SERMED MUHTAR ALUS – Orta oyunu

Eski İstanbul’u öğrenmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kalemdir merhum Sermed Muhtar Alus. (1887-1952) Akşam gazetesindeki yazıları ile ünlenen Alus, bir dönemin İstanbul’unu her yönü ile anlatmış gerçek bir beyefendidir. Yazılarında; sokak satıcılarından tutun, kabadayı kahvelerine, zarif hanımların mesire yerlerindeki eğlencelerine, İstanbul’u ziyaret eden ecnebilerle olan sohbetlerine, bohçacılara, sokak falcılarına, üfürükçülere, genç kadınların peşinde koşan “snob” beyzadelere kadar ne ararsanız bulunur. Galatasaray mezunu olan Alus, daha sonra Hukuk Fakültesi’ne gitmiş, Askeri Müze’de çalışmış ve ardından basın hayatına atılmıştır. Davul ve El-Üfürük dergilerinde karikatürleri yayınlanmış, hemen bütün büyük gazetelerde İstanbul’a dair makaleleri yer almıştır. Bu yazılardan bazıları; “30 Yıl Evvelkiler, İstanbul Kazan Ben Kepçe, Masal Olanlar” başlıkları ile çeşitli derlemelerde toplanmıştır. Aşağıda, Orta Oyunu’nu anlatan bir yazısına yer verilmiştir. Aydınlıklar içinde yatsın.

***

ESKİ MİLLİ TİYATROMUZ – ORTA OYUNU

oo4

Eskiden “Zuhuri Kolu”, “Meydan Oyunu” denirmiş; sonraları “Orta Oyunu” derlerdi. Bu adların verilmesine sebep: oyuna çıkan kişilerin birer birer zuhur edişi, kol teşkil eyleyişi; oyunun meydanda, ortada oynanışı.

Perde kurulup, şem’a yakılıp oynatılan Karagöz’ün canlı nev’idir. Yalnız bunda Hacivad’ın yerine Peşekâr, Karagöz’ün yerine Kavuklu kaim olur; bütün şahıslar: hanımnine, boy boy zenne (kadın kılığına girmiş erkek), siyahî Şetaret Bacı, Razzakizade Tarçın Bey, Tiryaki, Acem, Kayserili, Ak Arap, Muhacir, Laz, Arnavut, Kürt, Balama (frenk), Yahudi, Matiz (sarhoş), Tuzsuz Bekir, Aptal … birer birer sıralarını savarlar.

Meydana, “Yeni Dünya” tâbir edilen, paravanayı andıran, yanları bükülü tahta çıta konur, içinde iki kahveci iskemlesi durur. Başından sonuna kadar, fasla zurna ile çifte nâra iştirâk eder, ortaya çıkan her şahsın muayyen bir havası bulunurdu.

Peşekâr’ın bestesi segâh makamından; Kavuklu’nunki Hüseynîden; zennelerin “Ey benim nazlı yârim, severim kimse bilmez halim” bestesi müsteardan; Razzakizade’nin “Gelince besmi mestane, döner meclis gülistane” nakış semaisi hüzzamdan; Tiryaki’nin “Dilî biçareyi mecruh eden tigi nigâhındır, beni sevdalara dûş eyliyen zülfü siyahındır” koşması ferahnâktan; Acem’in “Isfahan’da bir kuyu var, içinde tatlı suyu var” şarkısı Isfahan’dan; Şam’lı Arab’ın mavalları Hicaz’dan; Muhacir’in “Havada turnam sesi gelir, kanadı burmam” türküsü Eviç’tendi.

Kayserili “Gayserilinin gızları, sırma gibi saçları” ile; Laz “Hey tablalu tablalu, paraları turalu” ; Kürt “Karşıda Kürt evleri, yayılmış develeri” ; Arnavut “Tuna’da çırpar bezini, pek sevdim Bulgar kızını” ile çıkar ; Balama köhne bir Polka tutturup fırıl fırıl döner; Yahudi “Balat kapusundan yirdim içeri” yi söyliye söyliye zıp zıp zıplar; Tuzsuz Bekir avaz avaz nâraları basar; Aptal da curcunalı nağmelerle sersem sepet dalardı.

Zurna – çifte nâra âhenge koyulmuş, fasıl başlamış. Evvelâ Peşekâr çıkagelir, meydanı bir kere dolaşır, iki eliyle halkı yerden selamlar; o günkü oyunun adını söyleyip, meselâ: “Kadının fendi erkeği yendi” oyununun taklidini aldım, çal !… diyerek bir kenara çekilir; ardından Kavuklu kendine mahsus hava ile sökün ederek bir defa ortayı devrederdi.

Peşekâr’la karşılıklı muhavereye girişirler. Nükteler, cinaslar, tekerlemeler veriştire veriştire hayli çene çalarlar. Derken efendim zenneler, çeşit çeşit taklitler gösterir, fasıl sona ererdi.

