KADİM FELSEFE (1) – GİRİŞ

Ezelde, yalnızca Yaratıcı vardı. Biz ona Tirowa deriz. Onunla beraber sonsuzbir uzay vardı. Başlangıcı ve sonu olmayan, zamansız, şekilsiz, hayatsız bir boşluk… Her şey, başlangıç, son, zaman, şekil ve hayat Tirowa’nın ölçülemez hafızasındaydı. Neden sonra O sonsuzluk ve sınırsızlık, sonlu ve sınırlı olanı yarattı.
(Hopi Kabilesi inancı)

 

Bu yazı dizisinde, İngiliz yazar Aldous Huxley’in “Kadim Felsefe” isimli çalışmasından bazı alıntılar yapacak ve kendi yorumlarımı ekleyeceğim. Metinlerin birbiri ile karışmaması için, tüm alıntıları koyu italik harflerle belirttim.

Kadim Felsefe, geçmişin bilgileri ve inançları ile günümüzün bilim ve felsefeleri arasında köprü kurmayı amaçlayan bir çalışmadır. 20 ve 21. yüzyıl insanlarının çok sımarıkça bir tutumla “ilkel”, kaba  gibi gördüğü geçmişe ait olan o muhteşem mirasın hatırlatılması da hedeflerden bir tanesidir. Özellikle Asya ve semavi dinler öncesi Ortadoğu toprakları başta olmak üzere, eski inançların Tanrı’ya sanki bir tür hakaretmiş gibi görülmesinde, maalesef “semavi” olarak bilinen tek tanrılı dinlerin de payı bulunmaktadır. Bu dinlerin mensupları, nerdeyse tüm inançlarını önceki çok tanrılı dinlerden almalarına rağmen hepsini kötülemişler ve insanlık tarihinin büyük bir bölümünü hafızalardan silmişlerdir. Oysa, insan, tarihin hiçbir döneminde bütünüyle akılsız veya kör inanç tutkunu olmamış; sadece “bilinmeyene” ait hissiyatını, endişelerini ve umutlarını farklı figürler ile ifade etmiştir. Çok tanrılı oldukları için küçük görülen dinlere şöylece bir bakıldığında dahi, onlardaki sayısız Tanrı, yarı-tanrı, ifrit, şeytan benzeri demon, iyi ruh vb isimlerinin aslında kozmik olaylara gönderme yaptığı görülebilir. Daha da dikkatli incelenirse, çok tanrılı din mensuplarının “bilinmeyene” en az bir semavi din mensubu kişi kadar saygılı olduğu görülecektir. Bunu örneklemek isterim. Kalahari çölünde yaşayan Kung halkı, yerle gök arasındaki çeşitli ruhlara ve bunların üstündeki ana tanrı Gauwa’ya inanmaktadırlar. Kung inanışlarına göre iyi ve kötü her şey Gauwa’dan gelmektedir ve O’nun iradesine saygı göstermek gerekir. Kunglar bunu şöyle açıklar: “Gauwa’nın her şeye gücü yeter“. Şimdi bu inanç ile “Kutsal Babamızın, RAB’bin, Al-Lah’ın her şeye gücü yeter” diyen bir hristiyanın, yahudinin ve müslümanın inancı arasında ne farklılık olduğunu kim açıklayabilir? Neden bunlardan biri ilkel olarak damgalanırken, diğeri “semavî” olarak yüceltilmiştir?

Elbette, yukardaki sorunun cevaplanmasında, medeniyetler arasındaki çatışmanın da önemi büyüktür. Çeşitli alt inançlara ve mezheplere ayrılan yahudiler, hristiyanlar ve müslümanlar yüzyıllar içinde imparatorluklar kurmuşlar, özellikle Ortadoğu, Mezopotamya, Afrika, Anadolu, Amerika ve kısmen Asya halklarına kendi üstünlüklerini askerî, ekonomik ve kültürel baskı ile kabul ettirebilmişlerdir. Zaman içinde Yahudilik, bünyesine yabancı kabul etmeyen elitist bir çizgiye kayarken, Hristiyanlık ve İslamiyet yüzyıllar boyunca dünyanın şekillenmesinde inkar edilemeyecek  rol oynamışlardır. İslamiyet yaklaşık olarak 11-12. yüzyıllardan sonra katı bir gelenekçiliğe saplanıp itici gücünü kaybederken, Hristiyanlık Afrika, Avusturalya ve Amerika kıtalarının en ücra köşelerine kadar girmeyi başarabilmiştir. Hristiyanlığın o kasvetli ve korkutucu eski çağ teolojisinden, antik medeniyetlerin insanı küçük görmeyen coşkusuna geri dönüş olarak görebileceğimiz Rönesans, peşinden Reformasyon ve Aydınlanma süreçlerinin ardından başta Avrupa’da “Pratik Ateizm” patlamış, din ile dünya işlerini ayıran Jakoben laisizm veya evrimsel seküler laisizm çağımıza damgasını vurmuştur. Süreçler daima kanla yazılmıştır ve öylesine sarsıcı olmuşlardır ki, etkileri günümüzde dahi sürmektedir.

