TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -3-

Cumhuriyet reformlarının bir bir yürürlüğe sokulduğu dönemlerde hem ideolojik, hem de kültürel planda “Türkleştirme” çalışmaları hız kazanıyordu. Bu Türkleştirme politikası salt sözkonusu alanlarla sınırlı kalmayacaktı. Önem verilen konulardan biri de ekonomik planda Türkleştirme idi. Anadolu halkı fakir ve eğitimsizdi. Yüzyıllardır bitmeyen savaşlar, sadece İstanbul ve İzmir gibi sınırlı bölgelere önem verilmesi gibi sebeplerle, Müslüman Türk nüfus ancak belli felaketlerde veya savaşa asker lazım olduğu zaman hatırlanıyordu. Gayrimüslim nüfus ise -ortalama olarak- Müslüman Türk nüfustan ekonomi, kültür ve iş kalitesi bakımında daha ilerdeydi.

Öyle görünmekte ki, Cumhuriyetin mimarları belli iş ve becerileri, dolayısı ile finansı ellerinde tutan gayrimüslimlere karşı millî, Müslüman-Türk burjuvazinin oluşması için kolları sıvadılar.  Aslında, gayrimüslim nüfus da bütünü ile zengin kapitalist değillerdi. Fakat, kendilerine göre acınacak durumda olan Müslüman Türk kitle tarafından öyle algılanıyorlardı. Kitaptan alıntılıyorum:

Sermaye, bankalar, sigortalar, az sayıdaki sanayi işletmesi -herhangi bir yabancı şirkete ait olmadıkları sürece- genel olarak dinî azınlıkların mülkiyetinde bulunuyordu. Ancak Hristiyanların ve Yahudilerin büyük çoğunluğu kesinlikle kapitalist değildi; aksine, işçi, zanaatkar ve küçük esnaftı. Hristiyan Rumların büyük çoğunluğu ise çiftçiydi. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun dinî yapısının bir sonucuydu. Müslüman-Türk seçkin sınıfı, geçmişten beri Osmanlı ordusunu ve bürokrasisini elinde tutmuştu; ticaret ve zanaatı küçümseyerek bu alanları gayrimüslimlere bırakmıştı. Gelişen kapitalizmde gayrimüslim azınlıkların öne çıkmasından rahatsız olan Jön Türkler, bu iş dağılımını “gerçek bir iş bölümü değil” diyerek eleştirmişlerdi.

Sn Guttstadt’ın tesbitlerine katılmaktayım. Aslında el sanatları, zanaatkarlık, ticaret gibi alanların “hakir görülerek” azınlıklara bırakılması ve sonra bu durumun azınlıkların lehine gelişmesi kısmen Avrupa imparatorluklarında da görülen bir durumdur. Osmanlı’da ise durum daha vahim ve daha karmaşıktı. Vahimdi, çünkü, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da sınıf bilincinin doğmasını da sağlayan bilimsel ve endüstriyel gelişmeleri hep dışardan takip etmiş, bazı uygulamaları burda taklit ederek günü kurtarmaya çalışmıştı. Kısaca, imparatorluk teknik bir devlet değil, askerî-bürokratik bir devletti ki, bunun getirdiği sorunlarla hâlâ boğuştuğumuzu söyleyebilirim. Günümüzde bazı siyasal islamcılar, Kemalist devleti tepeden inme buyruklar veren bir tür askerî elitizme dayalı devlet olmakla suçlasalar da, bu durum eskiden beri böyleydi ve başlıca sebebi bilim, teknik ve buna bağlı gelişen reformasyon sürecini kaçırmamızdı. Bu durum aynı zamanda karmaşıktı, zira sayın Guttstadt’ın vurguladığı “Müslüman-Türk seçkin sınıfın” ne olduğunu anlayabilmek de mümkün değildi. Yine imparatorluğun yapısı gereği, Müslüman ve Türk olarak kabul edilen seçkinlerin büyük bir çoğunluğu, kökenleri itibari ile ne Müslüman ne de Türk değildiler. Devşirme ve dönme sistemi yüzünden, bunlar, uzun zaman önce dinlerinden dönmüş, öncelikle “Osmanlılaşmış“, ulus-devlet süreci içinde ise “Türkleşmiş” gibi görünen seçkinlerdi. Bu durum, günümüzde hâlâ süren “dönme” tartışmalarına sebebiyet vermiştir.

