AHMET RASİM – Eski palavracı kabadayılar

Devrinin büyük yazar ve gazetecilerinden olan Ahmet Rasim (1864-1932) kendisini mesleğine adamış gerçek kalem ustasıdır. Kendi zamanının hemen hemen tüm gazetelerinde çalışmış olan Ahmet Rasim’in tarih, anı, öykü, roman, makale dallarında çalışmaları bulunur. Aşağıda, eski palavracı kabadayıları anlattığı bir yazısına yer verilmiştir. Saygılar.

ahmet-rasim

Bizim bizzat görüp anladığımıza ve sorup araştırarak kendimizce hasıl ettiğimiz kanaate nazaran bir “babayiğit” kimse ile bir “kabadayı” arasında ahlâk, cesaret, ruhen, zahiren edep ve haysiyet nazarından dağlar kadar fark var. Babayiğit adam, cart curta meyletmez, halim selim gezer, oturur, herkese ihtiramkâr (saygılı) davranır; mamafih ürkmez, korkmaz, doğru söyler, fiyaka yani açık-gizli kurnazlık bilmez, kumar yerlerinde paya girmez, umumhane dalaverelerinden hazzetmez, meyhaneleri haraca kesmez. Ağır, vakur görünür, silâh taşımaz, taşısa bile ikide bir çekmez, fakat son kertede çekince vurur, silâhı elinde, ayırıcılar arasından sıyrılıp sokağa dönmez; iş, güç, aile sahibi, herkesin itimadını haiz bir şahsiyettir.

Hasbıhal ediyoruz ya; size garip bir vak’a nakledeyim…
Devri Hamidî’de en kuvvetli takım, Fehim Paşa çetesiydi. Bir gece çetenin kabadayılarından birinin canı dayak istemiş. (Evet, ben bilirim, bu yolda gezenlerden bir haylisinde, siyahî karıların baba tutması gibi, bir tutarak vardır. Miadında dayakcağızını yemezse rahat edemez.) Gelmiş, birisine çatmış. Adamcağız hasbinallah okuyarak gazinodan kalkmış, bir başkasına girmiş, oturmuş. Oraya da gelmiş, çatmış. Bu defa da lâhavle ile karışık, kalkmış, üçüncü bir gazinoya girerken yakasına bir elin sarılmakta olduğunu duymuş (hissetmiş), dönmüş bakmış ki gene o!.. Artık sabrı tükenmiş, kendi yakasını kurtarmış, musallatın (kendisine dadanan kişinin) yakasından tutmuş, yan sokaklardan birine sürüklemiş, bir iyice ıslatmış. Yerlere sermiş. Öylece bırakmış, dönüp giderken, dayak yiyen ne dese beğenirsiniz?
– Aman efendi … Çoluğun, çocuğun başı, yiğitliğin hakkı için, beni dövdüğünü kimseye söyleme!
Oldu mu ya … O ne turşu, bu ne perhiz!

kabadayi

Benim erbabından ettiğim tahkikat neticesinde de tezahür ediyor ki:
Babayiğitliğin pek aşağısında olan kabadayılık; palavracı, fiyakacı, kıyak, hacamatçı, raconcu gibi bir takım aksama münkasemdir. (Bu kısımlara ayrılır.)
Bunların aralarına sıkışan ev, dükkân bozanlarla alelıtlak (genel olarak) “sulu” denilen zümrenin mevkileri daha zelilânedir. (Daha rezilcedir.) Emin olun ki bu aksam ile zümrenin hemen kâffesi (bu sınıfın hemen tamamı) aşağı yukarı dayaktan göz açamazlar. Ya bir eli ağırından yerler, yahut birbirlerini döverler, diğer taraftan polisin “deh” çüşünden kurtulamazlar. Hattâ birtakımı zabıta kurşunu ile ölüme mahkûmen gezip dururlar.