“Kişiselleştirilmiş bir Tanrı” fikrine ve nihayet bütünüyle Tanrı inancına bir isyan olarak görebileceğimiz Ateizmin de kendi tarihi bulunmaktadır. Başlangıçta ateizm ancak çok dar ve sınırlı bir alanda bazı felsefecilerin, sanatçıların, soyluların tekelinde iken, Modernizmin  tarihi aynı zamanda Ateizmin yükselişinin de tarihidir. Bu yükselişte, bilimsel disiplinin ve keşiflerin kültürü şekillendirmesi, birey haklarının ve düşünceyi ifade özgürlüğünün gelişmesi ve eğitimin geniş halk kitlelerine yayılması doğrudan etkili olmuştur.

Maksadım dinler tarihini anlatmak olmadığı için çok kısa değinip geçtim. Dileyenler, dinler tarihini ele alan geniş çalışmalara müracat edebilir.

Kadim Felsefe yazı dizisinin amacı, tüm bu tartışmaların ötesinde doğrudan “Öz”e odaklanmaktır. Tüm dinlerin birbirleri ile olan teolojik çatışmalarının veya dinlerin kendi içlerindeki mezhep çatışmalarının, bolca ekonomik çıkarlar ile şekillendirilmiş ideolojik çatışmaların ötesinde, bu yazı dizimde şu ana soruya odaklanacağım:

Bizim de bir parçası olduğumuz bu varoluş nedir ?

ruhlar

Soru çok basit görülebilir. Dileyen her insan kendi inancı doğrultusunda aceleci bir cevap verebilir ve kimse kimseyi bu yüzden suçlayamaz. Soru’nun bilinen ilk ve hemen akla gelen cevabı bellidir: Tanrı. (Veya sizin uygun göreceğiniz herhangi bir isim.)

Tanrı inancı hemen her şeyi bir tek kelime veya cümle ile açıklar gibi görünse de, yeryüzünün dört bir köşesinde yaşayan insanların “Tanrı” denildiğinde hiç de aynı şeyi kastetmedikleri açık bir gerçekliktir. Kendi mukaddes kitabına bağlı geleneksel bir dindar açısından, Tanrı’ya öylesine inanmak yetmez. Tanrı’ya aynen mukaddes kitapta yazıldığı gibi inanmak gerekir ve “kurtuluşun” tek yolu budur. Daha “modern” tabir edebileceğimiz ve geleneklere pek aldırmayan ama Tanrı’yı da inkar etmeyen pek çok insan ise, Tanrı denildiğinde aslında kendi içlerindeki inancı anlatmaktadırlar ve Tanrı tanımları karakterleri ile paralellik göstermektedir. Tanrı saf ışıktır, saf sevgidir, iyilik gücüdür ve benzer tanımlamalar son derece soyut ve hemen her insana uyarlanabilecek tanımlardır. Bu hususa Bertrand Russell “Why I am not a Christian” (Neden Hristiyan değilim.) isimli konuşmasında değinmiştir. Şöyle der Russell “Günümüzde pek çok insana neden Hristiyan olduğu sorulduğunda genelde Hristiyanlığın sevgiyi, iyiliği, saygıyı emrettiğini söylerler. Böyle bir cevaptan, diğer dinlerin mensuplarının sevgisiz, iyiliksiz, saygısız olduğu gibi bir anlam mı çıkarmamız gerekir? O dinlerin mensupları da, kendi dinlerinin aynı şeyleri emrettiğini söyleyeceklerdir. O halde, bu tür erdemlere sahip olmak için illa ki Hristiyan olmak gerekmediği ortadadır.”

