Sünni İslam, Hanefi Mezhebi – 5

HANEFİ FIKIH MEZHEBİNDE MÜKELLEFLERİN FİİLLERİ

Mükellef, dinin emir ve yasakları karşısında “sorumlu tutulan” kişi demektir. Kimlerin mükellef olarak görüleceği fıkıh kitaplarında detayları ile ele alınmıştır. Çok kısa bir şekilde belirtmek gerekirse; o kişinin öncelikle müslüman olması, erişkin olması, akîl olması, hür olması gibi şartlar aranır. Bazen kişiler geçici bir süre için bu vasıflarını kaybedebilirler. Mesela bir kişi geçici bir cinnet geçirebilir, aklı başından gidebilir. Bu tür hallerden kurtulana kadar o kişi dinin emirleri karşısında muhatap değildir. Keza, felç gibi kalıcı veya aybaşı kanaması gibi geçici özür hallerinde, mükelleflerin ibadetlerini nasıl yapabilecekleri de ayrı konular olarak ele alınmaktadır.

ehlisunnet2

Dinden sorumlu tutulan kişilerin her tür işleri belirli hükümlere bağlanmıştır. Fıkıh ilminde bu hükümlere Ef’âl-i mükellefîn adı verilir. Kişinin yapacağı her tür iş bu hükümlerden birinin kapsamına girer. Farklı mezhep müçtehidlerine göre bu hükümler 5 tane iken, Hanefî fıkhına göre 8 tanedir. Aslında aralarında pek fazla fark bulunmaz, sadece tasnif edilme usülleri değişiktir. Fakat bazı durumlarda, farz ile vacibin inkar edilmesi aynı sonucu vermediğinden farkli imani meseleler ortaya çıkabilir. Hanefî mezhebine göre, kişilerin işleri aşağıdaki şekillerde tarif edilir.

1) FARZ

Sözlük anlamı, “bir şeyi kesinleştirmek, takdir etmek, pay ve parçalara ayırmak” olup fıkıh ilminde Allah veya peygamberin kesin delillerle, yapılmasını emrettiği işlere farz denilir. Kur’an ayeti, mütevâtîr veya meşhûr hadis, ya da icmâ gibi kesin hükümlerle sabit hale getirilmiştir. Örneğin, Kur’anın pek çok ayetinde “Namaz kılınız, zekat veriniz…” (Bakara, 2/43, 83, 110; Nisâ, 4/77; Nûr, 24/56) emri ile namazın emir buyurulması kesin bir farz ifade eder. Farz olan işleri yapmayan bir kişi dünya ve ahirete ait bir yaptırımla karşılaşır. Yani, günahkar olup cezası ahirette verileceği gibi, eğer İslam devleti içinde yaşıyorsa devlet cezası ile de karşı karşıya gelebilir. Farzı inkar eden kişi dinden çıkar.

Kişisel sorumluluk açısından, iki türlü farz bulunur.

a) Farz-ı ayn. Her müslümanın bizzat yerine getirmesi gereken farzlardır. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucunu tutmak gibi.

b) Farz-ı kifâye. Bir beldede bulunan müslümanların bir kısmının yapması ile diğerlerinden de sorumluluğun düştüğü ortak farzlardır. Eğer hiçbir müslüman gereğini yapmaz ise hepsi birden günahkar duruma düşerler. Savaşa katılmak, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemek, şahitlik yapmak, iyiliği emredip kötülüğe engel olmaya çalışmak, toplumun ihtiyacı olan sanatları öğrenmek, cenaze namazı kılmak … gibi emirler Farz-ı kifâye kapsamındadır. Bu farzı kim yerine getirirse sevabı o kişiye ait olur. Bazı durumlarda ise Farz-ı kifâye, bir anda Farz-ı ayn durumuna dönüşebilir. Örneğin, bir hadisede sadece bir tane şahit varsa, o kişinin şahitlik yapması kendisi için Farz-ı ayn hükmündedir.

2) Vâcip.

