KISAKÜREK VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Sn cumhurbaşkanının çeşitli vesilelerle okuduğu şiirlerden, bazı tesbitlerinden anlaşıldığı kadarı ile artık yeni bir yol göstericimiz var: Necip Fazıl Kısakürek.

Yalan söylememe gerek yok; gençliğimde Kısakürek’in hayranlarından biriydim ve bir kaç kitabı hariç kitaplarının tamamına yakınını okuduğumu söyleyebilirim. Bir çırpıda aklıma gelenler: Başta şiir kitabı Çile olmak üzere, Esselam, Çöle İnen Nur, İman ve İslam Atlası, Başbuğ Velilerden, Doğru Yolun Sapık Kolları, Yeniçeri, Batı Tefekkürü Ve İslam Tasavvufu, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Son Devrin Din Mazlumları, Moskof, İdeolocya Örgüsü, Kafa Kağıdı, Cinnet Mustatili … vb.

Aradan yıllar geçtikçe ve ben Batı düşüncesinin büyük ustaları ile, Doğu-Hind aleminin bazıları kadife yumuşaklığında öğreticileri ile tanıştıkça, “yahu, kimlerin peşine takılmışız” demekten kendimi alamadım. Kısakürek ile uzak yakın tanışıklığım yok. Özel hayatına dair sağdan soldan bir şeyler işittim, ama bu tür kulaktan dolma bilgiler yerine, onu kitapları üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.

kisakurek

Aklıma ilk gelen tesbit şudur : “Müthiş bir ego patlaması !”

Abartmıyorum. Tarihi, sanatı, edebiyatı, düşünceyi, estetiği, hemen her şeyi sadece kendi yargılarından ibaret gören ve bunu en iddialı şekilde dile getiren bir insan. Bir fikir adamının, bir sanatçının kendine duyduğu öz-güveni saygıyla karşılarım. Ama bir insan, kendi uzmanlık alanının çok ötesine taşan konularda bile adeta tek otorite tavrı ile konuşuyorsa, doğrusu çekilmez oluyor. Önce, şiir yönünden başlamak isterim.

Bana göre, dört dörtlük bir şair. Şiir kumaşına, hassasiyetine, lisana gösterdiği özene tek kelime bile edemem. Bugün dahi;

Kimbilir nerdesiniz
Geçen dakikalarım
Kimbilir nerdesiniz
Yıldızların korkarım
Düştüğü yerdesiniz
Geçen dakikalarım

diye başlayan şirini okurken ürperdiğimi, zamanın esrarlı gücü karşısında erimeye başladığımı hissederim. Şiir kronolojisi açısından ise, onun İslam davasına kalkışmadan önceki şiirlerini daha evrensel, daha insana dönük bulurken, sonraki şiirlerini kavgaya sürüklenmiş ve evrensellikten kopmuş çalışmalar olarak kabul ederim. Örneklemem gerekirse. “Otel odaları” isimli şiiri

Bir merhamettir yanan, daracık odaların
İsli lambalarında, isli lambalarında.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.

Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofralarında, izbe sofralarında.

Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği
Tavan aralarında, tavan aralarında.

Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında.

Mükemmel bir şiir. Hayat macerası içinde yolu ucuz otellerin odalarına düşmüş her insan bu şiirde kendinden bir şeyler bulabilir. Başka ne diyebilirim … Gelin, şimdi bir başka şiirinin başlangıç bölümüne bakalım:

Tek istikamet Kabe,
Ve tek örnek sahabe.

Böyle yükseldi sütun,
Böyle kuruldu kubbe.

Derken nuru kararttı
Yobazda kara cübbe.

Tuzağa düştü aslan,
Sorguç takıldı kelbe.

Yukardaki girişi, şiir seven bir yabancıya nasıl izah edebilirsiniz ? Bunu bir başka dile çevirdiğinizde, okuyanlar ne anlayacaklardır ? Şiirdeki ana fikri anlayabilmek için, Türkiye’deki dinsel, siyasal çatışmaların tarihini, ana hatları ile İslam tarihini ve benzeri şeyleri bilmeniz gerekmektedir. Bu durumda şiir, ancak bu alt yapıya sahip insanlara hitap edebilir.

