HABABAM SINIFI

hababam-kapak

Edebiyat tarihimizde belki de en fazla çarpıtılmış, ana mesajlarından kopartılmış bir eserdir Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” isimli kitabı.

Önce şunu belirteyim, Hababam Sınıfı filmlerinde rol alan oyuncuların hepsi kariyerlerini ispatlamış, sanatlarında başarılı isimlerdir. Kemal Sunal, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Şener Şen, Münir Özkul, Adile Naşit, İlyas Salman, Perran Kutman, Şevket Altuğ, Ayşen Gruda ve diğerleri. Zaten gayem onları eleştirmek değil. Hepsi de rollerini dört dörtlük oynarlar. Bu ayrı bir konu…

Fakat, Hababam Sınıfı’nın kitabını okumadan, onu sadece filmler üzerinden değerlendirmeye kalkanlar büyük hata yaparlar. Zira Hababam Sınıfı’nın romanı ile filmleri arasında, karakterlerin işlenme şekilleri, genel kurgu ve mesajlar bakımından bariz farklar bulunur.

Rıfat Ilgaz, önceleri bu deli dolu sınıfın öykülerini ayrı bölümler halinde dergide yazmış, daha sonra 1957 yılında kitaplaştırmıştır. Aslında ciddi bir kitaptır Hababam Sınıfı, satır araları Türkiye gerçeklikleri ile doludur. Zaten, Rıfat Ilgaz gibi bir ustanın, siyasi mesaj vermemesi düşünülemez. Buna mukabil, filmler fazlası ile “çocuksu” kalmıştır.

İlk olarak karakterler üzerinden gitmek isterim.

“Bütün Türkiye’yi güldüren adam”, rahmetli Kemal Sunal’ın o eşsiz oyunculuğu ile, Hababam Sınıfı’nın ilk dört bölümü, fazlasıyla “İnek Şaban” karakteri üzerine kuruludur. Oysa romanda İnek Şaban sadece yardımcı bir tiplemedir ve romanı sürükleyen asıl karakterler Düdük İsmet, Domdom Ali, Yıkılmaz Hadi, Güdük Necmi, Refüze Ekrem, Hayta İsmail, Sidikli Turan, Yavşak Sadi  gibi karakterlerdir. Her karakter, Türkiye’deki ayrı bir insan tiplemesine gönderme yapar. Filmdeki İnek Şaban, etrafında dönen olayları zor anlayan, sadece şu “ineklik” benzetmesine takılmış, çocuksu bir karakterdir. Ama romandaki İnek Şaban, düzene tam olarak bağlı, sorgulamayan, dersleri aslında anlamadan öylece ezberleyen, yani “inekleyen”, bir an önce geçer not alıp sınıf mücadelesine atlamak isteyen teslimiyetçi bir tiptir. Ilgaz bu tipi ile, geleceğin “evet efendimci” idareci kadrolarının bir proto-tipini çizer. Romanda İnek Şaban esprilerine fazla rastlanmaz. İlk bir kaç bölümde öğrenciler İnek Şaban’a takılırlar, romanın ilerleyen bölümlerinde Türkiye’deki siyasi ve idari düzenin eleştirisine mizah yolu ile geçilir.

Herkesin kanaatine saygım vardır. Benim okuduğum ve anladığım kadarı ile, Hababam Sınıfı, asıl mesajlarını şu karakterler aracılığı ile verir: Düdük İsmet, Refüze Ekrem, Kalem Şakir, Domdom Ali, Yıkılmaz Hadi. Her bir çocuk, devrimci arayışın ayrı yönlerine sahiptir. Domdom Ali, Güdük Necmi ve Düdük İsmet, Hababam Sınfının aksiyoncu yönüdür. Tulum Hayri daha babacan bir kişiliğe sahiptir. Bunlar, bütün olayların içinde aktif olarak yer alırlar. Refüze Ekrem, muhteşem bir karakterdir. Akıllıdır, keskin zekalıdır ve Kalem Şakir’le birlikte edebiyat bilgileri gayet iyidir. Bunlar sınıfın entellektüel kapasitesini oluştururlar. Romandaki ilk bölümlerden sonra, çocukça oyunları bırakıp, öğretmenleri ve idareyi iğneleyen, rahatsız eden espriler, senaryolar düzenlerler.

