ÇARPIK EV

En büyük hayat derslerinden birini, bir polisiye romandan öğrendim. Agatha Christie’nin en beğendiğim romanı: “Çarpık Ev”.

Romanda, ahşap, dev bir malikanede arka arkaya cinayetler işlenir. Diğer tüm Christie romanlarında olduğu gibi, herkes şüphe altındadır. Ama katil kimdir? Bu ahşap, köhne, çarpık malikanede yaşayan soylu ve zengin ailede, kalıtımsal bir akıl hastalığı bulunmaktadır. Aslında hiçbiri “normal” sayılmazlar. Sonunda, ailenin en küçük üyesi, 12 yaşındaki torunlarının
düzenli olarak tuttuğu günlüğe ulaşırlar ve ilk sayfadaki ilk satırı dehşet içinde okurlar:

“Bugün büyük babamı öldürdüm.”

Okumaya devam ederler. “Beni parka götürecekti, dondurma alacaktı ama sözünü tutmadı. Ondan nefret ediyorum.”

Hepsi şaşırmıştır. Miras, intikam gibi ihtimalleri düşünürlerken, evin büyük babası sadece dondurma almadığı için mi torunu tarafından öldürülmüştür ? Böyle bir şey nasıl olabilir ? Sonra, ailedeki yaşlı bir kadın sessizce konuşur:

“Buna şaşırmadım. Hastalık bizden ona geçmiş. O, her şeye rağmen bu evin çocuğuydu.
O, bizim çarpık evimizin çarpık çocuğuydu.”

Çarpık Ev_233

***

Hayat nasıl bir şey ? 

Tam bu yazıyı okurken, içinde yaşadığınız anda zamanı dondurduğunuzu düşünün. Zihninizde bir seyahat yapın ve sokakları, evleri gezin. Onbinlerce ayrı manzara çıkacaktır karşınıza. Evin birinde yaşlı bir amca seccadesini sermiş namaza hazırlanmakta. Bir başka evde bir aile icraya gelen memurlara dil dökmeye çalışmakta. Belki hemen yanındaki dairede, evin
hanımı koltuğuna uzanmış bizim yerli dizi yapımcılarının piç ettikleri Aşk-ı Memnu dizisini seyretmekte.

Yanyana, üstüste birbirine yapışmış evler. Her birinde ayrı endişelerin, ayrı hayatların yaşandığı evler.

N.F.Kısakürek’in siyasi çizgisini sevmem ama şiirlerine laf edemem. Bu kocaman şehrin, insanı adeta boğan taş bloklarına bakarken, hep onun “Apartman” şiirini hatırlarım:

Sır vermeye alışkan
Pencereler aydınlık.
Duvara şüphe çakan
Gölgelerde şaşkınlık.

Üst üste insan türü,
Bu ne hayat, götürü!
Yakınlıktan ötürü
Uçup gitmiş yakınlık…

Doğru söylüyor. Bir başka şiirinde, “Kaldırımlar” şiirinde ise Kısakürek, evlerin sokaklara bakan loş ve karanlık pencerelerini, adeta gerçeği, ışığı görmeyen körlere benzetir:

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını, hep simsiyah dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Çok güzel bir benzetme. Milyonlarca ev ve o evlerin içindeki on milyonlarca insan, sadece çıkara dayalı bir sisteme esir düşmüş durumda. Körleşmiş durumda. Aslında herkes -ister istemez- aynı sistemin parçası ama sadece kölelik derecelerimiz değişmekte. Kimilerinin zinciri ağır, paslı, çapaklı ve kemiğe kadar girmiş. Kimilerinin zinciri ise lüks, ışıltılı ve renkli. Neyse ki, eğer çok çalışırsak, sistem bize zincirimizi seçme hakkını veriyor !

“Aklın İsyanı – Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum” isimli felsefi çalışmalarında Alan Woods ve Ted Grant, öyle süslü püslü, tumturaklı laflar etmeden, içinde bulunduğumuz acıklı hali, kitabın girişinde şöyle özetlerler:

“İçi tıkabasa mal ve yiyecek dolu bir süpermarketin önünde yerde yatan berduş, evsiz ve çaresiz bir tek insan dahi sistemimizdeki çarpıklığın göstergesidir.”