Fakat, İslam davasından sonraki şiirlerinde dahi, şiir kabiliyetini koruduğunu, Türkçeyi ustalıkla kullandığını söyleyebilirim. Günümüzde on kelimelik hazneleri ile İslam davasına soyunan gençlere de Kısakürek’in Türkçesini iyi incelemelerini, ondan bir şeyler öğrenmeye çalışmalarını tavsiye ederim.

Şiir faslını geçiyorum. Gelelim asıl eleştirilecek yönlerine.

Kısakürek, sadece bir siyasi davaya soyunmakla kalmaz, Dünya’nın bütün meselelerinin çözümünü bilen bir insan edası ile davranır. Üstelik bunu yaparken kendisi ile taban tabana zıt düşer. “Tanrı Kulundan Dinlediklerim” kitabında, bazı solcuların başkalarını hakir gören tavırlarını şuna benzer cümlelerle eleştirir:

“Çıktılar ve Yenicami avlusunda leke ilacı satan işportacıların ucuz belagatiyle tarihi, medeniyetleri damgaladılar.”

Doğrudur, gerçekten de sol düşünsel hareketin içinde, diğer tüm fikirleri damgalayan, yaftalayan çıkışlara rastlanmıştır. Kısakürek bunu belirtir ama, kendisi de aynı şeyi, hem de kat kat misli ile yapar. “Batı Tefekkürü Ve İslam Tasavvufu” çalışmasında, nerdeyse insanlığın tüm düşünce tarihini mahkum eder. Üstelik felsefe bilgisi sınırlıdır ve görüldüğü kadarı ile Henri Bergson’dan ötesine pek aldırmamıştır. O’na göre, insan aklının gelişimi Bergson ile sona ermiştir:

“Avrupalı der ki: Akıl bu noktadan ötesine ulaşamaz. Bergson ile akıl kendi yetersizliğini ilan etmiştir.”

Nasıl yargılar bunlar ? Hangi Avrupalı böyle bir şey söylemiş ? Akıl neden Bergson ile sona ersin ki ? Tam tersine, Bergson’dan sonra da irili ufaklı binlerce felsefe çalışması yayınlanmış, üstelik bilimin her alanında çarpıcı gelişmeler gerçekleşmiştir. Kitaptaki bazı yargıları alabildiğine çarpık ve yüzeyseldir. Örneğin, Nietzsche bahsinde, onu beynindeki hastalık yüzünden saçmalaya başlayan bir tür meczup olarak tanıtır. Oysa ki Nietzshe tüm eserlerini, frengi mikrobu beynine tamamen yerleşmeden önce vermiş, daha sonra ise düşünce ve yazım kabiliyetini kaybederek ömrünün son yılını bitkisel hayatta geçirmiştir.

Evrim Teorisi konusunda:

“İnsan maymundan gelmeymiş, asıl bunu söyleyenin kendisi maymun !”

Oldu mu ya ? Yakıştı mı ? Zooloji, botanik, embriyoloji, biyoloji, fizik ve buna benzer çeşitli bilim dallarında evrimsel gelişim binlerce bilimci tarafından ele alınırken, teori üzerinde ciltler dolusu çalışmalar yapılırken biz böyle bir cümleyle mi yargılayacağız ? Esasen “İnsan, maymundan geldi.” önermesinin bile evrim teorisi ile alakası yoktur. Hiçbir aklı başında bilimci böyle saçma sapan bir cümle kurmaz. Yanlış anlaşılmasın, sizlere, evrim teorisi mutlaka doğrudur demiyorum, bu alanda hükümler verebilecek yetkinliğe sahip değilim. Sadece, bilim tarihinin en önemli teorilerinden biri böyle kahvehane ağzıyla ele alınamaz diyorum. Berberde traş olurken atıp tutabilirsiniz. Ama bir insan, “fikir adamı” sıfatı ile ortaya atılıyorsa, yazdıklarına dikkat etmeli, ele aldığı konuyu iyice incelemelidir.

Diğer konular da aşağı yukarı bu üslupla ele alınır. O çarpık, öbürü kafir, diğeri İngiliz züppesi falan derken, Kısakürek önüne gelene bir damga vurur. Ne yazık ki, bu tarz karalamaları büyük fikir eseri zannedecek insanlar da fazlasıyla bulunmaktadır.

