AŞKIN CELLADI OLUN ….

Rus kökenli, Yahudi asıllı, ABD’li varoluşçu psikiyatrist Irvin Yalom kitapseverlere yabancı bir isim değil. Ülkemizde ağırlıklı olarak “Nietzsche Ağladığında” (When Nietzsche wept) romanı ile tanınan Yalom’un alkolizm, anksiyete, cinsel terapi, din ve psikiyatri, yeme bozuklukları gibi alanlarda çalışmaları da bulunmakta. Dr Yalom, varoluşun getirdiği acılar üzerinde dikkate değer saptamalara sahip. Kendisinden alıntılıyorum:

Psikoterapinin ana maddesinin, çoğu kez iddia edildiği gibi bastırılmış içgüdüsel yönelişler ya da trajik bir kişisel geçmişin iyi gömülmemiş kırık dökük parçaları değil, daima bu tür bir varoluş sancısı olduğuna inanıyorum Bu on hastanın her biriyle sürdürdüğüm terapideki başlıca bilimsel varsayımım ki tekniğim de bu varsayım üzerine kurulmuştur temel kaygıların, insanların yaşamın acımasız gerçekleriyle yani varoluşun “verileriyle” başa çıkmak için harcadıkları bilinçli ve bilinçsiz çabalardan kaynaklandığıdır.’”

Psikoterapi açısından özellikle önem taşıyan dört değiştirilemez gerçek görüyorum: her birimiz ve sevdiklerimiz için ölümün kaçınılmazlığı; yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz; nihai yalnızlığımız; ve son olarak, yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu. Bu veriler ne kadar acımasız da görünse, aynı zamanda aklın ve kurtuluşun tohumlarım taşırlar. Bu on psikoterapi öyküsünde, varoluşun gerçekleriyle yüzleşmenin ve bu gerçeklerin gücünü kişisel değişim ve büyümenin hizmetinde kullanmanın mümkün olduğunu göstermeyi umuyorum.

askin-celladi

Bu “On psikoterapi öyküsü” nedir? Ben de bunu açıklayacağım. “Aşkın celladı” isimli psikolojik analiz çalışmasında, Yalom, 10 ayrı hasta ile sürdürdüğü tedavi seanslarını, insanların ne tür acılar içinde yaşamaya çalıştıklarını anlatır. Elbette, özlük hakları sebebiyle Yalom, hastalarının gerçek isimlerini vermez, sahte isimler kullanır.

Hastalara basit bir soru sorulur: Ne istiyorsun ?

Bu soruya verilen cevap çoğunlukla kaçamaktır. Hemen tüm hastalar, gerçekte ne istediklerini değil, toplum onlara neyi istemelerini empoze etmişse onu dile getirirler. Yalom’un amacı da bu sahte isteklerin arkasında saklanan gerçek isteklere ulaşmaktır. Tedavi ilerledikçe hastalar kendilerini daha fazla gizleyemezler ve içlerindeki acıyı, çoğunlukla derin hıçkırıkların ve katıla katıla gelen ağlama nöbetlerinin eşliğinde açıklarlar:

– Erkek olmak değil, kadın olmak istiyorum !
– Ölen babamın geri gelmesini istiyorum, ondan özür dilemek istiyorum !
– Yaşamadığım çocukluğumu istiyorum !

Bu öykülerden ilkinde yaşlı bir kadının öyküsü anlatılır. Ölüme çok yaklaşmış olan bu kadın, kendisinin çocuğu, hatta torunu yaşında bir gençle gönül ilişkisine girer. Yalom, durumu biraz araştırınca, genç çocuğun kötü niyetli olduğunu, kadına bir takım iltifatlar yaparak, flört ederek, belli aralıklarla kadından para sızdırdığını anlar. Aslında yaşlı kadın, durumun farkındadır; zira bu ilişki gerçek olamıyacak kadar mükemmeldir. Peki, yaşlı kadın neden kendisinin sömürülmesine izin vermektedir ? Durum biraz daha araştırılınca kadının saplantısı meydana çıkar. O, akıp giden zamanı durdurmak istemektedir. Aynaya her bakışında gördüğü o çatlaklarla dolu yüzü, morarmış ve sarkmış göz altı torbalarını, damarlarla kaplanmış zayıf ellerini unutmak istemektedir. Birlikte olduğu genç ise, onu yeniden gençliğine döndürmüştür. Bir zamanlar erkeklerin peşinde olduğu, güzelliği be kokusu ile baş döndürdüğü o yıllara … Şimdi ise, yaşanan her şey yalan dahi olsa, kadın bundan mutludur ve genç çocuğa arasıra verdiği paraların bir önemi yoktur.