Şekil, tarz öteden beri böyle …

oo1

Bizim çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde Komik Kel Hasan da ara sıra orta oyunu oynardı ama bu işin asıl erbabı Kavuklu Hamdi idi. Çarşambaları Merdivenköyü civarındaki Mama’da, Pazartesileri Küçükçamlıca yamacındaki Libade’de oyunlar verir, mesiregâhlar hınca hınç dolardı.

Ağaçların altında rütbeli, mevkili, kerli ferli zevat; kafeslerin arkasında kibar kibar hanfendiler, tazeler, lûbiyat başlamadan önce, kapı dışında zurnacı şişko Ahmet’le çömezi çığırtkanlık eder; Hamdi’nin oğlu Belediye kavası Enver Efendi -dayızademin sütninesi Berrak Hanım’ın kocasıydı- bir aşağı bir yukarı gezinip dururdu.

Kavuklu Hamdi o zamanlar 55’lik kadardı. Doğma büyüme Eyüplü imiş. Saçları, bıyıkları ağarmış, sevimli yüzlü, babacan halli bir kırantaydı. Yaradılıştan nekre, hazır cevap. “Bu anlattıklarımın hepsi rüya imiş meğerse!..” diye uydurduğu kıssalar gayet hoş ve merak çekiciydi.

Zenaatine nasıl siftah ettiğini, ağzından işiten üstad Ahmet Rasim merhum şöyle nakleder: “Daha tüysüzken, mahallede akranlarıyle bir araya toplanırlar; kimi kadın nesinin feracesini gizlice alır, kimi kasab’a yalvarıp yırtık pırtık bir peştemal ister, kimi Eyüp oyuncakçılarından bir havan koparır, bu da dedesinden yadigâr kavuğu aşırırmış; tetimmatı düzer düzmez, haydi meydan oyununa, konu komşu da seyrine seğirtmede. Günün birinde, kabaca bir arkadaşının aklına esmiş: 
– Gelin, şu tahta perdeli arsada oynıyalım. Ben kapıda dururum, şundan bundan 10 para, 20 para toplar pay ederiz! demiş.
Tahta perdeden içeri girmişler. Giriş o giriş …”

oo5

Gelini Berrak Hanım’ın rivayetine göre, Hamdi, delikanlılığında yaman zamparalardan, ele avuca sığmayanlardanmış. Galata’da, Kâğıthane’de, Çırpıcı, Veliefendi çayırlarında vur patlasın, çal oynasın …

O çağlarında Haliç’te bir kaza atlatıyor, alabora olan kayıktan güçlükle canını kurtarıyor, denizden artık ödü kopuyor. Aradan 30 bu kadar yıl geçtiği halde gene eski korkusu berdevam; sandala, vapura binemez; yazın Mama, Libadiye mevsimi yaklaşınca rahatı huzuru kaçar, adaklar adıyarak Üsküdar yakasına araba vapuruyla kapağı atarmış. Semte dönüşte hâkezâ …

Oyunda kılık kıyafeti hep aynı idi. Başında beyaz tülbent sarılı, dilim dilim kavuk, sırtında kırmızı cüppe, altında şalvar, ayaklarında çedik pabuçlar, peşinde kambur Mikael, kambur Sadi, cüce Vasilâki ile ortayı boylar; Peşekâr’la karşılaştı mı çekingen çekingen tepeden tırnağa onu süzer; beriki âşina çıkıp kandilli temannahları savururken etekleri tutuşuk, iyi saatte olsunlara rastlamış gibi “destur!” diye kış kışlarla çırpınır, okur üfler, nihayet tanışırlar; Hamdi:
– Başıma gelenden haberin yok cancağızım!
mukaddemesiyle o meşhur kıssalarından birini anlatırdı.
Faraza; Beykoz dalyanında gözcülük yaparken direkten yuvarlanıp cumburlop denizin dibine gidişi, köpek balığı tarafından yutuluşu … Yakacık’ta bindiği haşarı atın gemi azıya alarak tâ İzmit’e kadar dört nala kaçışı … Çağırıldığı kına gecesinde düğün evinin ansızın göçüşü, bütün davetlilelerin hâk ile yeksan oluşu…
– Yatakta gözümü açtım, rüya değilmiymiş birader! der demez, heyecanla kulak kesilen seyirciler gülmekten kırılırlardı.

Önceleri Peşekâr’ı Tosun Efendiymiş; sonraları Küçük İsmail’le uyuşmuştu. Küçük İsmail, udhuke perdaz Abdürrezzak’ın akıl hocası, rejisörü, âşıklık rolü yapan aktörüydü. Tulûatçılıkta emsalsiz, sahne ağzı basma kalıp lâflara, câli tavırlara asla yanaşmaz, evinin odacağızında çoluk çocuğu, eşi, dostıyle konuşurmuş gibi konuşur, leb demeden leblebiyi çakar, her cümleye zemin ve zamana uygun cevapları şipşak dayardı.
Orta oyununda onun da başında tülbent sarılı, sipsivri Özbek külâhı; sırtında, kenarlarına iki parmak kürk kaplı, mavi çuhadan biniş, elinde şakşak. O âna kadar İstanbul’da yetişmiş peşekârların en üstünü olduğu muhakkaktır.