İslam hukukçularının çoğuna göre Farz ile Vâcip eşanlamlıdır. Fakat Hanefîlere göre bunlar ayrı tutulurlar. Sözlük anlamı “sabit, lâzım, var ve gerekli olan şey” demektir. Hanefî mezhebince bu tür işler kesin deliller ile ortaya konulmayıp, zannî deliller ile getirildiği için Vâcip ismini alırlar. Kurban kesmek, vitr ve bayram namazları, namazda Fâtiha suresini okumak gibi işler vâcip kapsamına girerler. Vâcibin de yapılması kesin olarak gereklidir. Bunu yapmayan yine günahkar durumundadır ama cezası farzın bırakılmasından azdır. Vâcibi inkar eden ise dinden çıkmaz, fakat sapıklıkta (dalâlette) kalmış sayılır. Farz ile Vâcip arasında tereddütte kalınmasının bazı sebepleri bulunur. Örneğin:

Rabbin için namaz kıl, kurban kes … (Kevser, 108/2)

ayetinde bayram namazını kılma ve kurban kesme emri doğrudan Hz Muhammed’e verilmiştir. Yani, O’nun için farz hükmündedir. Ancak bu emrin diğer müslümanları kapsayıp kapsamadığı belirsizdir. Fakat diğer müslümanları da kapsadığı şeklinde ortak görüş bulunmaktadır. Bu hükümde “zan” bulunduğu için Hanefî alimlerince ayetin hükmü vacip niteliğindedir. (Tefsir: Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili ve Zekiyüddin Şaban, Usûlü’l Fıkh)

Buna benzer bir durum ise, namazda Fâtiha suresinin okunması ile ilgilidir. Namazda Kur’andan okumak farzdır. Zira;

Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz. (Müzzemmil, 73/20)

ayeti kesinlik bildirir. Oysa namazda mutlaka Fâtiha suresinin okunması gerektiği ise zannî bir delildir. Bu delil, Hz Muhammed’in “Fâtiha suresini okumayanın namazı yoktur.” (Tirmizî, Mevâkîtu’s-Salat, 69, 115; İbn Mâce, İkâme, 11) hadisidir. Bu hadis, Fâtiha’sız namaz kabul edilmez anlamına gelebileceği gibi; Fâtiha okunmadan kılınacak namaz tam ve mükemmel değildir, anlamına da gelebilir. Zira, Hz Âişe, Ebû Hüreyre ve Amr Bin Şuayb’ın babasından, onun da dedesinden nakledilen bir başka hadiste, içinde Fâtiha okunmayan namazın eksik olduğu belirtilmiştir. (İbn Mâce, İkâme, 11, Hadis no: 838, 840, 841)

3) Sünnet

Sözlük anlamı ile sünnet “iyi ahlak, iyi huy, yol, Allah’ın kanunu, hal ve gidiş, alışılmış yol” demektir. Fıkıh usulünde ise Hz Muhammed’den nakledilen hadis (söz), fiil (iş), takdir (hüküm) ve takrir (anlatma, ders verme) gibi eylemlerin tümünü kapsar.

Sünnet, mendup (yapılması uygun olan), müstehap (Allah’ın beğendiği iş), fazilet (değerli olan), âdâb (edep) ölçüleri arasında bazen çok ince farklılıklar bulunur ve Hz Muhammed’e ait bir işin bunlardan hangisi ile ölçülendirileceği, fıkıh alimleri arasında daima tartışma konusu olmuştur. Diyanet’in ilmihalinden aynen alıntılıyorum:

Sünnet, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onayının genel adı olup fıkıh usulünde Kur’an’la birlikte İslâm’ın aslî iki kaynağını ve delilini teşkil eder. Fürû-ı fıkıhta, özellikle de teklifî hüküm açısından sünnet ise, Hz. Peygamber’in farz ve vâcip kapsamı dışında kalan yani kesin ve bağlayıcı olmaksızın tavsiye ve örnek olma niteliğini taşıyan söz ve fiillerinin genel adıdır.
Hanefîler’in dışındaki fakihler, Allah ve Resulü’nün kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda yapılmasını istediği veya tavsiye ettiği fiillerin tamamını kapsamak üzere mendup terimini kullanırlar. Diğer bir ifadeyle, Kur’an ve hadislerden gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak bir fiilin yapılmasının kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda istendiği yani tavsiye edildiği sonucu çıkarılabiliyorsa, bu tür fiillere topluca mendup denilir. Meselâ boşanmalarda şahit bulundurulmasını, borçluya mühlet verilmesini, akidleşmelerin yazılmasını emreden âyetler fakihlerin çoğunluğunca böyle anlaşılmıştır. Mendubun da önem derecesine göre kendi içinde sünnet, müstehap, fazilet, âdâb gibi terimlerle ifade edilen bir derecelendirmeye tâbi tutulduğu görülür. Bu itibarla sünnet, mendup grubu içinde yani yapılması iyi ve güzel olan, tavsiye edilen fakat terkedilmesinde bir günah ve cezanın terettüp etmediği fiiller grubunda en üst sırayı işgal eder. Hanefîler’in ise mendubu genelde müstehap mânasında kullandıklarını bu arada belirtmek gerekir.