Mamafih palavracılar en komikleridir. Eski orta oyunlarında, “Bir atılışta bir aslan, bir vuruşta dokuz can” narası ile “somun pehlivanlığına” çıkan, her koltuğu iki değil, dört beş karpuz sığacak kadar açık, göğüs ileri, adımlar cambaz beygiri gibi talimli, başta mevsimine göre fesin üstünde kefye (fesi başta tutmaya yarayan ipek bez), kuşak, kululete, lâz başlığı bağlı, sırtta gene mevsimine göre eski “saku” (?) bozması, çifte kapaklı ceketten yelek, ayakta düz, deve derisi potin yahut çizme, müteveffa (merhum) aktris Peruz’un kantolarından birinin mevzuu olan:
– Var mı bana yan bakan!
Tavriyle geçer oturur, konuşur, görüşürler. Bunların en birinci zekâsı “fırsat kollamak”, “göze kestirmek”tedir. Az cesur, ziyade korkak, polise müdanî (polisle hep başı dertte), dişli kimselere karşı alçaktan görüşen, onlara beybaba, ağabey diyen, başka semtin palavracıları ile dost, delikanlıları ile hoşbeşçi, meyhanede, gazinoda, sadrımecliste serefrâz (dost toplantılarında başı dik); daima sandık (tulumbacı sandığı) açmak, sandık tutmak, meyhane, umumhane kapatmak, dost tutmak, şunun bunun elinden alüfte (metres, cilveli kadın) almak, baskın verince kama, tabanca fori:
– Açılın, yoksa kıyarım!
diye kolları sallaya sallaya baskına gelmiş olan cemaatin ortasından yol açıp geçmek, yirmi sene evvel bir hacamatçının kaba etinde çizdiği sathî (yüzeysel, önemsiz) bir yarayı, o seneden beri her fırsat düştüğünde anlatmaya başlayarak:
– Beni Kalenderli Rafet, gece Okçulabaşında kasığımdan vurduğu zaman, baktım ki barsaklarım dökülecek, sol elimle yarayı sıkı sıkı tuttum, sağ elimle de bıçağımı… Arkasından habire! Habire ha!… Lâleli, Aksaray, Şehremini, tâ Topkapı, kale kapısı, budur, kovaladım. Herif, ayağına sıkı, ben de halden düştüm, kan paçalarımdan akıyordu. Yanımda tabancam olsaydı, arkasından mıhlardım ama… Bir iş için kundakçı (silah tamircisi) Sabri’ye vermiştim.
Gibi her anlatışta yekdiğerini tutmaz, palavralar savurmak, bir meyhane veya gazinodan söz açılsa, gözler yukarı kalkık:
– Benim orada Sardalya Şükrü ile bir kavgam vardır ki…
Demek, herhangi bir umumhaneden bahsedilecek olursa:
– Tâ on beş sene evvel benim orada Benli Eftalya diye bir dostum vardı.
Tarzında, sanki hâtıralarını tazelermiş gibi görünmek, ölmüş bir kabadayının hâtırasını anma sırasında diğer ölmüşleri de şahit tutmak şartiyle:
– Bir kere Fener gazinosunda bir ağız dalaveremiz vardır. Rahmetli Şişman Lütfi, Sandalcı Rasim, Tiriz Hasan da beraberdi!
Diye hiç görmemiş olduğu kimselerle âşina (tanıdık) çıkmak… Meselâ eşkiyadan Ethem ile on beş gün Gebze taraflarında gezmek, oltacılığı bilmediği halde alamana (balık teknesi) reisliğini istihfaf etmek (küçük görmek, beğenmemek), 110 okkalık pehlivan ahçı Mehmet’i Yenibahçe’de iki dakikada yenmek, bir sürgün avında Kelebek Zihni ile beraber bel kalınlığında bir meşenin arkasından birdenbire çıkan yavrulu bir ayıyı öldürmek, gençliğinde çifte atlı bir kupa arabasını yokuş aşağı arkasından koşup tutarak bazu (pazı) gücü ile durdurmak, Yunan Muharebesinde on üç yaşında gönüllü yazılmak…gibi, yarısı veya hepsi bir yığın atıp tutmakla vakit geçirirler. Bununla beraber “palavracı” kurnaz bir tehditkârdır. Bilhassa kendi muhitinde, kendi dairei tahmini dahilinde müstebit (zorbaca) yaşamak kaydındadır. Yani hükûmet içinde ufacık bir hükûmet etmek ister. Alüfte (dost tutulan cilveli kadın) meselelerinde elini herkesin eli üstünde bulundurmak azmindedir. Palavralı sözleriyle henüz iyi ve kötüyü fark etmiyen bir sınıf gençliğe kendi mesleğini telkin eder. Kumarhanelerden mano (kazançtan pay) alır, umumhanelerde beleş gecelik kalır, yani para vermez. Yer, içer, yatar, taarruz edenlere karşı koymak, evi (umumhaneyi) mümkün mertebe muhafaza etmek gibi bayağı, aşağı iyiliklerde (!) bulunur.

Devri istibdatta, hattâ Meşrutiyette palavracı kabadayıların türlüsü vardı. Dövülmesi, vurulması, katli matlûp (öldürülme izni olan) kimselere bunlardan münasip olanları musallat edilirdi.

Bir oduncu İsmail vardı. Biçareyi bir gece tenha bir sokakta sıkıştırmışlar, güzelce ıslatmışlar; bir halde ki kafa yarık, göz çürük, dudaklar patlak, hali harap. Bilâhare dövenlerden birine sordum:
– Neye dövdünüz?
Dediydi ki:
– Vallahi haberim yok. Paşa dövün dedi, dövdük!

Görülüyor ya … bu kabadayıların bazıları, eski zamanlarda yeniçeri ağasının veya İstanbul Kadısının yanında giden falakacılar gibi kimselerdi.

—— Kaynak: Eski mizahımızdan yazı ve çizgiler, Hürriyet yayınları, 1965

 

Reklamlar
Bu yazı Unutulan kalemler içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s