Eh adettir, komünistlere giydirmeden olmaz. “Çepçevre Sosyalizm Komünizm Ve İnsanlık” kitabında Kısakürek; işçi hakları, çalışanların güvenliği gibi konuları da es geçip, işçi sınıfını üç kuruşa razı bir ırgat gibi göstermekten çekinmez. O’na göre, işçi sınıfının tüm derdi fazladan üç beş kuruş kazanmak, biraz üstüne başına elbise almak ve benzer şeylerden ibarettir. “Böyle bir sınıfın isteklerini insanlığın soylu fikir çilesi diye yutturuyorlar”, şeklinde yazmaktan da çekinmez. Oysa ki, sınıf mücadeleri tarihi ve bunun teorileri, diyalektik materyalizmin sadece ekonomi-politik alanındaki alt görüşleridir. Bunun çok ötesinde, diyalektik materyalizm, ideci, özcü ve ruhçu felsefelere karşılık, evrendeki şeyleri ancak doğal çevrimin akışı içindeki ilişkilere dikkat ederek yorumlayan komple bir dünya görüşü getirir. Katılırsınız veya katılmazsanız, ayrı meseledir; ama, aynen evrim teorisinde olduğu gibi, diyalektik materyalizmin kapsamlı felsefesi de bu şekilde incelenemez. Kısakürek, öyle gözükmektedir ki, sadece kendi gerçeklik arayışını tüm insanlığın soylu fikir çilesi olarak sunmakta, başkalarını sanki bu tür meseleleri düşünmeyen basit insanlar yerine koymaktadır. İşçi-emekçi sınıfının meseleleri de Hz Muhammed’in bir hadisine dayanarak ne kadar çözümlenebilir, o da ayrı bir soru işaretidir: “İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz.”  (Hz. Muhammed) Tamam, gayet güzel ve insanca bir tavsiye. Fakat bu tavsiye, bir mülk sahibinin herhangi bir ustayı çalıştırdığı ve ortada hiçbir emekçi örgütlenmesinin olmadığı dönemlerden kalma. Herbiri diğerine siyasal, finansal ilişkilerle bağlı sınıfların çatıştığı bir dünyada, hak mücadelesi işverenin keyfine terkedilemez. Bunun çok acı sonuçlar doğurduğu, bilinen bir gerçektir. Kamu veya özel her tür işveren karşısında örgütlenemeyen, sınıfının bilincine sahip olamayan emekçiler daima ezileceklerdir ve zaten Türkiye’nin yakın tarihçesi bu manzaralarla doludur.

Netice itibari ile Kısakürek bir komünist öcüyü tanıtıp geçer. İşçilere de “benim işçi kardeşim, ne güzel bir mesleğin var” tarzı üçbeş iltifat sunar. Ya gerisi ?

“Son Devrin Din Mazlumları” gibi çalışmalarında Kısakürek, açıkça Cumhuriyet ile hesaplaşma derdine düşer. Kısakürek’e göre, Cumhuriyet reformları bir maymun taklitçiliğidir.

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap !

Aynı “Destan” şiirinin bir üst dizesinde ise sorar:

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti ?

Oysa, bırakın kutsallığını, orta yerde bir emanet bile kalmamıştır. 1918 yılı ve takip eden tarihlerde başta İngilizler’in asker çıkarıp, imparatorluğun genel kurmay başkanlığına kadar her yeri işgal etmeleri ile artık geride bir emanet de kalmamıştır. İşgalin ve kurtuluşun ardından Atatürk’ün ve onun gönüldaşlarının can siperane bir gayretle başlattıkları reformlar da laf olsun diye yapılmamıştır. Sanayisi, tarımı, eğitimi, bilimi ile, hemen her yönü ile, işgalci Batı devletlerinden kat kat geride kalmış bir milletin yeniden Dünya sahnesinde yer alma mücadelesi başlatılmıştır. Ama maalesef bunu Kısakürek’e ve ardından gelenlere anlatabilmek pek mümkün görünmemektedir. Aynı şiirden bir başka dize:

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Yukardaki dize, Kısakürek’in bu tür meseleleri keyfine göre ele aldığını göstermekte. Eğer ülkede bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul düşüyorsa, işte o küçük gördüğü, “Moskof geliyor!” çığlıkları ile hedef gösterdiği sosyalizmin gayesi de bu tür çarpıklıkları sona erdirmektir. En azından, insanlara insanca bir hayat sağlama idealidir. Ama Kısakürek hep soylu fikir çileleri çektiği için böyle ufak tefek şeylerin üzerinde durmaz ! Nasılsa, kafasındaki islami devlet kurulduğunda hiçbir meselemiz kalmayacaktır.

