TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -2-

Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. yılı marşlar, resmî geçitler ve diğer çeşitli etkinliklerle coşku içinde kutlanırken Almanya’da Nasyonal Sosyalistler iktidara gelmişlerdi. Artık Yahudiler için Almanya’dan tüm Avrupa’ya hatta bunun ötesinde Türkiye gibi ülkelere uzanan acı dolu bir yolculuk başlayacaktı.

Naziler kendi ari ırk doktrinlerini toplumun her kesimine kabul ettiriyorlardı. Doktrine göre, Cermenler, kendilerinin “değersiz ırk” olarak kabul ettikleri Yahudilerden ve diğer halklardan üstündüler. Yahudiler birinci sırada hedeftiler ama onları takiben ari ırktan olmayan her halk, Alman muhalifler, sosyalist ve komünistler, eşcinseller, çingeneler de ayrıma ve soykırıma tabii tutulacaktı.

Kitabın yazarı sn Corry Guttstadt, Almanya’da yaşananlar ile Türkiye’de yaşananlar arasında paralellik kurmuş. Gerçekten de, benzerliklerin, taklitlerin, hatta resmî devlet uygulamalarının gözden kaçması imkansız. Fakat bunu yaparken bence 2 ayrı hataya düşmüş. Öncelikle, “Türkleştirme” uygulamalarına değinirken, tarihte sanki hiç Türk milleti yokmuş da birdenbire Cumhuriyet uygulamaları ile böyle suni bir millet icat edilmiş gibi bir hava vermiş. Bunu açıkça yazmamış ama “ima ettiği“, kitabın pek çok yerinden belli oluyor. İkincisi, Osmanlı millet anlayışı ile Türk millet anlayışını sanki aynı şeylermiş gibi kabul etmiş. Çok insan, bilhassa yabancılar bu hataya düşer. Oysa Osmanlı’nın ilk ve öncelikli kimliği hanedanlıktı. İmparatorluk içinde görev alan her tür unsur ve halk, tebaa, reaya bu gerçeği kabul etmek zorundaydı. Zaten devletin isminden bile belliydi: Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye (Yüce Osmanlı Devleti) Halkın ve gayri müslimlerin dini inançlarına karışılmıyordu ama devlet içinde görev alabilmek ve yükselebilmek için Osmanlı’ya sadakat yemini etmek ve islamlık kimliğini kabul etmek şarttı. Bu yüzden; paşalık, beylik, vezirlik, sadrıazamlık gibi mevkilere gelebilen tüm unsurlar dinlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Böylece ortaya yarı-teokratik bir devlet çıktı. Osmanlı’nın yönetimi veya himayesi altında olan tüm bölgeler öncelikle “Kanun-i Al’î Osmanî” denen imparatorluk  buyruklarına uymalıydılar. Bunun dışında kendi dinî ve örfî hukuklarını tatbik edebilirlerdi. Osmanlı’nın çıkardığı buyruklar ise Sünni İslam şeriatına göre Şeyhülislam tarafından onaylanır ve bölge kadıları tarafından uygulamalar denetlenirdi. Çok uzun bir konu, açarsam, bu yazı tamamen amacından sapar. Kısaca; resmî devlet hukuku, devletler arası antlaşmalar, şer’î hukuk, gayri müslimlerin kendi şeriatları ve bölgelere göre değişiklik gösterebilen örfî hukuk karışımından doğan çoklu bir hukuk sistemi yürürlükteydi. Yemen’den tüm Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu ve Arabistan içlerine; Karadeniz’in üstü ve Hazar Denizi kıyılarına, nihayet Avrupa içine kadar girebilmiş bir imparatorluğun zaten tek bir etnik kimlik ve hukuk sistemi ile yönetilebilmesi mümkün değildi. Esasen, zamanında Roma İmparatorluğunun yaptığı da buydu. Yönetim altındaki topraklara pek karışılmaz ve pek çok dava o bölgenin kendi hukuk sistemi içinde halledilirdi. Ama karışıklık doğrudan Roma’yı tehdit etmeye başladığında lejyon birlikleri devreye girerdi.