Sünnet, kendi içinde üç gruba ayrılır:

a) Müekked Sünnet. Hz Muhammed’in sürekli olarak yaptığı, fakat arada bir terk ettiği, farz ve vâcip olmayan işlerdir. Bu çeşit sünneti yerine getiren sevap kazanır. Terkeden ise bir ceza almamakla birlikte kınanma ve azarlanmayı hak eder. Abdest alırken ağıza su vermek müekked sünnetlerdendir. Bu çeşit sünnete sünnet-i hüdâ da denir.

b) Gayri Müekked Sünnet. Hz Muhammed’in çok defa yerine getirip bazen terk ettiği sünnetlerdir. İkindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayri müekked sünnetlere müstehap veya mendup isimleri de verilir. Bu tarz sünnetleri yerine getirenler sevap kazanır ama yapılmamaları durumunda azarlama gerekmez.

c) Zevaid Sünnet. Hz Muhammed’in bir insan sıfatı ile yaptığı, dinî herhangi bir hüküm taşımayan olağan işlerdir. Mesela yeme ve içme tarzı, uyuma tarzı, giyimde izlediği yol, beyaz giysiyi tercih etmesi, saç ve sakalını kına ile boyaması gibi. Dileyen mü’minler Hz Muhammed’de duydukları sevgi ve saygıyı ifade etmek için bu tür hareketleri taklit edebilirler. Fakat yapmamaları durumunda sorumlu tutulmazlar.

4) Müstehap.

Sevimli olan, tercih edilen, güzel görülen işler demektir. Hz Muhammed’in bazen işleyip bazen terk ettiği çeşitli işler bu gruba girerler. Sabah namazının ortalık aydınlanıncaya kadar kılınması, sıcak mevsimde öğle namazının serinlik saatine kadar geciktirilmesi, namaz kılarken üst giysiyi açık bırakmayıp düğmelemek … gibi işler müstehap hükmündedir.

5) Mübah.

Allah’ın veya peygamberin mü’min kişiyi, yapıp yapmama konusunda serbest bıraktığı işlerdir. Helal, caiz, mutlak sözcükleri de eşanlamlı olarak kullanılır. Sünni fıkıh alimlerince genel kural “Eşyada mübahlık esastır.” şeklindedir. Yani, haklarında herhangi bir hüküm getirilmemiş olan işlerin yapılması serbesttir. (Caizdir.) Bu duruma şu Kur’an ayetleri ile delil getirilir:

O Allah ki yerde olanların hepsini sizin için yarattı. (Bakara, 2/29)

Allah’ın göklerde ve yerde olanları sizin emrinize verdiğini ve size açık ve gizli nimetlerini bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? (Lukmân, 31/20)

Bir şeyin mübah olup olmadığı aşağıdaki usüllere uyularak tesbit edilir.

a) Helâl olduğuna dair bir nass (ayet-hadis) bulunması.

Bugün, sizlere temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. (Mâide, 5/5)

b) Bir işin günah olmadığının bildirilmesi ile.

Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı; fakat kim darda kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve zarûret sınırını aşmadan bunlardan yemesinde günah yoktur. (Bakara, 2/173)

Böylece, şiddetli açlık, felaket gibi zorunluluk durumunda bu tür şeylerin mübah olduğu anlaşılır. Bir başka ayette ise evliliği sona erdikten sonra, yeniden evlenmek için bir müddet beklemek zorunda olan kadınlara şu şekilde seslenilmiştir.

(iddet beklemekte olan kadınlara) … evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde bildirmenizde veya bu isteği içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. (Bakara, 2/235)

c) Emir çekiminin izin, müsade bildirmesi ile.

Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için. (Bakara, 2/60)

d) Herhangi bir işle ilgili hiçbir hüküm yok ise. “Eşyada mübahlık esastır.” prensibi gereği.

6) Haram

Yasaklık belirten haram kavramı; sözlükte “yasak, memnu” demek olup helâlin zıddıdır. Dinî terim olarak ise, yapılmasının kesin ve bağlayıcı bir ifade ve üslûpla yasaklandığı işlerdir. Yasaklama işine tahrîm veya hazr, yasaklanan şeye harâm, muharrem veya mahzûr, bu yöndeki hüküm ve vasfa da hurmet denilir.

Haram işler ayet, mütevâtir hadis veya meşhur hadis ölçüleri ile belirlenir. İslam hukukçuları bazen haram ve mekruh kavramlarını eşanlamlı görseler de Hanefî fıkhında kesin ve bağlayıcı şekilde yasaklanan işlere tahrîmen mekruh, kesinliği ve bağlayıcılığı olmayan yasak işlere ise tenzîhen mekruh denir.

Allah ve peygamber bir işin yapılmasını çeşitli şekillerde yasaklamış olabilirler.

a) Haramlık bildiren kelime kullanılarak yasaklama.

Size analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz (ile evlenmeniz) haram kılındı. (Nisâ, 4/23)

Dövülerek öldürülmüş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak murdar olmuş hayvanlar size haram kılındı. (Mâide, 5/3)

b) Bir işin helal olmadığını bildirerek yasaklama.

Artık bundan sonra senin için başka kadınlar helâl değildir. (Ahzâb, 33/52)

Müslüman bir kimsenin malını onun gönül rızası olmaksızın almak helâl olmaz. (Hadis. Ahmed İbn. Hanbel, Müsned, V, 72)

c) Yasaklama bildiren bir sözcük veya üslup ile yasaklama.

Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o rezilliktir, kötü bir yoldur. (İsrâ, 17/32)

d) Sakındırma ifade eden sözcük kullanarak yasaklama.

Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide, 5/90)

Bir şey genelde iki sebepten dolayı haram kılınır, yasaklanır. Ya o işin kendisi doğrudan yasaktır veya herhangi bir iş aslında yasak olmayıp kötü bir sonuca (günaha) sebebiyet vermesi ihtimali ile yasaklanır. (Doğrudan haram, dolaylı haram)

a) Bizzat haram, haram lizâtihî, haram li-aynihî.

Allah ve peygamberin baştan ve temelden yasakladığı işlerdir. Zina, hırsızlık, evlenme engeli bulunan birisi ile evlenmek gibi. Bu tür haramlar mal, can, akıl, din ve nesil bütünlüğünü korumak için getirilir. Bu tür işleri yapan müslümanlar işlerinin neticesinde bir hak iddia edemezler. Mesela zina yapan bir kişi miras üzerinde hak iddia edemez veya hırsızlık yapan bir kişi çalınan mal üzerinde mülkiyet sahibi olamaz. Yapılan iş sabit olursa uygun görülen ceza uygulanır.

b) Dolaylı haram, haram ligayrihî

Temelde caiz (serbest) olduğu halde, haram kılınan bir işe sebebiyet vermesi sebebi ile yasaklanan işlerdir. Mesela bir kadının avret yerine bakmak haramdır. Çünkü istek uyandırıp zinaya sebep olabilir. Burdaki “avret yeri” Türkçedeki gibi cinsel organ anlamını vermez. Mezheplerin ittifakla uzlaştığı hükme göre, hür kadının avuç içlerinden ve yüzlerinden başka her yerleri; ellerinin üstü, saçları, ayakları ve vücudu dört mezhepte de avrettir. Kadın ve erkeğin avret yerleri ile ilgili hadisler bulunmaktadır.

Bir başka dolaylı yasak ise şu şekildedir. Alışveriş yapmak yasak değildir fakat Cuma namazı sırasında, bu namazı kılmakla yükümlü erkeklerin alışveriş yapmaları yasaktır.

