NURULLAH ATAÇ – Şiirimiz üzerine

Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurma gücünü edinmenin başka yolu yoktur. Edebiyat-ı Cedide’den beri, belki tâ Tanzimat’tan beri Türk yazarlarının çoğu Türk dilini beğenmez, ille değişsin de Frenkçeye benzesin isterler; en özenerek yazdıklarınızda bile başka bir dilden çevrilmiş sandıracak bir hava, Karacaoğlan’la birlikte:

Dilleri var, bizim dile benzemez

dedirtecek bir yabancılık kokusu duyulur. Şaşılmaz öyle olmasına: Avrupa’dan gelen kitapları okumak için divanlarımızı kapattık. Avrupa’dan gelen kitapları okumasak olmazdı; onlar bize kafamız için gerekli bir azık getiriyorlardı. Ama divanları kapatmak zorunda değildik; onlar da bize dilimizi öğretirlerdi. Onları kapamış olmak yüzünden Edebiyat-Cedideciler Avrupa’dan aldıklarını da iyice söyleyemediler; düşüncelerinin, duygularının geleceğe kalmasını sağlayamadılar. Bu yüzden onların yazıları bize en eskiden bile eski görünüyor. Fuzuli’nin, Baki’nin, Nedim’in kasidelerinde, gazellerinde öyle bir tazelik, öyle bir yenilik vardır ki, Tevfik Fikret’in şiirlerinde de, Halit Ziya Uşaklıgil’in nesrinde de bulamazsınız. Fuzuli, Baki, Nedim o tazeliği, o yeniliği Türk dilini sevmiş, saymış olmalarına borçludurlar. Biz de onların şiirlerini okuyup, çocuklarımıza okutup o sevgiyi, o saygıyı edinmeliyiz.

nurullah-atac-1

Divan şiiri millî değilmiş de halk şiiri, saz şairlerimizin koşmaları millî imiş; onun için divanları kapatıp yalnız cönkleri okumalı, ağızlarda dolaşan türküleri toplayıp öğrenmeli imişiz … Bu tatsız şaka biraz uzun sürdü. Halk şiirimizin güzelliklerini bilmez, anlamaz değilim; Köroğlu’nun, Karacaoğlan’ın diye anılan birkaç koşma, semai vardır ki en güzel gazellerimizin yanına konulabilir. Ama onlar azdır. Divan şairlerimizin yazdıkları da bizim baba mirasımızdır, onları hor görmeye de, yabancı saymaya da hakkımız yoktur.

Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama Divan şiirini de bırakamayız. Bize dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir. Fuzuli’nin gazellerini okurken, Baki’nin gazellerini okurken o Arapça, Farsça sözlerin altında Türkçe’nin tatlı sesini duymuyor musunuz ? Suçu onlarda değil, kendinizde arayın. Karacaoğlan’a bayılırım ama Nedim’i, Galip’i okurken de kelimeleri her zaman anlamasam dahi, gene benim dilim olduğunu seziyorum. Gene kendi dilimi duyduğum için yüreğim çarpıyor. Divan şairlerimizin Arapçadan, Farsçadan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkarmamıştır. O sözler birer yabancıdır; ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar.

nurullah-atac-2

Şiirimiz, eski şiirimizi okumalıyız. Ama zordur eski şiirimizi okumak. Bu zorluk Arapça, Farsça kelimelerden gelmez. Arapça, Farsça kelimeleri öğrenmek bir iş midir ? Şiiri seven bir Türk genci, sözlükleri açıp çalışırsa, birkaç ay içinde o kelimelere alışıverir. Halk şiirimizde de Arapça, Farsça kelimeler vardır; daha az oldukları için o şiirleri daha çabuk anlayabiliriz. Ama bizim eski halk şiirimizin de okunması zordur.