Oysa, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin derdi başkaydı. Türkiye Cumhuriyeti bir “reddi miras” yaparak yola koyuldu ve karşısına en büyük sorunlar olarak:

a) Vatandaşlık kimliği
b) Din-devlet ilişkileri

çıkmaya başladı. Vatandaşlık kimliğinde “Türklük” önce çıkarıldı. Bu, kalıtıma bağlı olan, seçilmiş bir ırk anlayışı değildi. Reformistler, bu Türklüğü bir dil, tarih ve ülkü birliği olarak işlediler. “Ne mutlu Türk olana!” değil, “Ne mutlu Türküm diyene!“. Din ve devlet ilişkilerinde, her ne kadar genç Türk Cumhuriyeti Türklük ve İslamlık bağlarını inkar etmese de, hatta “müslümanlığı” vurgulasa da, aslında bu müslümanlık, geleneksel Sünni İslam’ın anladığı İslamiyet ile hiç de aynı şey değildi. Çok net bir ifade ile; Sünni İslamiyet’in her tür hukuk uygulamaları resmen “budanmıştı” ve sadece ferd ile Tanrı’yı ilgilendiren ibadetlere ses çıkarılmıyordu.

Sanırım böyle olmak zorundaydı. Bülent Tanör, Uğur Mumcu gibi kalemler “Jakoben laiklik” anlayışına değinirlerken şunu vurgularlar. Avrupa’da din ve devlet dengesi büyük ölçüde kurulmuş ve bazı bölgelerde evrimci, tarihsel esnekliğe sahip bir sekülarizme geçiş yapılmıştı. Oysa cumhuriyetin kurucu kadrolarının böyle bir şansı yoktu. Tarihsel sürecin yaşanması ve özümsenmesi için yüzyıllarca bekleyemezlerdi; bu yüzden, tepeden inme, zorlayıcı ve bastırıcı bir laiklik uygulamasına yöneldiler.

Belirttiğim gibi, bunların hepsi ayrı ayrı açılabilecek ve tartışılabilecek konular. Kısaca, Cumhuriyet’in 10. yılına gelindiğinde, “bize özgü”  vatandaşlık ve dindarlık uygulamaları yurdun dört bir yanında etkili olmaya başladı.

Almanya’da ise tırpan tüm acımasızlığı ile devreye sokulmuştu. Yahudilerin resmen aşağılanmasından, evlere ve dükkanlara konulan işaretlerden sonra Yahudiler bütün toplumsal alanlardan dışlandılar. Yahudilerin Yahudi olmayanlar ile evlilikleri yasaklandı. Derken alenen evlerine, işyerlerine ve mal varlıklarına el koymaya başlandı. Hatta tüm bunlar için bir tür “jargon”, devlet lisanı bile geliştirilmişti. Yahudilerin yerlerinden edilmesi ve Almanya dışına sürülmesi, resmî kayıtlarda “yeniden iskan” olarak adlandırılıyordu. Buna gerekçe olarak, Yahudi halkının can ve mal güvenliğinin sağlanması için kendilerine emniyetli ve huzurlu mekanlar tahsis edildiği gibi gösterişli ve yuvarlak cümleler kullanılmaktaydı. Oysa pratikte, durum çok farklıydı. Yahudiler tek tek evlerinden toplanıyor, trenlere tıka basa dolduruluyor ve Führer’in onların hakkında “nihai çözüm” denilen son kararı vereceği güne kadar esir tutulacakları toplama kamplarına yollanıyordu. Önce uzun yolculuklarda, sonra toplama kamplarında dayaktan, işkencelerden, pis ve havasız ortamdan, salgın hastalıklardan dolayı toplu ölümler başlamıştı bile…

Türkiye’de durum bu kadar ileri gitmemişti.  Fakat, Cumhuriyet’in “azınlıklara ve gayri müslimlere” karşı şüphelendiği ve onları dışlamak için bahaneler aradığı veya bu bahaneleri icat ettiği de ayrı bir gerçeklikti. Osmanlı’nın yıkılışında oynadıkları rolden ötürü Ermeniler ve Rumlar güvenilmez ve her an isyana hazır potansiyel hainler olarak görülüyordu. Yahudilerin durumu ise belirsizdi ama onlara karşı da genel bir soğukluk havası hakimdi. Tam bu yıllarda tüm vatandaşların Türkçe konuşması için çalışmalar başlatıldı. Bu çalışmalar her yere yayılacak ve ilerde “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları ile sürdürülecekti.