Tanrı sorusu bir ateiste sorulduğunda ise vereceği cevap az çok bellidir. Bunu boş bir inanç, korkudan doğan bir saplantı, yetersizlik ve benzer tabirler ile açıklayabilir. Ama, Tanrı kelimesini kaldırıp da “varoluş nedir?” diye sorulduğunda ateist bir insanın da bilmediği bir şey ile karşı karşıya olduğu anlaşılabilir. Bir ateist, Tanrı inancına karşı çıksa dahi, neticede kendisi de aynı varoluşun içindedir ve bu zorlu soru onun için de geçerliliğini korumaktadır. Bu noktada pratik bir ateist Tanrı veya varoluş sorununu hiç dert edinmeyebilir. Entellektüel bir ateist, veya “pozitif bir ateist” ise bir Tanrı’nın “varolmaması” gerektiğini öne sürebilir. Hatta, Nietzsche örneğinde olduğu gibi, daha da ileri gidip, inançtan farkı olmayan bir tür evren senaryosu geliştirebilir. Bir tür, Tanrısız kozmik din. Bu aşamaya varmış olan bir ateizm, öne sürdüğü argümanları ispat gücünden mahrum olduğu için “dogmatik ateizm” olarak da adlandırılabilir.

***

Dinler ve ateizm arasındaki bu tarihi tartışmayı bir kenara bırakıp, ben yeniden sorunun özüne dönmek istiyorum. Varoluş durumu o kadar şaşırtıcıdır ki, hemen tüm büyük ve duyarlı sanatçılar, üstün felsefeciler ve bazı bilimciler bu sorunun derinliği karşısında duydukları şaşkınlığı defalarca dile getirmişlerdir. Korkunç Koleksiyoncu gibi romanları ile tanınan yazar John Fowles, aforizmalarına yer verdiği kitabına şu soruları sorarak başlar:

Neredeyiz? Bu durum nedir? Bir efendisi var mıdır?

“Efendisi olan bir evren” inancı, beraberinde derhal yeni sorular doğurur. Neden yeryüzünde bunca kötülük vardır ve mutlak kudret sahibi olduğuna inanılan bir efendi tüm bu kötülüklere izin vermektedir? Neden tasarımlarının bazıları bunca kusurludur? Neden, kutsal olduğu öne sürülen kitaplarında şiddeti, öldürmeyi emretmiştir ve neden kendisine inanılması konusunda bunca ısrarcıdır hatta kıskançtır ?

“Efendisiz bir evren” inancı da sorulardan muaf değildir. O zaman evren nasıl oluşmuştur, hayatın kaynağı nedir, şeyler “kendiliğinden” nasıl ortaya çıkmışlardır?

Ama, belki de asıl cevap (veya asıl cevaba en yakın olabilecek varlık yorumu) bu iki “şıkkın” dışında ve ilk bakışta çok çelişkili görülebilecek yeni bir anlayışta gizlidir. Bir okul sınavında “Tanrı var diyorsanız A şıkkını, yok diyorsanız B şıkkını işaretleyin” der gibi çocukça bir tutumu boşvererek, etrafta Tanrı aramak yerine, kendi bilincimizi yükseltmek, çok daha akıllıca ve gerçekçi bir tutum olabilir.

Aslında bu yapılmıştı ve varlığın doğasına ilişkin o derin arayış iki ayrı koldan ilerlemekteydi. Birinci koldakiler, varlığın “aşkın” doğasının salt akıl yürütme ile kavranamayacağını öne sürüp, teslimiyete dayalı içsel bir aydınlanma yolunu seçerlerken; ikinci koldakiler doğal olayların ancak doğal süreçlerle açıklanabileceğini savunup bilimsel disiplinin de temellerini attılar. Bu arada, şaşırtıcı bir şey oldu; Demokritos, Epiküros ve Lucretius gibi felsefeciler, derin bir içgörü ile atomcu-maddeci bir felsefe geliştirdiler. Fakat, semavi dinlerin galibiyeti (Platon etkisi ile) bu sürece sekte vurdu ve atom düşüncesi, modern kimya ve fizik biliminin temellerinin atıldığı 18.-19. yüzyıllara kadar derin bir uykuya yattı.

***

Fakat şimdi -sanırım ve umarım- varoluşu yeniden yorumlamak için çok iyi bir durumdayız. Elimizde bir yandan bilimin imkanları, diğer yandan geçmişin mirası var. Yani, bir senteze ulaşabilmek mümkün. Verilecek cevap belki son ve nihai cevap olamasa bile, en azından bazı hatalardan arınmış, fizik gerçeklikler ile uyumlu ve daha tatmin edici bir cevap olabilir.

