YAŞAM, DİN HİSSİ, ÖZGÜRLÜK

Dinlerin ve ilahiyatçıların anlattığı şekli ile bir Allah’a, Yahova’ya, Rab’be, Krishna’ya, büyük Ruh’a, ulu Yaratıcı’ya ve benzer isimler verilen hiçbir doğaüstü kudrete inanmıyorum.

Bu dinlerin kurucuları, ilk bağlıları, önde gelen isimleri gerçekten de kendilerince doğruyu söylemiş olabilirler. Benim derdim zaten o insanları kötülemek değil …

Fakat, sorun şurda ki, adına “hayat, yaşamak” dediğimiz bu “varoluş hali” kendi akışkan doğası içinde, keşfedilmeyi bekleyen öyle güzellikleri ve gerçeklikleri barındırıyor ki, bunlar, başkalarından kalıp halinde alınıp, sonra bir ömür boyu papağan gibi tekrarlayabileceğimiz formüller değil. Sanki bir çamaşır makinesinin kullanım kılavuzunu anlatırmış gibi, kendinden çok emin bir tavırla, falanca peygamberin yolunu, falanca guru’nun yaşamını anlatanlara inat; hayat, insanların kendisinin keşfetmesi gereken inceliklerle dolu ve bunların herkes için geçerli olabilecek kesin formülleri yok.

Varoluş konusunda duyarlı bazı insanların savunduğu tezi ben de savunuyorum: Günümüze varana kadar geçen süreç içinde, dinler öylesine yayıldılar, örgütlendiler ve katı kurallara bağlandılar ki; bizzat dinlerin kendisi, o benzersiz din hissiyatının önünde bir engel olmaya başladı. 

Bu denememde, kendimle çelişkiye düşmemek için, eserlerini okuduğum çeşitli kişilerden bahsetmiyeceğim ve alıntı yapmayacağım; aksi halde ben de papağanlar sürüsüne katılmış olurum. Doğru veya yanlış; din ve hayat hakkında neler düşündüğümü sizlerle paylaşacağım.

***

Kısa bir süre yağan bir yaz yağmurunun ardından, bir tepede yürüyüşe çıktığınızı ve yamaçlardaki kayalardan birinde, güzel, zarif, narin bir çiçekle karşılaştığınızı düşünün. Kayadaki çatlaklardan çıkan bu çiçek, size karşı hiçbir davayı savunmadan, hiçbir laf ebeliği yapmadan, bağıra çağıra kendi doğrularını kabul ettirmeye uğraşmadan; öylece, sessizce, kendi güzelliğini sergiler. Eğer isterseniz, onu parmağınızın ufacık bir hareketi ile ezebiliriniz; bu derece savunmasızdır.

Ama yaşamın tüm güzelliği, tam olarak bu noktadadır işte. Yaşam, tıpkı o kayalardaki çiçek gibi, kendini ispat etmeye uğraşmaz. Ordadır, vardır ve size kendini sergiler. Hiçbir şeyi ispat etmek gibi bir derdi olmadığı için, ispatın ta kendisidir. Onu görebilmek, onunla olabilmek için, hiçbir ideolojiye, dinsel tanımlamaya, formüle, yaşam kılavuzuna ihtiyacınız yoktur. Hiçbir karmaşık denklemi, felsefi soyutlamayı, toplumsal kurtuluş reçetesini bilmeniz gerekmez. Lütfen, yazdıklarımı anlamaya çalışmayın; sadece onu tüm canlılılığı ile hissetmeye çalışın.

Yaşam; bir formüle bağlandığı anda, açıklandığı anda, hemen donmaya, kalıplaşmaya mahkumdur. Aslında, donan, kalıplaşan ve bir formüle indirgenen şey, yaşamın kendisi değildir. Donan ve kalıplaşan şey, o yaşam anının, sizin zihninizde, bir hücrede hapsedilen, anlık ve ölü bir görüntüsüdür; oysa bu donuk görüntünün ötesinde, yaşam tüm canlılığı ile akmaya devam eder.

Benim “din hissiyatı” olarak kabul ettiğim şey, elimizden geldiği kadarı ile, zihnimizdeki hiçbir ölü görüntüye, biten bir anın hatırasına saplanmadan, yaşamı tüm devingenliği ile kabul edebilme olgunluğudur. Bunu yazdım diye, sakın ola ki, bu olgunluğa tamamen kavuşmuş bir insan olduğumu zannetmeyin. Maalesef, değilim. Sadece, yapabildiğim kadarı ile, zihnimin donukluğunu aşıp o canlılığa ayak uydurmaya çalışıyorum.

İnsan, kendi doğal fiziksel-psikolojik savunma mekanizmaları ile, özgürlük arayışı arasındaki çelişkiye mahkum olmuş bir canlı türüdür. Bunu açmak isterim.

Hepimiz, yaşam karşısında, tamamen savunmasız doğarız. Ömrümüzün ilk saniyelerinde, ilk günlerinde, dış dünyadan gelebilecek her tehdit karşısında tamamen aciz, bir şeyler tarafından “korunarak” dünya ve varoluş ile tanışırız. Bu, bizim bireysel özgürlüğümüzdür. Hemen çoğumuz, bir anne kucağı, bir erişkininin dikkati ve özeni ile hayatta kalırız. Yaşam, alabildiğine güzeldir, renklidir, cezbedicidir ve aynı zamanda …

tehlikelidir.

