HER ŞEY SADECE BİR NEFES…

Geçmişe dönüp baktığımda, beni utandıran bir sürü kötü işlerim, yanlışlıklarım olduğunu görüyorum. Yapmamam gerektiği halde yaptığım ve yapmam gerektiği halde yapmadığım o kadar çok şey var ki…

Niyetim kişisel dertlerimle sizin başınızı ağrıtmak, kendime acındırmaya çalışmak değil. Tüm yanlışlarıma, zaaflarıma rağmen, bir özelliğim ile övündüğümü belirtmek istiyorum. Bir insanın kendinle övünmesi pek de hoş bir şey değil; ama bir insanın, yıllar süren çabanın ardından, bazen çok pahalı bedeller ödeyerek edinebildiği bir birikimi saklaması, kendini hep küçük ve değersiz görmesi de doğru değil. Hatta böyle bir davranış, gizli bir ikiyüzlülük olarak bile kabul edilebilir. Aklıma felsefeci Nietzsche’nin o pek güzel sözü geliyor:

“Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.”

Yıllardır şuna inanıyorum. Hepimizin bir sürü derdi olabilir. Hayal kırıklıklarımız, zayıf yönlerimiz, insanlarla olan ilişkilerimizde bazı çarpıklıklarımız olabilir. Ama hepsinin ötesinde, her şeyin ötesinde, -bence- bir insanı gerçekten değerli kılan şey, içinde yaşadığı evreni, bu varoluşu anlama çabasıdır. Bana göre, bu arayış, bu öğrenme aşkı insan olabilmenin zirvesidir.

Bizi tatmin edebilecek bir cevap bulamayabiliriz. Evren, tüm bu varoluş öylesine gizemlerle, öyle karmaşık bilmecelerle dolu ki, aklımız, kavrayışımız, bilgimiz bunların hepsini tek öğrenmeye ve çözmeye yetmeyebilir … zaten büyük ihtimalle öyle olacaktır. Nerdeyse hepimiz, her ne olursak olalım; sıradan bir insan, sanatçı, edip, bilimci vs gerçekliğin çok az ve sınırlı bir parçasını öğrenerek ölmeye mahkumuz. Fakat, sizleri ümitsizliğe düşürecek bir yazı yazmak istemiyorum; tersine, insan denen varlığın üstün ve az çok “tanrısal” diyebileceğimiz o en soylu çabasına değinmek niyetimdeyim.

Bu yazıyı yazdığım an itibari ile yaşım 53. Ciddi bir kalp yetersizliği sorunum var ve her an, ölümcül bir krizin ardından hayatımı kaybedebilirim. Bunu dert etmiyorum. Milyarlarca insanın yaşadığı ve öldüğü bir dünyada,  benim ölümümle dünya hiçbir şey kaybetmez. Her şey, hep olduğu gibi akmaya ve evrensel döngü içinde değişmeye devam eder. Bu 53 yıllık deneyimimin bana öğrettiği bir şey var. Bazı insanlar, kendilerine değer verilmeyi pek hak etmezler. Bazılarının ise değerini bilmeli ve ufak tefek kıskançlık krizlerimizi bir tarafa bırakıp, onlardan bir şeyler öğrenmeye bakmalıyız. Her iki insan türünde de anahtar kelime, tâ ilkokul sıralarında öğrendiğimiz birinci tekil şahıs: “Ben”

“Ben” diyebilmek, dünyanın en kolay ve aynı zamanda en zor işlerinden biridir. Bazı insanları sevmiyorum, sevemiyorum. Onlar hep “ben” diyenlerdir. Ben, ben, ben… Benim hayatım, benim evim, benim aşklarım, benim dinim, benim çocuğum, benim devletim … böyle sürer gider. Sevgiden bahsederken dahi, bu kavramı sahip olunacak bir şey gibi kullanırlar. Aslında bu tür insanlar bir şeyi sevmezler. Bir şeyi, olduğu gibi, yargılamadan, yaşamın doğal bir parçası olarak görüp sevemezler. İstedikleri tek şey “sahip olabilmek” hissidir. Size devlet diye tarif ettikleri şey, kendi hayat tarzlarıdır; din diye tarif ettikleri şey kendi saplantıları, bitmek bilmeyen sahiplenme arzularıdır.