Hamdi’nin oyunlarında : Büyük Asım, zennelerin anası; Hayalî, Şair Ömer; Kız Tevfik, Zihni; Faik, zenne; Üsküdar’lı Arap Ahmet ise Şetaret Bacı olurdu.

Kız Tevfik; keman kaşları, mahmur gözleri, bembeyaz teni, kusursuz endamı, fıkır fıkır kaynayışlarıyla harikulâdeydi. Billûr yaşmağı örtünmüş, eflâtun feraceyi giymiş, yüzünde püskürme benler, kırım kırım kırıtırken, eski kurtlarda fısıltılar bitip tükenmez:
– Kaymak tabağının bir vakitki sermayesi Pesend’in tıpkı tıpkısı!
– Allah Allah! Benli Hürmüz’deki küçük Allı’ya ne de andırış yarabbi!
– Yarım elmanın yarısı Kodoş Bahri’nin İncitâb’ı, yarısı bu delikanlı!

Zennelerin, Kavuklu’nun etrafına toplanıp hep bir ağızdan: “Kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin” diye tutturmaları; hele üstüne üşüşüp tepeli civciv çıkartmak için yaka paça kuluçkaya yatırmaya sürüklemeleri ömürdü.

Züppe, çıtkırıldım Razzakizade’ye Nuri; kara papaklı, şal kuşaklı İrani’ye Meddah Aşki; kafasına kefiyeyi dolamış, mütemadiyen ayın’ları çatlatan Ak Arap baklavacıya terlikçi Rifat; Kayserili pastırmacıya terzi Salih; Rumelili muhacire şerbetçi Muhittin; Balama’ya Armenak; Matiz’e tulumbacı Kemal (Kemal Baba); Arnavuda, Kürde, Laza malûm elbiseleriyle bilmem kimler; Tuzsuz Bekir’e Garbis; Aptal’a komik Ali Rıza  çıkardı.
Ali Rıza, Şevki’ye kapılandıktan sonra yerini Göztepeli Rafet aldı. Kuşdilindeki Halilî Mahmudiye mektebinin çalışkan, uslu bir talebesiydi; baştan çıkarak haylazlığa saptı, tulûat tiyatrolarına girdi, çok geçmeden veremden öldü.

oo2

Orta oyunu icra olunagelirken, sellemehüsselâm ver yansın cihetine gidilmez, birtakım kayıt kuyut gözetilirdi. Zira hâzırun meyanında meriyülhatır kimseler, erkekli kadınlı zevatı muhterem mevcut. Saadetlû, ulufetlû, pâyeli beyefendiler, müşarünileyhlerin validesi, kayınvalidesi, refikası hanımefendiler…

İşbu hazerat iyice yoklanır; Suriyeli veya Iraklı varsa baklavacı Hacı Baba; Arnavut varsa bozacı Arnavut; bir paşazade yahut damat bey bulunuyorsa Razzakizade numaralarını üstünkörü geçerlerdi. İffetpenahlardan ötürü de hanım nine ve kızları çaçaronluğa, dilli düdüklüğe pek varmazlardı.
Bir Çarşamba, Mekâtibi Askeriye Nazırı sânisi Rıza Paşa Mama’ya buyurmuş. Paşa, aslen Kayserili. Oyunda, pastırmacının sırası düştüğü vakit, seyircilerden işgüzar bir zabit efendinin keyfiyeti usulca ihtarı üzerine terzi Salih soldan geri edince, farkına varan Rıza Paşa: “Sırayı bozmasın, çıksın!” haberini yollamış. Kayserili taklidine kahkahaları kopararak Salih’e bol bol bahşiş sunmuş.

Balama (Frenk), mutlaka doktor olurdu. Lûbiyat kârıkadim ya, fi tarihinde frenkten, tatlısu frenginden başka İstanbul’da doktor yok. Bu rolü Armenak mükemmelen becerir; kelimeleri çiğniye çiğniye, yutkuna yutkuna, çetrefil çetrefil meram anlatmaya çabalar; zennelerin suyuna tirit, şıkırdım sohbete, el şakalarına girişince kocakarıdan, Şetaret Bacı’dan bir temiz kötek yerdi.

Şimdi şurada burada orta oyunu temsillerine yelteniliyorsa da nerede o eski kavuklu, peşekâr, türlü türlü taklitler? Hepsi çoktan kayıplara karıştı.

Sermed Muhtar Alus.


sma

Reklamlar
Bu yazı Unutulan kalemler içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s