil başta olmak üzere çeşitli zenaat alanlarında yer aldılar. Konuyu burda kapatıp, Türkiye’ye geri dönüyorum.

isportacilar

Yahudiler kendi içlerinde bir sürü kimlik sorunu ile yaşarken, Avrupa’da faşizm ve nasyonal sosyalizm yükseliyordu. Benito Mussolini, Roma meydanlarında mağrur bir eda ile “artık bugün faşizmin güneşinin doğduğunu ilan ediyorum!” derken, Almanya’da ise milyonlarca insan “ein reich ein volk ein führer” tek devlet tek halk tek lider ülküsü ile coşmaya başlamışlardı. Savaş kaçınılmazdı, Ankara hükümeti de bunun farkındaydı ve nasıl bir siyaset izleneceğine dair kafa yoruluyordu. Türk siyasetçilerinin öncelikli hedefi savaştan mümkün olduğunda uzak kalabilmekti, Eğer, I Dünya savaşında olduğu gibi “yanlış ata oynanırsa” zaten zayıf durumda olan cumhuriyet bunun altından kalkamazdı. Böylece Türkiye pasif, “havayı koklayan” ve savaşın tarafı devletlerle doğrudan çatışmaya girmeyen bir orta yol siyaseti takip etti.

Almanya’nın süratle Avrupa’da yayılmaya başlaması ve Fransa’nın altı haftada teslim olması Türkiye’de az çok endişe ile karşılandı. Bu yayılışın ucu Türkiye sınırlarına kadar genişleyecek miydi ? Görüldüğü kadarı ile Almanya da Türkiye’nin en azından kısa bir süreliğine tarafsız kalmasından memnundu. Almanya’nın Ankara büyük elçisi Franz Von Papen kendi amirlerinden Türkiye’yi tarafsız tutmak için her şeyi yapma emrini almıştı. Franz Von Papen aynı zamanda Türkiye’de Nazi sempatizanlığının gelişmesi için aktif rol oynuyordu. Papen aracılığı ile Türkiye gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı Almanya’ya iletince, Hitler, cumhurbaşkanı İnönü’ye bir mektup gönderdi ve Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını yazdı. Ama mektupta “aba altından sopa gösterme” ifadesi de vardı. Eğer Türkiye, Alman siyaseti doğrultusunda “gereken önlemleri almazsa” bu barışçıl tavırlarının uzun sürmiyeceği de vurgulanıyordu. (Papen’in 24.2.1941 tarihli yazısı. Dışişleri bakanlığı siyasal arşivi, Ankara büyükelçiliği, No: 560)

Almanya etrafı silindir gibi ezip geçerken, Türkiye’de siyasetçiler, basın, sanat çevreleri ve halk içinde Nazi sempatizanlığı giderek güçlenmekteydi. Büyükelçi Franz Von Papen, basın mensuplarını topluyor, onlara Almanya’nın durdurulamaz bir güç olduğunu anlatıyor, alttan alta tehdit etmekten de geri kalmıyordu. Tam bu sırada, Hitler -bence son derece yanlış- bir karar alarak, SSCB ile Baltık ülkelerinin paylaşılmasına dair yapmış olduğu antlaşmayı bozdu ve Alman orduları Rusya’ya girdiler. Bu gelişme Türkiye’de genel bir sevinç havasıyla karşılandı. Ruslar zaten yüzyıllardır Osmanlı’nın can düşmanıydı ve halkta hem Ruslara karşı hem de komünist doktrine karşı genel bir soğukluk hakimdi. Elbette bu dönemde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün mesajları da dahil olmak üzere, siyasetçilerin sözlerini dönemin şartları içinde değerlendirmek gerekir. Zira, bu sözlerin bazıları diplomatik manevralardır ve Türkiye’nin Nazilerle doğrudan işbirliği yaptığını göstermez. Örneğin, Hitler’in şansölye ilan edilmesinden tutun çeşitli başarılarına kadar, Türkiye bunları tebrik ve takdir ettiğini belirten diplomatik mesajlar göndermiştir ki bunları doğal karşılamak gerekir. Ama meclis içinde, Sovyetlere yapılan bu saldırıyı, sadece diplomatik olarak değil, gönülden sevinçle karşılayanlar da vardı. Meclis koridorlarında bazı vekiller birbirlerini “gazamız mübarek olsun!” sözleri tebrik ediyorlardı. Milletvekili Faik Ahmet Barutçu, “Alman-Sovyet savaşı ülkemizde bir bayram havası yaratmıştır; bütün kalpler Almanya’nın zaferi için çarpmaya başlamıştır” sözleri ile meclisteki genel havayı yansıtmaktaydı. Bu gelişmelere paralel olarak 1941 Ekim ayında üst düzey bir Türk askerî heyeti Almanların doğu cephesini ziyaret etti ve 1942 yılında dört büyük gazetenin baş redaktörleri, basın yayın yetkilileri de Alman cephelerini gezdiler. Tüm gruplar Almanya’nın başarısından hayranlıkla söz ediyorlardı.