Bu noktada Yalom kendine sorar: Ne yapmalıydım ? Bu kadını yeniden gerçekliklere döndürmek doğru olur muydu ? Aşkın celladı mı olmam gerekiyordu ?

Yalom kararını verir. Ne kadar acımasız görünürse görünsün, bu kadını yeniden gerçekliklere döndürecektir. Onun, içinde bulunduğu yaş dilimini artık idrak etmesi gerekmektedir ve ölümü sessizce beklemeyi öğrenmelidir. Tedavi başlar ve yaşlı kadının bir sürü itirazının, mızmızlanmalarının ardından, sonunda o da gerçeği kabul eder: yaşlanmıştır ve ölecektir. Psikolojik tedavinin ardından bir süre sonra, kadın fiziksel olarak bitkin düşmeye başlar. Hastalık tüm vücudunu sarmaktadır ve ölümle dansı başlamıştır. Yalom, onu hastanede ziyarete gider. Alıntılıyorum:

Ölüyordu. Ama hiç kimseye, bana ölmeden az önce sunduğu armağandan daha büyük bir armağan vermedi; bu armağan, ölüme mahkum hastalar için ‘iddialı’ terapi çabalarının mantıklı ya da uygun olup olmadığı sorusunu sonsuza dek yanıtlayan bir armağandı. Onu hastanede görmeye gittiğimde artık kımıldayamayacak kadar güçsüzdü, ama başını kaldırdı, elimi kavrayıp sıktı ve “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı.

“Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim.”

***

Bir diğer öyküyü okurken, pek sulu zırtlak bir insan olmamama rağmen, gözyaşlarıma engel olamadım. Orta sınıfa mensup, sıradan bir ev kadınının öyküsüydü. Günün birinde bu kadının iki çocuğundan biri aniden ölür. Şu an hatırlamıyorum; hızlı gelişen bir hastalık veya bir kaza olabilir. Neticede çocuk ölür ve acılı anne, bir yas döneminin ardından hayatına bıraktığı yerden devam eder. Ne de olsa hayat akıp gitmektedir. Ama bir süre sonra, kadında psikolojik rahatsızlıklar belirmeye başlar. Uzun ve bir türlü bitmek bilmeyen ağlama hatta histeri nöbetleri, göğsü ezen bir basınç hissi, ani öfke patlamaları ve buna benzere semptomlar. Kadında ciddi bir fiziksel rahatsızlık olmadığı anlaşılınca, yardım almak için Yalom’a gelirler. İlk bakışta tüm bunların sebebi belli gibidir. Çocuğunun ölümünü kabul edememektedir bu kadın. Ama sanki, bu acının altında daha da farklı bir şey yatmaktadır. Uzun ve yorucu terapilerin ardından bir gün, kadın hıçkıra hıçkıra içindeki zehri çıkarır:

– Yanlış çocuk öldü, doktor. Yanlış çocuk öldü ! Ölen çocuğumun yaşamasını istiyorum, öbürünü istemiyorum ! Yanlış çocuk öldü !

Bir anneyi bunun için suçlayabilir miyiz ? İki çocuğu arasında böyle ölümcül bir ikilemde kaldığı için onu yargılayabilir miyiz ? Tüm sevgisini kalan çocuğuna versin, demesi kolay. Ama yıllar boyu yaşanan aile içi ilişkideki hayal kırıklıklarını, insana “detay” gibi gelen ama kalbe bıçak gibi saplanan sahneleri bilmeden hüküm verebilir miyiz ?

Gerçek acının nerde olduğunu kim bilebilir ?

***

Kitapta, her biri diğerinden ilginç psikoterapi öyküleri bulunmakta. Psikolojik çalışmaları sevenlere tavsiye ederim.