Çarpığız, mükemmel değiliz, ilahi bir gücün halifesi falan değiliz. Terra Sol-3 grubuna giren yaklaşık 6300 Km ekvatoral yarı çapa sahip minik bir gezegenin üzerinde, birbirimizin sırtına basa basa hayatta kalmaya çalışan bir canlı türüyüz.
Hayallerimiz ve ilahiyatımız muhteşem; ama hayatlarımız çamurun, pisliğin, kanın, barutun ve ölüm kokusunun üzerinde yükselmekte.

Bu satırları yazarken saat 12 suları. Ben bir şeyler yazıp kendimi rahatlatıyorum. Yan sokaktaki bir evde aşk şarkısı çalınıyor ve aygın baygın sözcükler sokağı dolduruyor. Yüzlerce kilometre ötede, bir madenin derinliklerinde, 18 tane genç insan belki de ölmüş durumdalar. Cesetleri suların, çamurların içinde yüzmekte. Eğer hala ölmemişler ise, karanlık, havasız bir ortamda, muhtemelen akli dengeleri bozulmuş durumda, kendilerine seslenecek birilerini bekliyorlar.

Oyun böyle oynanıyor abiler ablalar. İşinize gelirse. Siz neden bazı duyarlı sanatçıların, adına dünya denen bu hale dayanamayıp intihar ettiklerini zannediyorsunuz ? Dayanamadılar … gerçek, dayanılacak gibi değildi. Samuel Beckett neden yazdı “Godot’yu beklerken” piyesini ? Laf olsun diye mi ? Biliyordu. O da gerçeği biliyordu. Asla gelmeyecek olan Godot’un hayali ile yaşayabilmek için ya çok aptal ya da iyimser bir akıl hastası olmak gerekliydi. Vladimir ve Estragon, her gün biteviye aynı şeyleri yaparken, son çare olarak, Godot’un gelmesini bekliyorlardı.

Ama o gelmeyecekti…

Oyunumuz böyle oynanıyor. Sizin o ceketli, gravatlı, nur yüzlü, güleç ilahiyatçılarınızın, sevgi dolu mesajları, yüzbinlerce dolar karşılığında, çok “rating” alan bir TV kanalında vermeleri için, onlarca genç karanlıkta, soğukta, çamurun içinde çırpınarak ölmek zorundalar. Onlar ölecek ki, o tertemiz stüdyoya klimalardan serin hava girecek, flouresan lambalar her yeri pırıl pırıl aydınlatacak. İlahiyatçımız mübarek sahabelerin hayatını anlatacak. Onları seyreden genç bir kız hak yola girip başını örtecek. Aradan yıllar geçip biraz palazlandığında, belki o da bir TV programında kendine koltuk bulup, botokslu, köfte dudaklarını şaplata şaplata Kemalist rejimin paradigmalarının dindar kesimi nasıl ezdiğini anlatacak. Siz de onu
dinleyip aydınlanacaksınız. Yaaa, işte böyle.

Ama bu arada madenciler ölecek, Urfa’dan büyük hayallerle kente gelen 20 yaşındaki bir delikanlı inşaatta tonlarca çeliğin altında kalıp ezilecek. Onun haklarını savunduğunu iddia eden bir etnik ayrılıkçı militan, şehrin göbeğinde Manisa doğumlu bir askeri kafasından vurup öldürecek. O askerin ardından “Şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağıran bir başka milliyetçi
genç, facebook ortamında, kendince düşman gördüğü diğer gençlere ağız dolusu küfür edecek. Fakat tüm bunlar yaşanırken, elektrik akımı kablolardan akacak, bilgisayarlar çalışacak, buzdolaplarına süpermarketlerden alınan dondurulmuş gıdalar, tavuklar, balıklar doldurulacak. Sonra onlar farklı bir şekilde dışarı çıkacak, şehrin kanalizasyon sisteminden artık yükümüzü taşımakta zorlanan denize atılacak ve oyun sürüp gidecek.