Gokboru

Almanya’nın askerî ve doktrine dayalı başarıları Türkiye’de de yansımasını bulmaya başladı. Hazır, Sovyetler kendilerini zayıflatacak bir savaşa girmişken Pan-Türkizm yanlıları Turancılar, bundan yararlanılması ve dağılmış Türk halklarının birleştirilmesi derdine düştüler. Esasen, Kemalist Milli Şef rejimi, Turancı ideallere şüpheyle yaklaşmaktaydı. Bunun sonu bir felaketle de sonuçlanabilirdi. Dönem içinde, bazı Turancı hareketlenmeler olduysa da bunlar Türkiye hükümeti ve Almanya tarafından pek ciddiye alınmadılar. Bu hareketler yurtdışında öylece geçiştirilirken, yurt içindeki etkileri derinleşiyor ve ciddi bir ırkçı tehdide dönüşüyordu. Vekiller arasında bile, Türkiye’de “Hitler gençliği” yapılanmasına benzer ocaklar kurulmasını teklif edenler vardı. Milli Şef rejimi zaten baskıcıydı. Basın Yayın Kanununda değişiklikler yapılmış ve aleyhte konuşanları cezalandıran hükümler getirilmişti. Dönemin baskıcı zihniyeti yine “bize özgüydü“. Kısmen Amerika’nın komünizm karşıtlığı, kısmen Almanya’nın tek lider idolu, bir parça dinî heyecan ve bol bol milliyetçilik karışımı, tuhaf bir oluşum olarak kabul edilebilir.  Elbette ki fatura “azınlıklara” çıkarılacaktı. Savaşın ölümcül tehdidinin yanında, getirdiği ekonomik sıkıntı katlanılır gibi değildi ve bir yerlerden mutlaka para bulunması gerekiyordu. Türkiye o yıllarda belki tarımda kendine yetebiliyordu ama gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında sanayisi hemen hemen yok gibiydi. Diğer yandan Türkiye’deki Nazi sempatizanları boş durmuyorlardı. Bir edebiyatçı da olan Nihal Atsız coşkulu bir Nazi hayranıydı ve açıkça antisemitistti. Onun Türkçülüğü kan ve ırk bağına dayalıydı, dolayısı ile İslamiyet etkilerine de karşı çıkmaktaydı. Bir başka Yahudi karşıtı Cevat Rıfat Atilhan ise İslamî heyecan ile dolu bir sentezi savunmaktaydı ve Alman nasyonal sosyalistler ile doğrudan ilişki içindeydi. Irkçı Alman dergisi “Der Stürmer” ve çeşitli Nazi gazetelerinde bazı yazıları yayınlanmıştı. Milliyetçiliği, vatanseverliği çoktan aşmış ve düpedüz faşizme yönelmiş dergilerde aynen Nazi propagandalarına benzer şekilde Türk kanının, Türk ırkının asaleti ve üstünlüğü anlatılıyor, bazı Nazi yayın organlarından alınmış Yahudi düşmanı resimler kullanılıyordu. Orhun, Bozkurt, Atsız Mecmua, Kopuz, Gök-Börü, Tanrıdağ, Çınaraltı, Ergenekon, Türk Amacı gibi dergiler de gerek duyduklarında Yahudi konusunu işliyorlardı.

der-sturmer2

Üst resimdeki mesaj: Yahudi asırlardan beri beşeriyeti ölüm havası ile uyutarak inci dizginlerle felakete sürüklüyor. Irk ve milliyet aşkı, bu tehlikeye karşı en emin tahaffuz (korunma) çaresidir. 

Fakat bunlar sadece bir kaç örnektiler ve Yahudi düşmanlığı hem meclis içinde, hem basın yayın camiası içinde, dolayısıyla halk içinde kök salmaktaydı. Tüm bunların doğal bir bileşkesi olarak, Türkleştirme siyaseti saldırganlaştı ve Yahudilere karşı şüpheci tutumunu bir tarafa atıp harekete geçti. Artık, nüfusun mutlaka “Türkleştirilmesi” lazımdı ve zaten gereken adım 10 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskân Kanunu ile atılmıştı. Yasa aslında, Türkiye’ye sığınan veya getirilen, sayıları bir milyonu aşan Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya muhacirlerinin yerleştirilmesine yönelikti. Bunların hayat şartlarının iyileştirilmesini, kendilerine toprak ve tohumluk malzeme yanında vergi kolaylığı sağlanmasını hedef tutuyordu ama gayrimüslimler için gizli tehlikeler de içermekteydi. Böylece mevcut nüfus daha çok Müslüman-Türk üstünlüğüne dayanacaktı. Yasalar harıl harıl çıkarılır ve kararnameler devreye sokulurken Yahudilere fiziksel saldırılar başlamıştı. İzmir’deki Amerikan konsolosu Perry George, ta 1934 yılında bile İzmir Yahudilerinin evlerine kapandığını ve saldırı korkusu ile dışarıya çıkamadıklarını ifade ediyordu. Basın da, bu uzun dönem içinde, aynı doğrultuda yayınlarına devam etmekteydi. Başlangıçta, antisemitism, milliyetçi bir coşku ile “ithal edilmişti”. Savaş yıllarının ardından, bir süre uykuya yatar gibi göründükten sonra, 1980 darbesinin ardından, bu sefer Siyasal İslam doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Hemen savaş yıllarına geri dönersem; basında Yahudileri tefeci, riyakar, kan emici gösteren yüzlerce yazı ve karikatür yayınlanıyordu. Irkçı-milliyetçi veya islamcı-milliyetçi yazarların antisemitik makaleleri artık alışılmış bir durumdu.
Alıntılıyorum:

Atilhan çok aşırıya gitmekteydi; tahrikleri Türkiye’de çok sayıda entellektüelin sert eleştirileri ile karşılandı ve çıkardığı Millî İnkılâp mecmuası Trakya olaylarından sonra yasaklandı. Ancak antisemitik içerikler diğer yayınlarda kendilerine yer buluyorlardı. Örneğin Mayıs ve Haziran 1934’te Vakit gazetesi, o zamanlar Almanya’da yaşayan Mustafa Mermi’nin açıkça antisemitist bir çok makalesini yayınladı. (…) O dönemin en büyük tiraja sahip gazetesi Cumhuriyet, nasyonal sosyalistler tarafından örgütlenen 1 Nisan 1933 tarihli Yahudi karşıtı boykotu bir “müdafaa hareketi” olarak tanımlıyor ve bu eylemin NSDAP’nin “demir gibi kuvvetli zapturaptı sayesinde sükun ve intizam içinde tatbik olunduğundan” övgü ile söz ediyordu. Nadir Nadi, “Hitler Viyana’sından Röportajlar” başlıklı bir yazı dizisinde, Avusturya’nın 1938’deki ilhakına eşlik eden korkunç Yahudi pogromundan büyük bir anlayışla söz ediyordu: “senelerden beri zavallı Avusturyalıların Yahudilerden neler çektiğini iyi biliyorum. Yahudiler, (Avusturya’nın) millî benliğine tamamiyle yabancı olarak halkın sırtına bir sülük gibi yapıştı.”

Bu tür yayınlara karikatüristler de eşlik etmekteydi. Akbaba ve Karikatür dergileri Yahudileri para canlısı, dolandırıcı, sömürücü vs gösteren karikatürlerle doluydu. Bu karikatürlere göre, Türkiye’deki Yahudilerin ülke sevgisi göstermelikti, aslında sadece paraya tapıyorlardı.

bayrak

Türk siyasetinin yanında, Türkiye’deki basının egemen dış güçlerden nasıl etkilendiği bence ayrı bir araştırma konusu olabilir. II Dünya savaşı yıllarında Alman siyasetinden etkilenen basınımız, Almanya’nın harbi kaybetmesi ve Amerikan siyasal-kültürel üstünlüğünün sağlanması ile kolaylıkla çizgi değiştirebilmiştir. Cumhuriyet, Hürriyet gibi yayın organlarında bazen ılımlı milliyetçi, bazen sol ve emekten yana çizgiler hakim olsa da, zamanında tuhaf ve traji-komik yayın politikalarına rastlamak mümkündür. Örneğin, Nazım Hikmet’i büyük vatan şairi olarak öven ve okurlarına onun kitaplarını hediye eden Cumhuriyet gazetesi, soğuk savaş yıllarında, okurların Nazım’ın yüzüne “bol bol tükürebilmeleri için” resmini yayınlamıştı ! Fakat şunu söyleyebilirim ki, politik değişiklikler olsa da Yahudi düşmanlığı ortak bir tema olarak derinlere işlemiştir.

nazım2

Basın-yayın saldırıları, devlet politikasındaki sert değişim, ekonomik sıkıntı ve nüfusun Türkleştirilmesi gibi faktörlerin tümü birleşince hadiseler hızlanmaya başladı. Bundan sonra, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi toplumsal patlamalarla sonuçlanan saldırılar kapıda bekliyordu.

-devam edecek-

Reklamlar
Bu yazı Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -4-

  1. daniel halfon, haifa, israil dedi ki:

    SIZE SAHSEN COK TESEKKUR EDERIM.
    COK AYDINLATICI BIR SERI YAZINIZ BU.
    SIMDI OKUMAYA BASLADIM, DEVAM EDECEGIM.
    ESKI ISTANBULLU, HALEN HAIFA-ISRAIL’DE YASAYAN DANIEL HALFON
    9 Aralik 2014

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s