vatandas-turkce-konus

Diğer gayri müslimler gibi, Yahudiler de bu Türkleştirme faaaliyetleri karşısında endişeye kapılmaya başladılar. Sanırım, bütünüyle dışlanmamak için çeşitli Yahudi cemaatleri Türkçe öğrenimini benimsediler, hatta bu amaçla kendi dil kurslarını açtılar. Dışardan bir bakışla, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk kabul ediliyordu. Oysa pratikte “gerçek Türkler” ile gayri müslimler farklı muamele görmeye başlamışlardı. Ne yazık ki, başlangıçta, bir hanedanlık ve ümmet anlayışına karşı vatandaşlık şuuru yerleştirmeyi hedefleyen bu akım, giderek ırkçılığa dönüşüyordu. Artık sadece “vatandaş” olmak yetmiyor ama bu vatandaşlığın bizzat devlet tarafından resmî veya gayri resmî bir şekilde “onaylanması” gerekiyordu.

gazete22

Almanya’da Yahudilere karşı başlatılan eylemlerdeki, basının kullandığı dil ile, Türkiye’deki dilin benzerlikleri tesadüf olamayacak kadar birbirleri ile örtüşmektedir. Tarihe Kristal Gece veya Kırık Camlar Gecesi olarak geçen Kristallnacht eylemlerinde ve diğer eylemlerde, hükümete bağlı basın organları, bunu “Yahudi sömürücülüğüne karşı Alman halkının şahlanışı” şeklinde manşetlerle duyuruyorlardı. Enteresandır ki, Türkiye’de Ermenilere, Rumlara, Yahudilere ve bazen komünistlere karşı yapılan eylemler de “Türk Gençliğinin milli şahlanışı” veya “Türk milletinin infiali” tarzı manşetlerle servis edilmekteydi. Almanya’da Gestapo’nun bu eylemleri, ajanları vasıtası ile nasıl başlattığı ve halkı kanalize ettiği bilinmektedir. Türkiye’de de önceleri “münferit” olarak gösterilen bu tarz uygulamalar, daha sonra 6-7 Eylül olaylarına kadar uzanacaktır. Yakın dönemlere geldiğimizde ise, Nazilerin yaptığı soykırımı alkışlayan gazete manşetlerine ve pankartlara rastlamak mümkündür.

pankart

Ermeniler ve Rumlar ile mukayese edildiğinde, başlangıçta Yahudiler birer örnek vatandaştı. Atatürk, tüm ülkede Türk hakimiyetini kesin olarak ilan ettikten sonra Yahudileri de güvenilir unsurlar olarak kabul ettiğini şu sözler ile ifade edecekti:

“Unsuru hâkim olan Türklerle tevhidi mukadderat etmiş sadık bazı unsurlarımız vardır ki, bilhassa Museviler’dir.” (İzmir İktisat Kongresinde Yahudi avukat Amato’nun Yahudiler hakkında ne düşünüldüğü sorusuna cevaben.)

Bu, salt gönül okşamak için söylenen bir söz değildi. Gerçekten de Yahudilerden bazıları kendilerini Türk aydınlanmasının ve Kemalist reformların gönüllü temsilcileri ve uygulamacıları olarak kabul etmekteydiler. Yahudi cemaatlerin tümü Cumhuriyete bağlılıklarını bildirmişler ve dilde sadeleştirme, kılık kıyafet devrimi gibi refomlara içtenlikle uymuşlardı. Fakat aslında her iki taraf da birbirlerine güvenmiyor ve sanki bir tür tiyatro oynanıyordu.