***

Bir anlamda bizim de hayatlarımız böyle değil midir ? Acaba aramızda kaç tanemiz, gerçekte kendi hayatını yaşar ve daha da ötesi, “kendi hayatımız” zannettiğimiz şey nedir? Çocuklarımızı neden severiz ? Onları gerçekten sever miyiz, yoksa onlara sadece sahip olmak mı isteriz ? Binlerce şarkıda, şiirde, çeşitli konuşmalarda hep duyduğumuz “Sevgi” denen şey nedir ? Acaba bir şeyleri gerçekten sevdiğimiz için mi onlara bağlanırız, yoksa sevmek zorunda olduğumuz için mi iyi bir aile babası, annesi, örnek bir yetişkin rolü oynarız ?

Ya siz ne istiyorsunuz ?

Aynanın karşısına geçin, bildiğiniz her şeyi unutun. Tüm dinsel vaazları, tüm ahlak nutuklarını, tüm siyasi düşüncelerini … hepsini bırakın. Kendinize bakın ve cesaretle sorun:

– Ben ne istiyorum ?

Cevabı bana vermek zorunda değilsiniz, kimseye hesap vermek zorunda değilsiniz. Sadece, doğru cevabı bulmaya çalışın. Ruhunuzun enkazının içinden çıkardığınız istek ile, şu an olduğunuz şey arasında derin bir fark varsa, siz ne kadar sizsiniz ?

***

Ve aşk var …
Var mı ?

Öyle mi gerçekten var mı ? Nedir aşk dediğiniz ?  Tüm o şairene sözler, yaldızlı anlatımlar ne kadar gerçektir ? Tutkularımız aşk mıdır ? Hormonal salgılarımız aşk mıdır ? Hepimizin varlığının en derin noktalarına kadar köklerini salmış olan o “güç isteği” ile aşkı nasıl birbirlerinden ayırt edebiliriz ?

Sözü tekrar Yalom’a veriyorum:

Aşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkla savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemle beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşkın celladı olmaktan nefret ederim.

Bense, şunları yazmak istiyorum.

Aşkın celladı olun !

Milyarlarca insanın aşk zannettiği şey, aşktan başka her şeydir. Sızlana sızlana anlattığınız o minik yaşantınızda, o böcek yaşantınızda, sizden önceki milyarlarca insan gibi, sizin de mecburiyetten dolayı yaşadığınız hiçbir deneyim aşk değildir. Hormonal salgılar, sertleşen bir organın istekleri, bin türlü laf cambazlığı ile örtbas etmeye çalıştığımız sahiplenme arzusu, güç tutkusu ve buna benzer şeylerin hiçbiri aşk değildir. Öldürün onu.

Ne ağzı kalabalık entrikacı siyasetçiler, ne de anlamadığınız bir lisanla ağdalı cümleler kuran ilahiyatçılar sizi aşkla tanıştıramaz. Öldürün aşk zannettiğiniz şeyi !

Bir süreliğine buz gibi bir insan olun. Soğuk, duygusuz, tutkusuz, beklentisiz. Bunu yapabilir misiniz ? İçinizdeki tüm arzuları öldürebilir misiniz ? Buna hazır mısınız ?

Değil misiniz ? Her şeyin hep böyle süreceğini mi zannediyorsunuz ? Oysa ölüm, tüm kararlılığı ile sizi arzularınızdan ayıracaktır. İsteseniz de, istemeseniz de …

Aşkın taklidi olan arzular, tutkular bir kere öldürüldüğünde …

Bunun arkasından kainat kadar geniş bir şeyle tanışacaksınız. Sizi yargılamayan bir şeyle ve sizin de yargılamadığınız bir şeyle. O’nun tırpanı doğum ve ölümdür. Tırpanın bir sallanışında doğarsınız, diğer sallanışında ölürsünüz ve aslında ikisi de, evrensel çevrim açısından aynı şeydir.

İki tırpan salınışı arasında sizin hayatınız nedir ?

Anılarınız mıdır ? Boşverin ! Belleğinizdeki anı birikintilerinin silinmesi için beyninize mikronluk bir virüsün yerleşmesi yeter. Adınızı bile hatırlayamaz olursunuz. Toprak hepsini yiyip bitirecektir.