Eski şiirimizi okumak zordur, çünkü büğün ben yaşta olanların da iyice anlayamadığı birtakım cinaslar, telmihler, müraatlar ile doludur. Biz büğün şiiri doğrudan doğruya anlamak istiyoruz, şiirin sesini dinliyoruz, o ses bize mânâyı sezdirsin diyoruz. Kelimeleri parçalamak, aralarındaki gizli bağları, benzerlikleri aramak aklımıza gelmiyor. “Maceramız bizim ey dil dahi çok su götürür” mısraı bizde bir duygu uyandırıyor, ama bu mısradamacera kelimesini ma ile cer‘e ayırmak, sonra o iki parçayı su götürmek deyimi ile karşılaştırmak bize tuhaf geliyor. O kadar ki böyle bir işi gülünç, çirkin buluyoruz. Galip’in: “Gene zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü – Dayanır mı şişedir bu reh-i sengsâre düştü” beytini seviyoruz; ama zevrak kelimesinin kayık‘tan başka bir de şişe demek olduğunu öğrenince, Galip’in öyle bir cinas için yazdığını düşününce, doğrusu, ürperiveriyoruz. Böyle şeyler bizim şiir anlayışımıza hiç uymuyor. Bazan o kadar gücümüze gidiyor ki, elimizdeki divanı atıveriyoruz.

nurullah-atac-3

Bunları düşünmeyelim: Baki’nin: “Berbâd kıldı taht-ı Süleymanı rûzgâr” mısraını seviyoruz ya, mânâsını, doğrudan doğruya mânâsını anlıyoruz ya, artık bâd ile rûzgâr cinasını araştırmayalım, görmeyelim. Düşünmemek, araştırıp görmemek olmuyor işte:  Galip’in, Baki’nin asıl o cinaslar için yazdıklarını biliyoruz; bir mısraı, bir beyti zevkle okurken içimizde “Acaba bunun içinde de benim anlayamadığım bir oyun var mı ? Ben bunu güzel buluyorum, ama şairin asıl istediği benim çirkin, gülünç bulacağım bir cinas değil mi ?” diyoruz, bu düşünce keyfimizi kaçırıyor.

Eski şairlerimizin, Divan şairlerimiz olduğu gibi saz şairlerimizin şiirlerinde de bulunan bu oyunları hoş görmeliyiz, onlara sinirlenmeden bakmayı öğrenmeliyiz. O oyunları sevip biz de onlarla uğraşalım demiyorum, bizim şiir anlayışımıza öyle şeyler girmez. Ama kendimiz sevmediğimiz için başkalarında da kötü görmeye kalkmayalım. Ne yapalım ? Eski âlem öyledir. Yunancayı, Latinceyi bilmem, ama söylüyorlar: Yunan şairlerinin, Latin şairlerinin şiirleri de o gibi söz oyunları ile doluymuş. Böyle şeyleri hoş görmekten iki kazancımız olur: biri, herkesi kendimizle ölçmek huyundan kurtuluruz, bizim için kötü olan bir şeyin başka biri için iyi olabileceğini anlarız; düşüncelerimize, huyumuza daha bir yumuşaklık gelir. Az kazanç mı bu ? Edebiyat sevgisi insanı işte böylece daha bir insanlaştırır. İkinci kazancımız da kelimelerin mânâlarından ayrı bir varlıkları olduğunu, onları gelişigüzel, birini ötekinin yerine kullanmanın doğru olmayacağını öğrenmemizdir. Kelimelerle güzel şekiller kurmak gücünün edinilmesi bunu bilmekle başlar.

nurullah-atac-4

Eski şiirimizi, Divan şairlerimizi de, saz şairlerimizi de okumanın başka bir zorluğu vardır. Okursunuz, okursunuz … okuduğunuz aklınızda kalmaz. Çünkü o şiirlerin birer konusu yoktur. Binlerce tenteneye bakın; içinden bir kaç tanesini pek beğenirsiniz: “Aman ne güzel şey ! Bu çizgilerin birbirlerine girip sarılışı ne kadar hoş !” dersiniz. Bir ressam değilseniz, siz de tentene örmesini bilmiyorsanız, aradan çok geçmez o çizgileri unutuverirsiniz, başka bir görüşünüzde hatırlamazsınız. Çünkü tentenenin bir konusu yoktur. Bizim şiirimiz de öyledir.