Şimdi ise farklı bir “Türkleştirme” kampanyası yürütülmekteydi ve ekonomik gücün gayrimüslimlerin elinden alınması için arka arkaya yaptırımlar gelmeye başladı.

Her ne kadar 1924 anayasası tüm vatandaşları eşit şekilde kabul etse de, çeşitli kararnamelerle gayrimüslimlerin aleyhine düzenlemeler yapılmaktaydı. Çeşitli yabancı işletmelere en az kaç Müslüman-Türk personel çalıştırmaları gerektiği bildiriliyordu. Mart 1926 tarihli “Memûrîn” kanunu çok açık ve net şekilde, devlet hizmetinde yer alabilmek için gereken ilk şartı “Türk olmak” diye belirtiyordu. Kanun, öncelikle memurluğun tanımını yapmıştı. TBMM tutanaklarından aynen alıntılıyorum.

Memur ve müstahdemlerin tarifi
BİRİNCİ MADDE — Kendisine Devlet hizmeti tevdi olunan ve sicilli mahsusunda mukayyet olarak umumî veyahut hususî bütçelerden maaş alan kimseye memur denir.
Devlet işlerinde ücretle kullanılan ve memurin sicillinde mukayyet bulunmayan ve memurin hukuk ve salâhiyetinden müstefit olmayan kimseye müstahdem denir.

Bundan sonra ise, memurluğun hangi alanları kapsadığı belirtiliyor ve sonra memurlık şartlarına geçiliyordu:

Memur ve müstahdem olabilmek şartları
DÖRDÜNCÜ MADDE — Memur olabilmek için aşağıdaki şartları haiz olmak
lâzımdır :
A – Türk olmak,
B – Hukuku siyasiyesine sahip olmak,
C – Hüsnü ahlâk ashabından olmak … 

(Kaynak: TBMM tutanakları, memûrîn kanunu. Besmî Ceride ile neşir ve ilâm : 31/III/1926 – Sayı : 336)

Kanun, diğer maddelerde, suça bulaşmamış olmak, en az orta mektepten mezun olmak, askerlik görevini yapmış olmak gibi şartları da içermekteydi. Ben hemen geliyorum, en can alıcı madde olan “A” maddesine.

Resmen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan ecnebilerin memurluğa alınmaması doğal. Fakat, memleketin tümünü kapsaması gereken kanunda neden “TC vatandaşı olmak” yazmıyordu da, özellikle “Türk olmak” şeklinde vurgulanıyordu ve bu Türklüğe kim karar verecekti ?

Kanunun neden böyle yazıldığı kısa sürede anlaşılmaya başlandı. Alıntılıyorum:

Kamuda çalışan personelin özlük dosyalarını tutan resmî makamların, ilgili memurun “gerçek” bir Türk olduğunu belgelemek için dinini, “milliyetini” ve -varsa ünvan ve lakaplarıyla birlikte- ismini kayıt altına almaları gerekiyordu. Bu hükümler kamu çalışanlarının tümünü, yani örneğin tramvay sürülüğü ve liman işletmeciliği gibi meslekleri de kapsıyordu.

Son derece açık. Bir “cadı avı” başlamıştı. Memuriyet için başvuran kişilerin sadece TC vatandaşı olmaları yetmiyordu. “İsimleri, ünvan ve lakapları” da onların aslında ne olduğunu ele veren göstergelerdi. Fakat daha tuhaf şeyler de yaşanmaya başlandı. Kanun hükmü keyfi şekilde geriye işletilerek, önceden memuriyette yer almış olan gayrimüslimler ve elbette yahudiler birer birer işten çıkarıldılar. Bu işten çıkarmalar işçi ve memur haklarını inceleyen çeşitli iş raporlarında detayları ile anlatılmıştır. Zaten  fakir durumda olan Yahudi aileler böylece sefalete sürükleniyorlardı.  1935 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre Yahudi erkeklerin %45,9’u düzenli bir meslek sahibi değildi ve gündelik işlerde çalışıyorlardı. %24 ticaretle uğraıyordu, %20,5 ise zanaatkârdı veya sanayide çalışıyordu.