Diğer yandan, bazı insanlara “ben” kelimesi çok yakışır. Kim midir bunlar ? Bu insanlar, kendi benliklerini en sert şekilde çiğnedikten sonra, az veya çok bir bilgi birikimine ulaşabilen, diğer insanlarla kendileri arasındaki farkı görebilen ve onlara seslerini ulaştırabilmek için -her tür hatayı ve eleştiriyi göze alarak- cesaretle “ben” diyebilen insanlardır.

İkisi arasındaki farkı zaman içinde görebilirsiniz. Birincilerinin herhangi bir ilkesi yoktur. Sadece zamana uyarak, sırasında -şucu veya -bucu görünerek o doyumsuz benlerini tekrar eder dururlar. İkinciler ise, siz kabul edin veya etmeyin, bir ilke, duruş sahibidir ve buna dayanarak mücadelelerini sürdürürler.

Existence

***

Kendi benliğine tapanları bir tarafa bırakıp, hemen, asıl değerli olan konuya gelmek istiyorum. Yani, doğayı, evreni, varoluşu anlama çabamıza…
Ana hatları ile, üç ayrı sistem/disiplin geliştirdik:

– Dinsel açıklamalar, din hissiyatı
– Sanat
– Bilim

Hepsinin kendince bir değeri var. Din, ağırlıklı olarak tekrara dayanır. Gelenekçidir. Bunu tümüyle kötüleyebilmek mümkün değil. O gelenekçilik sayesinde geçmiş ile olan bağımız, bir çöp poşeti gibi kaldırılıp bir kenara atılmaz. İnsanlar, geleceğe uzanan maceralarında, geçmişten kopmadan, hep aynı mihvere, Tanrı inancına, bağlı kalarak şimdiyi inşa ederler. Ama bu din hissiyatı tehlikeli de olabilir. Eğer, “yorumlar” gereğinden fazla geçmişe saplanıp kalırsa, bütün hayatı boğan, bütün toplumu aynı kalıba sokmaya kalkışan ve bazen ölümcül olabilen bir tutuculuğun yolu açılır.

Sanat, sanırım, Tanrısal bir nektardır. Sanat, bazen bilimin, din hissiyatının tökezlediği yerde; bir çizgi ile, bir nota ile, taşı yontan bir çekiç darbesi ile, onlarca cilt kitapta anlatılamıyan üstün bir sezgiyi, içinde bulunduğumuz zamanın ruhunu (Zeitgeist) bizlere aktarabilen kavrayış yeteneğidir. Her şey gibi “sanatçı” tanımı da yozlaşabilir. Bunun örnekleri dünyanın her yerinde var. Ama sanatçı, veya sanatçı olarak lanse edilen bir insan, gerçekten sanatçı ise, kendi çağını çok aşar ve kendisinden yüzlerce yıl sonra yaşayan insanları bir tek kelimesi, bir tek edebi tarifi veya çizgileri ile yüreğinden vurabilir. Sanatın net bir tarifi yok. (Zaten öyle olmak zorunda) Ölçü, zamandır.

Ve bilim. Bilim soğuktur. Çoğu insana sıkıcı gelir. Sistematiktir, kurallara bağlıdır. Bilim sezgilerle hareket edemez. Dinsel inançlar ile hareket edemez. Bunlarla bazen alakası olabilir; ama yöntem olarak hepsinden ayrılır. Neticede bilim ölçüme, gözleme, ispata dayanır. Hiçbir bilimci “içime böyle doğdu, kalbime böyle ilham geldi” gibi sübjektif, hislere dayalı çıkarımlarla haklılığını kabul ettiremez. Öne sürdüğü savları ispatlamak zorundadır. İnsanlar bazen bilimin çıkarımlarını inançlarına, umutlarına veya hayat hakkındaki kişisel duygularına aykırı bulabilirler. Fakat onlar bile bilimin meyvelerinden yararlanırlar. Dünyanın en büyük sanatçısı da olsa, bir insan, bilimin gösterdiği o temel gerçekliklere -istese de istemese de- uymak zorundadır. Kütle çekim yasaları, anatomik zorunluluklar gibi…

Evreni anlama çabamız, bu temel disiplerin hepsinden bir şeyler alarak yoluna devam eder. Hayat nedir? Ölüm nedir? Bilinç nedir? Tüm bu sorular, bu gayet kolay sorulan ama cevapları son derece zor olan sorular, insan aklını tırmalamaya devam eder.