İşte şimdi, sorunun bam teline geliyorum. Tüm bu güzelliği, canlılığı içinde yaşam tehlikelidir. Çünkü, aynı yaşamın içinde, o yaşamı kendi algı sınırlarına bağlı olarak hisseden ve sizinle aynı varoluş savaşını veren başka canlılar da vardır ve onların varoluş zaferi sizin yenilginiz olacaktır veya tersi geçerli olacaktır.

Aslında “varoluş” kendisine alışılmayacak kadar güzeldir. Varoluşu hissedebilmek demek, ona alışmamak demektir.

Ama bunu yapamayız. Fiziksel, psikolojik ve toplumsal etkilerle, hemen hepimiz, doğduktan çok kısa bir süre sonra, yaşama, yaşamaya “alışırız” ve bu alışkanlık başladığı anda, iki şey birden gerçekleşir: Öncelikle, kendimiz ile dış dünya arasında, bizi bir ömür boyu hapsedecek olan bir güvenlik duvarı inşa ederiz. Üstelik bu duvarı çok severiz; çünkü o bizim yaşam garantimizdir. Artık, o bilinmeyen dış dünyadan gelen etkilere karşı bir Tanrı’mız, bir Baba’mız, bir koruyucumuz, bir güvencemiz vardır ve bizler -gerçekte varolsun veya olmasın- o koruyucudan çok memnunuzdur. İkinci olarak, yaşama alışırız ve kendi güvenlik duvarlarımız içinde, aslında kendimize ait olmayan kalıplarla yaşamı açıklamaya veya açıkladığımızı zannetmeye başlarız: “Bir gün Mesih şöyle dedi … Büyük ruh, büyük Krishna ağacın altında derin düşünceler içinde iken söyledi ki … falanca olaydan sonra sevgili peygamberimiz buyurdular ki …”

kartal

Çok iddialı olarak şunu söyleyebilirim: insanların çoğu, bu güvenlik kalkanını aşamazlar. Kendi duvarlarının getirdiği emniyet duygusu içinde yaşarlar, çarpışırlar ve ölürler.

Sorun şurdadır. Çevresindekilere seslenen “Mesih” kötü bir insan değildir; hatta tam tersine, O, kendi doğrularını büyük bir cesaretle ifade edebildiği için, gerçekten büyük bir insandır. Bir ağacın altında, varoluş üzerine derin derin düşünen Buddha, Krishna veya onun erkarnasyonları olarak bilinen, aynı hissiyata sahip takipçileri, hiçbiri kötü değildir ve onlar da yaşamın devingenliği içinde kendi kişisel deneyimlerini aktarmışlardır. Bu ve benzeri insanlar, doğruları ve yanlışları içinde kendi mücadelelerini vermişlerdir.

Ama bizler, onları ve onların yaşam tarzlarını savunurken, aslında “donan, ölen, biten, kalıplaşan” bir imgeyi, bir zihin görüngüsünü savunuruz.

Sadece özgür bir ruh, kalıpları parçalayabilen bir ruh, tüm bu anlatımlara karşı çıkabilme cesaretini bulabilir. Karşı çıkılan şey, Mesih’in, büyük Ruh’un vs kendisi değildir; karşı çıkılan şey, onların isimleri aracılığı ile savunulan kokuşmuş bir düzenin hepimize kabul ettirmeye çalıştığı hayat formülleridir.

***

Özgür olan bir ruh, içinde yaşadığı toplumsal şartlar, genel-geçer inançlar, töreler ne olursa olsun, hepsine aynı şiddette cephe alır. Özgür bir ruh, savaşçı bir ruhtur. Karşı çıkar, eleştirir, acı çekse dahi davasından dönmez, çarpışır ve hayatın sırrını kendi keşfetmeye çalışır. Özgür bir ruh, ilk savaşını kendisine karşı verir ve kendi güvenlik duvarını yıkar. Ancak böyle bir insan özgürlüğün değerini bilebilir.

İnsanlar özgürlüğü severler veya öyle iddia ederler.

Oysa özgürlük size hiçbir garanti vermez. O, yatırdığınız paraya her an takır takır faizini ödeyen bir banka değildir. Kendisine itaat ettiğiniz için size düzenli ödeme yapan bir devlet veya büyük bir işyeri değildir.

Lütfen hissedin: özgürlük, özgürlüktür. Özgür olduğu için size bir vaatte bulunamaz.

Ama insanlar güvenlik isterler, insanlar belirsizlikten nefret ederler. Ve aynı insanlar özgürlüğü kutsarlar.

***

Bir kayanın yamacında açan çiçek, tüm bu yazdıklarımdan habersiz, yaşama kendi rengini katarken, çevresindeki tüm tehlikelere rağmen, bizlerden çok daha özgürdür. Çünkü, özgürlük davası gütmeye tenezzül etmeyecek kadar özgürlükle içiçedir. Bizlerden çok daha dindardır; çünkü, din davası gütmeyecek kadar yaşamla ve varoluşla uyum içindedir.

Yaşamın ardında duran ve sanat/bilim/din gibi disiplinlerle açıklamaya çalıştığımız o tarifsiz varoluş, tarif edildiği anda biter.

Sanırım, bunu anlayana kadar birbirimizle çarpışmaya, kendi ilahlarımızı kabul ettirmek için bağırmaya, kendi ilahi-ideolojik yaşam şablonlarımızı birbirimizin kafasına fırlatmaya devam edeceğiz.

Saygı ile kalın.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to YAŞAM, DİN HİSSİ, ÖZGÜRLÜK

  1. Geri bildirim: ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : YAŞAM, DİN HİSSİ, ÖZGÜRLÜK | Stratejik Operasyon

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s