İşte bu sırada, basında Yahudi karşıtı kampanya başlatıldı. Artık ülkede Türk olmayanlar istenmiyordu. Aralık 1922 tarihinde İleri gazetesinde “Kanımızı emenler” başlığı ile bir makale yayınlandı. Bu makalede Rum ve Ermenilerin ihanetine ilaveten Yahudilerin iki taraflı oynadıkları, aslında samimi olmadıkları iddia ediliyordu. Makalenin sonu ise “Keşke Rum ve Ermenilerin gidişinden sonra Yahudiler de gitse” cümlesi ile sona ermekteydi. Bu dışlayıcı kampanya kısa sürede basına hakim olmaya başladı. İzmir’de yayınlanan Türk Sesi, Edirne’de Paşaeli, İstanbul’da Tevhid-i Efkâr gibi yayın organları birbiri ardınca saldırılara başladılar. Yahudiler sömürücü ve savaş fırsatçısı olmakla suçlanıyorlardı. Karagöz gibi mizah dergilerinde sömürücü şişman Yahudi tiplemeleri yer alıyor ve “çıfıt” denilerek alay ediliyordu. Trakya ve çeşitli yerlerde Yahudileri protesto eden gösteriler düzenleniyordu. Güvenlik güçleri, Yahudilerin korunması konusunda işlerini savsaklıyor, pek çok şeyi görmezden geliyor, hatta destek oluyorlardı. Başta İstanbul olmak üzere, çeşitli yerlerde Yahudi cemaatinin haham, haham başı, yardımcı vekili gibi yetkilileri gidişat karşısında duydukları endişeleri  resmî makamlara bildirdiler ama tatmin edici hiçbir sonuç alınamadı. Türk-Yunan savaşı sebebiyle evlerini terkeden Aydın Yahudilerinin geri dönüşleri engellendi ve tüm mal varlıklarına “Emvali metruke” (terk edilmiş, sahipsiz mallar) olarak el konuldu.

Bu arada Türk-Müslüman nüfus ile gayrimüslim nüfus oranları ülkeden kaçış, sürülme, mübadele gibi sebeplerle süratle gayrimüslimlerin aleyhine azalmaktaydı. Savaştan önce gayrimüslimlerin genel nüfus içindeki oranı %20, Yahudilerin oranı %1 kadardı. Burdan, Rum ve Ermenilerin gayrimüslim nüfus içinde en büyük ağırlığa sahip olduklarını anlayabiliriz. Savaştan sonraki yıllarda ise gayrimüslim nüfus %2,5 oranına gerilemişti. Rum ve Ermenilerin kitle halinde sürülmelerinin ardından, doğaldır ki Yahudi nüfusun yükseldiği gibi yanlış bir kanaate varılabilirdi. Gerçekte ise, diğer iki büyük gayrimüslim kitlenin gidişleri ile, elbette ki Yahudi nüfus “oranı” toplamda yüzdesel olarak artmıştı ama sayısal olarak onlar da azalmaya başlıyorlardı. İşte bu sırada “feci bir trajik yanılsama” olarak kabul edebileceğimiz bir duruma rastlandı. Türkiye’deki gidişattan endişe duyan bazı Yahudi aileler Avrupa’ya göçmeye başladılar. Bu insanlar, hiç farkında olmadan kendi ayakları ile kurdun inine gidiyorlardı. Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya gibi ülkelere kaçan Yahudiler, buralara III Reich’in ve İtalyan faşist askerlerinin hakim olması ile tek tek toplanmaya başladılar.

Bunlardan sadece biri olan Sarah Kavayero 23 Aralık 1923’te İzmir’de dünyaya gelmişti. Ailenin iki çocuğu daha oldu ve daha sonra baskılardan bunalarak onlarca Yahudi aile ile birlikte Fransa’ya göç ettiler. Türkiye’den Avrupa’ya 20-30 bin kadar Türkiye kökenli Yahudinin göç ettiği düşünülmektedir. Fransa 1940 Mayıs’ında Almanlar tarafından işgal edildi ve derhal anti-semitik uygulamalar devreye sokuldu. 1942 yılından sonra Yahudiler toplanarak imha kamplarına gönderilmeye başlandı. Sarah Kavayero 11 Şubat 1943 tarihinde annesi ve iki kız kardeşiyle birlikte Auschwitz’e gönderildi ve orada öldürüldüler.

Kelimenin tam anlamı ile, Yahudiler iki ateş arasında kalmışlardı. Yüzyıllarca yaşadıkları topraklarda hain muamelesi görüyorlar, işten atılıyorlar ve özlük hakları, kağıt üzerinde kalsa bile, pratikte birer birer ellerinden alınıyordu. Avrupa’ya kaçmayı deneseler, orda, kendilerini yok etmeye yemin etmiş bir düşmana yem olmak zorundaydılar.

-devam edecek-

 

Reklamlar
Bu yazı Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -2-

  1. Macitbay dedi ki:

    Reblogged this on macitbay.

  2. Geri bildirim: ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYK IRIM YILLARI – BÖLÜM I – II – III VE IV | Turkish Forum

  3. Geri bildirim: ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYK IRIM YILLARI – (BÖLÜM 1-2-3-4-5-6) | Turkish Forum

  4. ber dedi ki:

    Güzel bir yazı, teşekkürler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s