Neden bazı insanlar dayanamaz ve intihar eder ?
Bırakın ilahiyata dayalı laf cambazlıklarını. Düşünün.
Neden ?

Belki siz çok iyi bir insansınız. Ne bileyim, belki de ABD’de, zengin bir kentte yaşayan, devlete vergisini düzenli ödeyen, vatanına bağlı, iki çocuğunu her hafta Pazar okuluna yollayan, yatmadan önce onlara kurtarıcımız İsa’nın bir sözünü okuyan, orta sınıfa mensup bir iç mimar olabilirsiniz. Dünyanın başka köşelerinde bir takım pis teröristler ülkenize saldırmak için karanlık planlar yaparken, siz, çocuklarınızı yanınıza alıp bir eğlence parkında, her örnek aile babası gibi onları gezdiriyor olabilirsiniz. Hava güzel, bulutlar bembeyaz, ülkemiz özgürlükler ülkesi, İsa Mesih bizimle.
Amen, Haleluya. God
bless America !

Akşam evinize döndüğünüzde, bir el hareketiniz ile odanız pırıl pırıl ışıkla dolar. Belki karınız o gün biraz isteklidir. Çocukları yatırdıktan sonra biraz oynaşma şansınız bile olabilir. Musluklardan tertemiz su geliyor, banyoda papatya, manolya kokulu şampuanlar, saç kremleri, prezervatifler, tamponlar dizili durumda. Karınız çok güzel, bu gece çok erotik.

Hiç bir şeyi görmeyen, görmek istemeyen lüks dairenizin pencerelerinin körlüğünde, yerin metrelerce altında, şehrin sıçanları daha sizin dün tuvalete yolladığınız dışkıları koklayarak dolaşıyorlar. Çizim yaptığınız laptop’u çalıştıran elektriğin gelmesi için adını bile bilmediğiniz bir diyarda, çorak, tozlu bir toprağın üzerinde, kendince Allah’ın dinini yaydığını
zanneden bir militan, komşu köydeki şii inançlı komşusunu kafasını keserek öldürüyor. Allahu Ekber ! Ay ne ilkel bu müslümanlar! Neyse ki ben Amerikalıyım, zenginim, kültürlüyüm, medeniyim, böyle şeyler yapmam.

Bu pisliği, bu ölümcül çarkı en iyi anlayan yazarlardan biri, Stephen King, -bence- en güzel romanında “Thinner, Daha Sıskaromanında, o ışıklı, mutlu, aldırmaz ve aptal Amerikan rüyası ile bir korku kurgusu kullanarak o kadar güzel dalga geçmiştir ki… Buldog köpeği gibi şişmiş, İtalyan mafyası ile ilişkileri de bulunan bir avukat, bir gün, yanında karısı ile birlikte
arabayla saatte 90 Km hızla giderlerken, karısının aniden seks yapacağı tutar ve elini bizim avukatın pantolonunun kabarık tarafına atar. Adrenalin en üst seviyededir. Hız, seks, organı okşayan zarif, güzel bir el.

Ve yaşlı bir kadına çarpıp onu öldürürler.

Kadın, Amerikan sisteminin siktir çektiği bir çingenedir sadece. Avukat, bazı ilişkilerini kullanarak olayı örtbas eder. Polis raporunda, kadını %90 suçlu gösterip işin içinden sıyrılırlar. Ama ölen kadının dedesi, evet dedesi, hala yaşamaktadır. Amerikan adalet sisteminin boktan başka bir şey üretmediğini gören bu son derece yaşlı çingene, bizim tombik avukatı cezalandırmaya karar verir ve ona bir büyü yapar. Sadece avukatı değil, kızını ve eşini de cezalandırır. Romanın finalinde, avukat, yaşlı çingeneye sorar:

– Neden sadece beni cezalandırmıyorsun ? Neden karımı ve kızımı da cezalandırıyorsun ? Adalet nerde ?