Arzularınız ve tutkularınız mıdır ? Ama onlar sizi terkedecekler. Arzu, biteviye tekrardır. Hep aynı doyum isteğinin içinde tıkılıp kalmaktır.

Nesiniz ? Gerçekte nesiniz ? Derin düşünün, acımasızca düşünün, kendinize pay çıkarmak için hile yapmadan düşünün.  Elinizde “işte bu şey bana aittir” diyebileceğiniz ne var ?

Aslında, “bir şey” var, ve her şey, tüm eğitiminiz, tüm çabalarınız o şeye erişmek için olmalıdır. Önce, küçüklüğünüzün farkına varacaksınız. Burnunuz ne kadar Kaf dağında olsa da, ancak mikroskop altında görebileceğiniz bir canlının sizi yatağa mahkum edebileceğini idrak edeceksiniz. Sadece ezberlemeyin, hissetmeye çalışın. Hayatın, sadece sizin hayatınızdan ibaret olmadığını görmeye çalışın. Evrende en az sizin kadar, gördüğünüzde tiksindiğiniz bir solucanın da yaşama hakkı vardır. Ondan tiksiniyor musunuz ? Ya o da sizden tiksiniyorsa ?

Tüm bunların ardından, inanılmayacak kadar güzel, yalın, hesapsız, yargısız bir sevgi ortaya çıkar. Onun doğasında bilgi, sanat, güzellik, hareket, canlılık içiçedir. Onun doğasında yargılama yoktur. Onun doğasında, onunla içiçe olduğunuzda utanmanıza veya suçluluk duymanıza gerek kalmaz, çünkü suçluluk duymanızı gerektirecek bir şeyi zaten yapmak istemezsiniz. Böylece günah kalmaz. İsteseniz de günah işleyemezsiniz. Tanrı’nın sopasından kurtulmak için dindarlık taslamanıza gerek kalmaz. O şey ile olan ilişkiniz sopa, ceza, ateş üzerine kurulu değildir. Kutsal bilinen metinlerde böyle anlatılır ama bunlar sembolik benzetmelerdir. Sopadan kaçmak için dindar oluyorsanız, gidin, istediğiniz ibadethaneye girin. Ne camiler, ne sinagoglar, ne kiliseler, ne de dağların zirvelerindeki diğer mabetler sizi kurtarmaz. Nereye giderseniz gidin, o köle, o köpek ruhunuzu yanınızda taşırsınız.

O, özgürdür ve sizin de özgür olmanızı ister.
Eğer köpeklere meraklı olsaydı, onlara seslenirdi. O, size sesleniyor.

Bir kere, hayatınızda bir kere özgür olabildiğinizde, işte o an, dış görünüşte ne olduğunuzun önemi kalmaz. Bale yapın, resim çizin, sepet örün, kitap okuyun .. ne yaparsanız yapın, hepsi güzeldir, hepsi doğrudur, hepsi sizin bir parçanızdır.

O şey ile buluşmadan, onunla karşılaşmaya hazırlanın. Aniden yakalanırsanız, duyacağınız pişmanlık çok acı verici olabilir.

Tüm bunları yapabilmek için, Irvin Yalom’un “romantik aşk” dediği o ucuz taklidi öldürün!

Aygın baygın söz oyunlarını, sizden başka kimsenin hissetmediği kaprislerinizi, asla gelmeyecek olan beklentilerinizi öldürün. Aşk, “sahip olmak” için yanıp tutuştuğunuz sarı saçlı bir kızın dudaklarından ibaret değildir veya genç bir erkeğin masmavi gözlerinden ibaret değildir. Onlar zaten ölüdürler, bunu anlıyabiliyor musunuz ? Tüm devinimi ile, tüm canlılığı ile, varolan her şeyi sevemiyorsanız; bir file, hatta sizi bir darbesi ile öldürebilecek kadar güçlü bir kaplana yoğun, duru bir sevgiyle bakamıyorsanız, aşktan bahsetmeyin.
Kaplana baktığınız zaman kaplan olamıyorsanız, aşktan bahsetmeyin.

Aşk, tüm bunların ötesinde başlar.

Saygılar

Levent Ertürk

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s