Yıkılmaz Hadi, mert bir Anadolu çocuğudur. Hababam Sınıfına jurnalcilik yapması için sokulan Sidikli Turan, yedi Kayserililer ve idarenin has adamı Yavşak Sadi ile sırasında boğuşarak uğraşır. Sınıfı bıçak göstererek korkutmaya çalışan bir kabadayıya haddini bildirir ve tüm olaylarda cesareti ile öne çıkar. O, adı gibi, “yıkılmazdır.”

Filme uyarlanmayan enteresan bir tip ise “Yavşak Sadi” karakteridir. Sadi, bir öğrenci değildir. Müdür, müdür yardımcısı Kel Mahmut ile öğrenciler arasında bir köprüdür. Asıl görevi, sınıfı gözetlemek, olan bitenleri idareye rapor etmektir. Bir yandan da öğrencilere yanaşmaya, kendini onlardan biriymiş gibi göstermeye çalışır. Düşük karakteri, yalancılığı ve iki yüzlülüğü sebebiyle öğrenciler ona “yavşak” lakabını takarlar. Yavşak Sadi her iki dünyaya da ait değildir. Ne yönetenlerin dünyasına, ne de yönetilenlerin dünyasına. İdare onu sadece kullanır ama bundan fazla değer vermez. Öğrenciler ise onu dışlarlar. Ilgaz, bu karakterle, düzenin emrindeki her tür “kirli” maşayı ima eder. Jurnalciler, işkenceciler, dayakçılar gibi. Franz Kafka’nın Dava romanındaki “dayakçı” tiplemesinin, kısmen bizim romandaki karşılığıdır Yavşak Sadi. Ama o bir ispiyoncudur, dayakçı değil.

Romanın genel kurgusuna bakıldığında, Rıfat Ilgaz’ın “çocukluktan ergenliğe geçiş” temasını ustalıkla işlediği görülür. Roman başındaki espriler çocukcadır: Şaban’a üzerinde inek resmi olan balon gösterilmesi, Kel Mahmut’u kızdırıp ona 12 defa “eşek” dedirtmek gibi. Bunlar hemen hepimizin okul yıllarımızdan aşina olduğu olaylardır. Fakat Rıfat Ilgaz bununla yetinmez. Roman içi öykülerini, birey gelişimin ana hatları üzerine kurar. 

Çocukluk > cinsellik > sorgulama > siyasi eleştiri > isyan ve kavga

Çocukça espriler bittikten sonra, Hababam Sınıfının öğrencileri yavaş yavaş cinsellikle tanışırlar. Sonra içlerinde bulundukları düzeni sorgulamaya başlarlar. Roman sonlarına kadar, kavgaları ağırlıklı olarak, kız meseleleri (cinsel üstünlük sağlama), idareyi kızdırmak (yerel yönetime isyan) gibi unsurlarla sınırlıdır. Daha sonra, tüm düzenin eleştirisi gelir ve çocuklar sadece fikirsel eleştiri yapmayıp, daha ciddi konularda kavgaya atılırlar. (Teori, pratik ve devrimci eylem.)

Peki, ne anlatır Hababam Sınıfı? Neden başka bir isim değil de “Hababam” kelimesi kullanılmıştır ? Benim çıkardığım sonuç şöyledir.