Bazıları piyeslerini beğense de, bu konuda Kısakürek’in yine kendi ile çeliştiğini ifade etmeliyim. Çok doğru bir tesbit olarak, Kısakürek, sanat konusunda, sanatın bir nutuk vasıtası olmadığını, sanatçının telkin ve ima yolu ile ruhlara üflemesi gerektiğini söyler ve davul çalmak ile flüt çalmak benzetmesini kullanır. Davulcu gümbe de güm güm kafa şişirirken, nazlı bir flüt veya keman sesi ruhlara işler. Gayet güzel. Ama piyeslerinde bunun tersini yapar. “Mukaddes Emanet” isimli piyesinde, sanatın telkin yönünü bir kenara bırakıp, bir dede ve torununun ağzından düpedüz nutuk atar. Ordaki fikirlerin doğru veya yanlış olmasının önemi yok; ama mesajın bir siyasi parti bildirisi şeklinde sunulması acaba ne derece sanat değeri taşımaktadır? “Bir Adam Yaratmak” ve “Para” isimli piyesleri nisbeten çok daha incelmiş, belli bir sanat seviyesine sahip çalışmalardır.

Tüm dinsel, siyasal düşüncelerini maddeler halinde özetlediği “İdeolocya Örgüsü” ise bir felakettir ! Üzerine bol bol islam sosu dökülmüş katıksız bir faşizm. Yine o her zamanki tavrı ile tüm meseleleri bir çırpıda çözüme bağlar:

“Maaşına zam almak için patrona bacaklarını göstermeyen sekreter yetişirse, ahlak tamamdır !”

Demek ahlak denilen şey bundan ibarettir. Bacakları göstermezseniz mesele kalmaz! Tabii bu kitapta da, diğerlerinde olduğu gibi, komünistler hedeftedirler. Devlet “komünizmin kokusunun kokusunu veren her insanı” takip etmeli, fişlemeli ve gerekirse toplumdan tecrit etmelidir. Böyle uygulamaların nasıl bir felaketle sonuçlanacağını düşünün. Bununla da yetinmez “Baş Yüceler” ismini verdiği bir tür denetleyici devlet mekanizması önerir. Tabii bu arada bireysel haklar, özgürlükler güme gider. Bu “Baş Yüceler” her kimse, her konuda neyin doğru, neyin yanlış olduğuna onlar karar vereceklerdir. Sanırım şimdi, bazı devlet yetkililerimizin pilav pişirmekten çocuk doğurmaya kadar her konuda insanları azarlama nedenini daha iyi anlayabilirsiniz.

Daha fazla yazmaya gerek duymuyorum.

Kısaca toparlamam gerekirse;

Büyük bir şairdir, hazırcevaptır, zekidir ve lisanına hakimdir. Bunları görmezden gelemem. Fakat, yazının başında belirttiğim gibi, Kısakürek, egosu tavan yapmış bir insandır ve maalesef bütün siyasi-sosyal meseleleri işine geldiği gibi karmakarışık etmekten çekinmemiştir. Bir insanın çeşitli görüşleri olabilir, zaten olmalıdır ve savunmalıdır. Buna hiçbir itirazım olamaz. Ama bir insan, bilimden sanata, siyasetten tarihe, politikaya, dine kadar her alanda kendi görüşünü tek ve mutlak doğru diye ilan ediyorsa, böyle bir tutuma ne denebilir … okuyanların takdirine bırakıyorum.

Saygılarımla
Levent Ertürk

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to KISAKÜREK VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

  1. RTE’nin ego patlaması yanında NFK’in egoso cılız kalır.NF İslamın müdafiliğini egosunun sorumluluk alanına dahil etmiş.Ya RTE!?…”İsraf edenler şeytanın kardeşleridir” diyor Kur’an.(İsra 27) ve yine “zekatın amacı yoksulluğu ortadan kaldırmak değil,orta tabakayı daha da güçlendirerek yoksula çalışma alanı açmak ve üretimi arttırmaktır” diyor peygamberimiz-Bu hadisi mealen yazdım- Şimdi Ya RTE!?…diyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s