Ama cendere bununla sınırlı kalmadı. Kamu personeli için yapılan düzenlemelerden sonra serbest meslek sahibi gayrimüslimler de çeşitli baskılarla işlerini bırakmaya zorlandılar. İlgili kanunlarda yapılan yeni düzenlemelerle eczacı, avukat, hekim, ebe, hemşire vs olmaları ya çok zorlaştırılıyor veya tamamen engelleniyordu.  Bunlara ek olarak, Lozan antlaşmasının azınlık hakları ile ilgili çeşitli hükümleri, örneğin kendi eğitim kurumlarına gitme hakları, alenen yok edilmiyor fakat finansal kaynaklar kesilerek bunun gerçekleşmesi sağlanıyordu. Aslında genç Türkiye Cumhuriyeti, farkına varmadan, kendi bindiği dalı kesmekteydi. Zira bu tür okullardan yabancı dilleri iyi bilen, devrinin düşünsel ve siyasal gelişmelerini takip edebilen insanlar yetişmekteydi ve bunlar Cumhuriyete büyük katkılar sağlayabilirlerdi. Anayasal düzenlemeler yapılırken kimlerin “gerçekten” Türk, kimlerin “kanunen” Türk olabileceği gibi tartışmalar dahi vekiller arasında yaşanıyordu. Bazı milletvekilleri, Anayasa aracılığı ile herkesin Türk kabul edilmesi fikrine karşı çıktılar. Onların görüşüne göre, dinî azınlıklar vatandaş olabilirdi, ama Türk olamazlardı. Bunu, H.Suphi şu şekilde dile getiriyordu: “Lâfzen biz bir tefsir bulabiliriz .. fakat bir hakikat vardır: Onlar Türk olamazlar!” (TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, Cilt 1, 8/1:908-11)

Bunun ardından “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatıldı. Atatürk, Türklük şuuruna ve ülküsüne sahip olabilmek için gereken ilk şartın Türkçe konuşmak olduğunu defalarca dile getirmişti. “Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına (kültürüne), camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” (Aktaran Sadoğlu, 2003, s214)

Milli_Olan_Her_Şey_Bizimdir

Türkçe konuşmaya zorlamak, azınlıkların asimilasyonunu hedefleyen bir kampanya mıydı? Belki, kısmen öyle fakat pratikte ise onların Türkçe bilgisine, şive ve aksanlarına bakılarak “gerçek Türk” olmadıklarına da karar veriliyordu. Böylece şive ve aksanı Ermeniceye, Rumcaya, Yahudi dillerine kaçan bir kişi kamu veya özel her alanda ayrımcılığa maruz kalabiliyordu. Cadde ve sokaklara, toplu taşıma araçlarına vatandaşlara “düzgün Türkçe” konuşmayı tavsiye eden ilanlar asılmıştı. Bazı öğrencilerden ve Milliyetçi Türk Ocakları mensuplarından oluşan çeteler ortalıkta dolaşıyor, Türkçeden başka dil konuşan insanları taciz ediyorlardı. Alıntılıyorum:

Yahudiler bilhassa İzmir, İstanbul ve Trakya’da baskı altındaydılar. Müslüman Türklerce “gavur şehir” diye anılan liman şehri İzmir ile İstanbul’un kozmopolit ilçesi Pera -bugünkü Beyoğlu- Türk milliyetçilerini son derece rahatsız ediyordu. Türkleştirme kampanyaları özellikle buralarda ateşli bir şekilde sürdürülüyordu. Türkçeden başka bir dil kullanılmasının cezalandırılması teklifi birkaç kez meclise getirildi. O zamanlar her ne kadar böyle bir yasa çıkmadıysa da, Edirne, Tekirdağ, Bursa, Bergama ve Balıkesir’deki idareciler aldıkları kararlarla Türkçeden farklı dil kullananlara para cezası uygulamaya başladılar. 