Rıfat Ilgaz, Hababam Sınıfı aracılığı ile bizlere, can acıtıcı, gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran mesajlar verir. Hababam Sınıfındaki öğrenciler, yüzyıllar boyunca işlerini “idare-i maslahat, günü kurtarma” ile yürütmeye alışmış çarpık bir düzenin isyankarlarıdır. Dolayısı ile, onlar da çarpıklıklardan muaf tutulamazlar. Bu çocuklar, bir şeylerin yanlış olduğunu “sezmişlerdir”; ama neyin yanlış olduğu ve nasıl düzeltileceği konusunda kafalarında net bir fikir yoktur. Ilgaz, böylece “iki dünya” arasındaki teorik farklılığı sınıf sembolü ile gösterir. Batı ve Doğu dünyaları. Batı’da, sınıf mücadelesinin teorileri geliştirilmiş, mülkiyet ilişkileri felsefi ve bilimsel disiplinle ele alınmıştır. Dolayısı ile, eylemcileri de teorik zenginliğe sahiptirler. Oysa burda, bu topraklarda “Garb”‘ın gelişimi, sadece dışardan gözlenmiş, o mücadele buraya “yamanmaya” çalışılmıştır. Aydınımız da, kendine çok yabancı olan toprakların teorileri ile kendi topraklarının gerçekliği arasında sıkışıp kalmışlardır. Yalçın Küçük, “Aydın Üzerine Tezler” çalışmasında, Türk aydınının “yabancı bir laboratuarda” doğduğunu, dolayısıyle kendi topraklarına kısmen yabancı kaldığının altını vurgulama ihtiyacı hissetmiştir. Bu topraklarda güçlü bir “teorisyen” yoktur. Olsa dahi çok geç gelişmiştir. Teori yerine kısır eleştiri vardır, karalama ve kötüleme vardır veya çok yetersiz fikri analizler vardır. Akıl yerine “sezgi ve duygu” hakimdir.

Dinsel planda bakılırsa; Batı’da Kilise, gerçekten şaşırtıcı bir entellektüel üstünlüğe sahiptir. Evet, kendi içinden işkenceciler, tutucu ruhbanlar ve Engizisyon’u çıkarmıştır ama, buna karşılık, her biri retorik, ontoloji, teoloji, felsefe, matematik vb konularında derinleşmiş büyük düşünürler de yetiştirmiştir. Oysa bizim topraklarımızda, İslam düşüncesinin donuklaşması ile birlikte, “şıh efendiler” yetişmiştir. Bunlar bırakın genel felsefi gelişmeleri, kendi dinlerinin akaidini dahi evrensel bir plana taşıyacak entellektüel derinliğe sahip değildirler. İstisnalar hariç, çoğunun yaptığı şey, eski imamların cennet ve cehennem tasvirlerini aynen kopyalamaktan ve insanları bunlarla özendirmekten veya korkutmaktan ibarettir. 

Sınıf mücadelesi tarihinde de aynı eksikliğe rastlanır. Bir Doğu proleteryasından, burjuvaziden, aristokrasiden bahsedebilmek nerdeyse mümkün değildir. Varolmayan bir burjuvazinin varolmayan proleteryası ile nasıl bir mücadele sergilenebilir ki? Bu topraklarda aga vardır, küresel güce ulaşamamış ve esasen teknolojik-bilimsel alt yapıdan mahrum “fırsatçı zenginler” vardır. Yönetilenler kefesinde ise “ırgat, amele, maraba” vardır. Bunlar sadece “isyan eden” insanlardır, ama sınıf bilincine sahip değildirler. Çoğu, ellerine üç kuruş tutuşturulduktan sonra, Doğu’nun o binlerce yıllık teslimiyetçi ruhu ile “Allah devletimize, büyüklerimize zeval vermesin” diyen insanlardır ve kavgalarını gelecek kuşaklara aktarabilecek politik kültüre sahip değildirler.

Rıfat Ilgaz, tüm bu sosyal eleştirileri, bir sınıf karakterleri ile ustaca öykülere serpiştirir. Romanın sonuna doğru, Hababam sınıfının kavgası da değişmeye başlar. Türkiye değişmektedir, “bir şeyler” değişmektedir. Artık sağda solda, öğrenciler arasında siyasal kavga başlamıştır. Bu kavgalar bazen kız meseleleri ile, bazen kişisel hesaplaşmalar ile karışır ve bir curcuna başlar. Kimsenin, aslında ne için döğüştüğünü doğru dürüst bilmediği bir “hababam” kavgası. Ilgaz, Hababam Sınıfı derken, aslında hababam toplumu demek istemektedir. 

Eğer okumadı iseniz, romanını okuyun derim, buna değecektir.

Aslında; sanatçısı ile, aydını ile, din adamı ile, siyasetçisi ile, halkı ile,  durumumuz hala bir Hababam Sınıfı değil midir ?

Saygılarımla

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s