Kadim Felsefenin büyük ustaları, dinin gelenekçi ve “resmî” yorumlarının ötesine geçip, o zamanlar için büyük cesaret gerektiren çıkarımlarda bulundular. Sözleri o kadar tehlikeliydi ki, bazıları engizisyonun tehdidi altında bunalıyor, bazıları ise şeriat ehli mollalar tarafından mürted (dinden dönen) ilan ediliyorlardı. Tüm bunlara rağmen, hemen hepsi “tanrısal gerçeklik” ile “insan gerçekliği” arasındaki ayrılmaz ilişkiyi anlatmaya çalıştı.

Allah’tan Allah’a gittim. Her ikisi de benim içimdeki benden “Ey sen, bensin!” diye bağırana kadar. Beyazıd-ı Bistami.

Ruh, Tanrı’yı; Tanrı da Ruh’u esas itibariyle çıplak doğası içinde barındırır. Eckhart.

Hepsi bu kadar basit miydi ? “Ben Tanrı’yım!” işte hepsi bu!!! Salt bunu söylemek yeterli miydi? … elbette hayır. Bu ustaların kastettiği ve insanları “davet ettiği” şey gerçekten içten gelen, derin bir fedakarlığa ve adına “ben” denen (aslında ben olmayan) o doyumsuz hırsı (egoyu, nefsi) olabilecek en sert şekilde ezmeye dayalı içsel bir dönüşümdü. Hedef belliydi fakat alabildiğine zorluydu: Her şeyde her şeyi, her şeyde bir şeyi görebilmek.

Henüz kendi sahte benliklerinin en basit hırslarını bile aşamamışken ilahlık iddia eden bazı tiplere bakıp, ismini maalesef unuttuğum,  bir büyük velî şunları söylemişti:

Şaşarım o insana ki tuvalete gidip pisliğini elleri ile temizler de sonra Allahlık iddiasında bulunur!

Birbirleri ile çelişkili gibi görünebilecek bu ifadelerin hepsi de doğruydu. Çünkü, Kadim Felsefe içinde, söylenen bir sözün kendi doğruluğu kadar, o sözü söyleyenin hangi halde olduğuna da dikkat etmek gerekirdi. Her ağız, her sözü söylemeye yetkin olamazdı. Çağımızda yaşamış olan bir İslam ve Allah aşığı, Şemseddin Yeşil, bu hikmeti şu şekilde dile getirecekti:

Her sözün bir makamı, her makamın bir sözü vardır.

***

Bu girişten sonra, artık Kadim Felsefenin labirentlerine dalabiliriz. Hindistan’ın büyük ruh ustalarından, aykırı Hristiyan gizemcilere, varlığını ayaklar altına alan sufilere ve çağımızda bilim ve sanatın doruklarına tırmanan kişilerin görüşlerine uzanacağız. İlk bakışta sanki bunlar birbirleri ile kavga edermiş gibi görünseler de, aslında aynı gerçeklikleri kendi lisanları, kendi tarzları ile ifade ettiklerini göstermeye çalışacağım.

Varmak istediğim yeri en baştan açıklayayım:

O’nun ismi yoktur. O’nun dini yoktur.

Bu, söylenmesi son derece kolay, ama algılaması, hissetmesi alabildiğine zorlu bir derstir. Öyle ki, insanların çoğu isimlere, görünüşlere takılır kalır; insanların çoğu sadece bir ismin desteğinde kendi egolarının kavgasını verir. Yine insanların çoğu, bu evrensel dönüşümün ardındaki o muhteşem sessizliği, kendi bağrından sayısız sesi çıkaran, sayısız görüntüyü üreten dinginliği hissedemezler. Zafer kazanma tutkusu öyle derinlere işlemiştir ki, pek az insan “peki, kazandığımız zaman ne olacak?” diye sormaya cesaret edebilirler.

Ve insanların çoğu, aslında cenneti (tam ve eksiksiz görüşü, farkındalığı) istemezler. İstedikleri şey zafer kazanmaktır, ayrıcalık kazanmaktır. John Fowles bu isteğe şu aforizma ile dikkat çekmiştir:

“Önemli olan cennete girmek değildir, önemli olan, cennete girme ayrıcalığına sahip olmaktır.”

Sadece ve sadece gerçekliğin peşinde koşanları cennetle kandıramazsınız.

Saygılar

Reklamlar
Bu yazı Kadim felsefe içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s