Bu konularda ben ne size, ne de kendime “gerçek şudur” diyemem. Fakat bir şeyi söyleyebilirim; önemli olan o gerçeğin varolup olmaması değil veya bizim ona ulaşıp ulaşmamamız değil, ulaşabilme arzumuzdur. Bu arzu içimizde varsa, kendi dar, küçük gerçekliklerimizin ötesine geçip, hemen her insana ulaşabilen bir ses, bir “nefes” üretebiliriz. Din yolu ile, sanat yolu ile veya bilim yolu ile … farketmez.

Ya gerisi ? Ya gerçekliğin ta kendisi ? O nedir ? Öyle bir şey var mıdır?

Bilmiyorum. Bu cevap, okuyana can sıkıcı gelebilir. Ama bence dürüst bir cevaptır. İnsanlara bir takım umutlar, hayali senaryolar aşılamak yerine, basitçe bilmiyorum demek, onları bu bilinmeyeni araştırmak için bir merak duymaya yöneltebilir. Sanırım, dünya bilim tarihi de böyle ilerlemiştir. Aklımız, zamanımız, gücümüz yettiğince bilinmeyeni keşfedebilmek ve gerisini zamana -bizden sonraki insanlarına idrakine- bırakabilmek. Bu olgunluğa ulaşabilmek ….

Sonunda ölüm gelip çatar. Bir kaza, bir beyin kanaması, iç kanama, organ yetersizliği, kalp krizi, şeker koması … vs bir şekilde gelir çatar. Bilinç gider -umarım gider- kaslar istem dışı olarak kasılır, titremeler başlar ve ölüm gerçekleşir.

Peki ama, tam bu noktada, gerçekliği anlamak için bir ömür boyu çalışanlarla, o gerçekliğe boşverip sadece kendi benlerini tekrar edenler arasında bir fark olmayacak mıdır? Her şey bu kadar acımasız mıdır?

Kendi adıma şu cevabı verebilirim: Herkes kendi hayatını yaşadığı gibi, kendi ölümünü yaşar. Şimdi öne süreceğim şey fazlası ile dinsel bir cevap olarak görülebilir ama bunu yazmak zorundaymışım gibi hissediyorum. Eğer, tüm bu varoluşun bir anlamı var ise, bir şeyleri anlamaya çalışmak isteyenler ile sadece kendi varlığını referans alanlar arasında bir fark olmalıdır.

Böyle bir fark yok ise, evren düşündüğümüzden, (umduğumuzdan) daha basittir. O durumdaki gerçeği size tüm acımasızlığı ile özetliyeyim:

Şeyler varolur, yaşar, değişir ve ölür. Bunun hiçbir anlamı yoktur. Sadece o şekilde olurlar. Yanıltıcı olan şey, bizim anlam arama çabamızdır.

Veya, yaşam tümü ile anlamsız olmayabilir. Gerçekten de, bir çeşit “tekamül”, ilerleme, daha üst bir bilince geçme durumu da varolabilir. Umarım böyledir.

Ama her iki durumda da hayatınız bir tek nefesten ibarettir. Ölüm anınızdaki son nefes.

***

Bu çok üzücü bir konu. Çünkü, sahip olduğumuz veya sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şeyi tehdit etmekte. Tüm soylu duygularımızın ötesinde, yaşamın aslında düşündüğümüzden, (ümit ettiğimizden) çok daha basit bir kuralı olduğunu fısıldamakta: tüm mücadelemiz aslında sadece bir varoluş savaşıdır. Yaşam, sadece ölüme direnme çabasıdır. Bunu başka şekilde de anlatmışlardı: felsefenin tüm savaşı ölüme direnmekten ibarettir. Ama bu durumda, ölüme mahkum olan bir varlığın, ölümü aşabilen düşünceleri nasıl geliştirebildiği sorusu ortaya çıkar.

***

Gerçeklik ne olursa olsun, sadece hayatımızı yaşamak zorundayız. Tüm sorun, o hayatı sadece kendi varlığımızı kutsayarak mı, yoksa tüm varoluşu anlamaya çalışarak mı yaşadığımız konusunda kilitli olabilir.

Kimbilir belki de o son nefes, hayatı daha içtenlikle kucaklayan bir başka nefese giden acı verici bir aşamadan ibarettir.

Saygılar…

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to HER ŞEY SADECE BİR NEFES…

  1. Cenap Yavuz dedi ki:

    SİZİ TANIDIĞIMA ÇOK MEMNUNUM TEŞEKKÜRLER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s