Doğrusu nasıl yorumlayacağımı şaşırıyorum. Tarihin cilvesine bakın ki, Cumhuriyetin erken dönemindeki yoğun Türkleştirme kampanyasından on yıllar sonra, bu sefer 2000’li yılların Türkiye’sinde sünni islamlaştırma kampanyaları devreye sokuldu. Dış görünüşte, herkesin din ve vicdan hürriyeti olduğu savunulsa da, fikren savunmasız çocuklardan ve büyük çoğunluğu erkeklerin iradesine bağlı olan kadınlardan başlanarak Sünni İslam’ın hayat tarzı tüm topluma dayatılmakta. Bu da ayrı bir konu…

Okulda-Çocuklar-800x628

Yahudiler kendilerinin de gerçek Türk olduklarını ispatlamak için ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Yahudi cemaatinin ileri gelenleri devlete olan sadakatlarini ispat etmek için,  1935 yılına kadar Hilali Ahmer olarak bilinen Kızılay’a ve diğer yardım kuruluşlarına bağışlar yapıyorlardı. Fakat bunların tümü boşunaydı. Yahudiler karşılıklı yumuşama için bir adım daha attılar. İzmir Yahudileri 1932 yılında bir dernek kurdular ve şehirdeki Yahudi sakinlere şu bildiriyi imzalattılar:

Türk harsını benimsemeye ve vatandaşlarım arasında millî kaynaşmayı temin etmeye çalışacağımı, bu gayeye vüsûl için (varmak için) her vakit Türk diliyle konuşacağımı ve bütün tanıdıklarımı da Türkçe konuşmaya teşvik edeceğimi ve bu fikri her tarafta neşrü tamime (yerleşmesine, benimsenmesine) gayret edeceğimi beyan ederim. (24.11.1932 tarihli Milliyet gazetesinden aktarma.) 

Bitmedi. Yahudiler nihayet isimlerini değiştirmeye başladılar. Katı Türk milliyetçilerine hoş görünmek için, özellikle İslam öncesi Türklüğü çağrıştıran Oğuz, Altay gibi isimler tercih ediliyordu. İsmini Tekin Alp yapan Moiz Kohen kendi dindaşlarını Türkleşmeleri için uyaran ve onlara “uygun” isimler tavsiye eden “Evâmir-i Aşere” yayınladı. Evâmir-i İaşere aslında dinî bir terimdir ve Yahudi dini, Müslüman dini gibi dinlere mensup insanların mutlaka bilmeleri gereken dinî şartları anlatır. Öyle görünüyor ki, Yahudileri bu işe ikna etmek için din faktörü de devreye sokulmaktaydı.

Evet, bu insanlar isimlerini değiştirdiler. Yıllar sonra ise, siyasal islamcılar ve ulusalcı Türkler tarafından “iki yüzlü, içten pazarlıklı” olmakla suçlandılar. Şimdi bu çarpık mantığı hangi vicdan kurallarına göre izah edebiliriz ?

Gayrimüslimlere, yani özellikle Yahudilere karşı yürütülen bu savaşla birlikte, işsizlik ve baskılardan bunalan Yahudi ailelerin Türkiye’den göç etmeleri artık kaçınılmazdı. Ne yapsalar yaranamıyorlardı. Sürekli hedefteydiler ve tüm bu ideolojik, kültürel baskılardan daha da önemlisi … açtılar, geçinemiyorlardı.

Böylece, Yahudiler kitle halinde ülkeyi terk etmeye başladılar. Fakirlikten, ayrımcılıktan kaçarken toplama kamplarına ve krematoryumlara gidiyorlardı.

-devam edecek-

Reklamlar
Bu yazı Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s