Geçen gün şiir defterimi karıştırıyordum. Sami’nin bir beytini buldum: “Bir dahi nûş-i mey-i nezzâreye takat mi var – Öyle mestim bâde-i reng-i hicâbından senin”. O beyti pek beğenmişim ki defterime yazmışım; Sami divanını da daha yeni okudum, üç yıl oldu olmadı. O beyti büsbütün unutmuşum. Neden ? Çünkü, güzel söz ama gerçekten bir konusu yok, gerçekten mânâsı yok: bir mazmun, bir oyun üzerine kurulmuş.

Yalnız Sami’de değil, Baki’nin, Naili’nin, Nedim’in divanlarında da kimselerin bilmediği beyitler bulursunuz. Kimselerin bilmediği … Sizden önce onları çok kimseler okumuştur, hattâ beğenip üzerinde uzun uzun durmuşlardır; ama unuturlar, yarın siz de unutursunuz. “Neydi o ? Güzel bir şeydi, bayıldım; ama neydi ? Ne söylüyordu ? ” Gerçekten söylediği, gerçekten anlattığı bir şey yoktur ki hatırınızda kalsın. Güzel bir şekildir, o kadar; gözünüzün önünden gidince sizde hemen hiçbir iz bırakmaz.

Oysa ki biz şiirde şekli arıyorsak da onun salt bir şekil olmasını istemiyoruz. Şiirden bir haber, insanoğlu üzerine bir haber bekliyoruz. Sanata sanattan başka bir erek gösterilmesine razı değiliz, ama: “Sanat sanat içindir” de diyemiyoruz: insanoğlunu anlatmak, yeni duygular, yeni düşünceler üzerinde çalışmak bizim için sanatın ta kendisi olmuş.

Bizim için şiir, sanat, tarihi yazılabilecek bir şeydir. Şiirin tarihi yazılırken de yalnız şiirin geçirdiği değişmeler anlatılmaz, her şairin şiire neler getirdiği, şiirde hangi duyguları söylediği anlatılır. Bizim şiirimizin tarihine de böyle bir şey konulamaz. Baki, Naili, hatta Nedim şiirimize yeni duygular getirmemişlerdir, şiirlerine kişiliklerini hiç katmamışlardır. Bir Baki Efendi dili vardır, ama bir Baki Efendi düşünce, duygu âlemi yoktur; onun şiiri bize kendisinden haber vermez, şiir âleminde zaten bulunan mazmunları yeniden söyler, o kadar.

nurullah-atac-5

Bunun içindir ki bizim eski şiirimizi okumak, onunla uzun uzun uğraşmak zordur. Okuyacaksınız, okuyacaksınız, bir fikir edinemeyeceksiniz. Beğenip, sevmek için, her seferinde yeniden anlamak için hiç durmadan okuyacaksınız …

Bu zorlukları bilelim, ama eski şiirimizi okuyalım. Ondan, büyük bir duygu, düşünce zenginliği beklemeyelim, gene de okuyalım. Çünkü dilimizi sevmek için başka yol yoktur; eski şiirimizi okumazsak, çocuklarımıza okutmazsak Türkçe, kullandığı kelimeler ne olursa olsun, Türkçelikten çıkacak.

“Ne olur ? Türkçelikten çıksın, Avrupa dillerine benzesin; o zaman da başka bir güzellik edinir” mi diyeceksiniz ? Belki haklısınız; ama işte gönül razı olmuyor.

Nurullah Ataç

(Ulus, 9 Ekim 1944)

Reklamlar
Bu yazı Unutulan kalemler içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s