7) Mekruh

Allah ve peygamberin, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarz ve üslup ile istediği işlere mekruh denir. Mekruh kavramının yorumlanmasında mezhepler arasında görüş ayrılıkları bulunur. Hanefî fıkhına göre; ayet, mütavâtir hadis veya meşhur hadisle, kesin ve bağlayıcı bir dille, yapılması yasaklanan işler haram kapsamına girerler. Fakat, yine aynı delillere dayanan, kesin ve bağlayıcı olduğu şüpheli işler mekruh kapsamı içinde değerlendirilir. Bazı ilmihal kitapları mekruhu “harama yakın yasak” şeklinde de ifade etmişlerdir. Mekruhlar ikiye ayrılır.

a) Tahrîmen mekruh, harama yakın mekruh.

Allah ve peygamberin kesin bir dille yasaklamış olmasına rağmen, bu istek zanna (tahmine) dayalı bir delil ile sabit olmuşsa buna tahrîmen (harama yakın) mekruh ismi verilir. Bu duruma şöyle bir hadis ile örnek verilebilir.

Kişi, kardeşi izin vermedikçe, onun alışverişi üzerine alışverişe girmesin ve dünür üstüne dünürlük yapmasın. (Buhâri, Nikâh, 45; Müslim, Büyû, 8, Nikâh, 38, 49, 52, 54, 56)

Burada dünür üzerine dünürlük yapmak kesin bir dille yasaklanmıştır. Fakat aktarılan hadis, sadece bir kişiden rivayet edildiği ve hadis ilmine göre zayıf (haber-i vâhid) sayıldığı için haram kapsamına alınmaz. Tahrîmen mekruh işi yapmak cezayı gerektirir, fakat bunu inkar eden kişi dinden çıkmaz.

b) Tenzîhen mekruh, helâle yakın mekruh.

Allah ve peygamberin koyduğu yasak kesin ve bağlayıcı nitelikte değilse, bu tür işler tenzîhen mekruh kabul edilirler. Örneğin, mescide gidecek olan kişinin soğan veya sarımsak yemesi gibi.

Soğan ve sarımsak yiyen kimse, mescidimize gelmesin, evinde otursun. (Buhâri, Ezân, 160; Ebû Dâvud, Et’ime, 41)

Tenzîhen mekruhu yapan bir kişi ceza ve kınama almaz, fakat bırakılması edebe, fazilete uygun görülür.

8) Müfsit

Kelime yapısı ile fesat kökünden gelir. Bir ibadeti bozan, bir muameleyi geçersiz kılan bir işe, arızaya, eksikliğe verilen isimdir.

İbadet veya muamelelerde şer’an (şeriata, dine uygun şekilde) belirlenen şartlara uygun olarak yapılan işler; sahih, muteber,  caiz (serbest, geçerli) şeklinde kavramlarla anılırlar.

Buna karşılık, başlanan bir ibadet veya muamele bozuk ise, bu çeşit işler; fasit, batıl, gayri sahih, muteber değil gibi kavramlarla ifade edilir.

Örneğin, abdestsiz namaz kılmak müfsittir, çünkü namazın temel şartlarından biri yerine getirilmemiştir ve bu şekildeki namaz batıl olur. Fıkıhta müfsit kavramı bilhassa ticaret, alışveriş muamelelerinde, evlenme gibi meselelerde çok önemlidir. Çünkü alacak-verecek, miras hakkı gibi hükümler buna göre verilir. Bazı muamelelerde, önceden istenen şart yerine getirilmemişse, o akit (anlaşma) müfsittir, geçersizdir.  Örnek olarak, bilinmeyen bir bedel karşılığında yapılan satış sözleşmesi, hizmet sözleşmesi, şahitsiz kılınan nikah birer fasit hukuki muameledir. Bu konular tamamen ticaret, evlilik hukuku kapsamına girip, oldukça detaylı ve karmaşıktırlar. Evliliklerde de buna benzer anlaşmazlıklar yaşanabilir. Şer’an fasit kabul edilen bir nikah anlaşmasının ardından, eğer zifaf meydana gelmişse, kadın mehr almaya hak kazanır, o erkekten ayrıldığı zaman yeniden evlenmek için iddet beklemesi gerekir, eğer bu süre içinde bir çocuk doğmuş ise nesebi sabit olur. Ancak, geçerli (sahih) olarak nikah yeniden yapılmadıkça taraflar alenen karı koca hayatı yaşayamazlar, nafaka gerekmez ve taraflar arasında miras hakkı doğmaz.

devam edecek.

Reklamlar
Bu yazı Sünni İslam içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s