Romen Magyar şeflerinin sonuncusu olan, kırışıklıklarla dolu yüzünde bin yılların bilgeliğini taşıyan yaşlı çingene, sigaradan sararmış dudaklarını, çarpık dişlerini oynatarak cevaplar.

– Adalet yoktur beyaz adam! Her şey öylece olur. Hepimiz bazen yapmadığımız işlerin cezasını çekeriz. Sen hiçbir şey bilmiyorsun avukat bey. İşler hiç de senin zannettiğin gibi yürümez!!!

Ve böyledir. İşler gerçekten de zannettiğimiz gibi yürümez. Aslında hepimiz bunu biliriz, içten içe biliriz, ama söylemeye cesaret edemeyiz. Bir gösteride vatanımızı savunuruz, bir başka gösteride aramızdaki farklı bir etnik kökenden insanların haklarını savunuruz, veya bambaşka bir gösteride din kardeşlerimiz için ağlarız, dualar ederiz. Sonra evlerimize döneriz.
Atatürk posterli bayraklar katlanıp çekmeceye konur, halkların kardeşliği broşürü bir kenara fırlatılır, “Hz Ömer’in Örnek Adaleti” kitabı sessizce okunmayı bekler.

Evet, işler düşündüğünüz gibi yürümez. Ramazanda iftar pidenizi alıp, elinizde sımsıcak tutarak evinize yürürken hayat çok güzeldir. Laik falansanız, yılbaşında sofranızda biraz içki, biraz meze ile Dünya’nın yeni bir dönüşünü kutlarken de hayat çok güzeldir. Nesiniz siz ? Müslüman, Hristiyan, Rabbinize çok bağlı bir Yahudi, Ateist, Komünist, Liberal, Feminist, Yazar,
Alkolik, Muhafazakar, Halkçı, Devletçi. Nesiniz siz ?

Boşverin. Sisteminiz işliyor ve size sadece sistem kuranların izin verdiği kadar isyan etme hakkı tanınıyor. Her ne yaparsanız yapın, sistemin işlemesi için enerjiye ihtiyaç var. Ve bunun için de, Diyarbakırlı bir Kürt Samsunlu bir genci kurşunlamalı. Bangkok’ta 16 yaşındaki bir kız ağzı burnu kırılana kadar dayak yedikten sonra, içinde böceklerin dansettiği pis barakalardaki umumhanelere satılmalı ki şehre gelen zengin Avrupa’lı ve Dünya kurtarıcısı Amerikalı turistler Asya etinin tadına baksınlar. Beyazlar dinlerini, dillerini, namuslarını, elmaslarını, altınlarını dibine kadar sömürdükten sonra kimliğini kaybeden Afrikalı bir zenci, İstanbul Aksaray’da çalıntı saat satmalı. Biraz da uyuşturucu satarsa fena olmaz. O sektöre de para lazım. Nasılsa, kahraman polisiniz yakalar.

Sistem tıkır tıkır işliyor. Televizyon seyredin. Orda, laikliğin ne bulunmaz nimet olduğu anlatılıyor. İşinize gelmezse öbür kanala geçin. O kanalda, yatsı namazında hangi duayı ederseniz cennetin hangi katına gideceğinizi açıklıyorlar.

Banyonuzda su var mı, var. Ampulleriniz yanıyor mu, yanıyor. Plazma TV’niz çalışıyor mu, çalışıyor. Bu geceki fanfinfon için zevk uzatıcı kremle kaplı kaputunuzu aldınız mı, aldınız. Abdest suyunuz hazır mı, hazır. Namaz öğreten seccadeniz var mı, var. Duanızı ettiniz mi, ettiniz.

Çok güzel, her şey yolunda …

Gidin, ne yaparsanız yapın. İstediğiniz rolü oynayın. Ben de zaten rol yapıyorum.
Hepimiz, aynı çarpık evin içindeyiz.

Saygılar.
Levent Ertürk. 

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s