Sünni İslam, Hanefi Mezhebi – 2

Hz Muhammed’in 632 yılındaki vefatının ardından İslamiyet iki ana ekole ayrılarak yoluna devam etti. Bazı kaynaklarda tüm bu ayrı yollar, yorumlar, ekoller “mezhep” kelimesi ile ifade edilse de Sünni alimler nazarında hak olan mezhepler, Kur’an ve Sünnet’e dayalı ve ümmetin çoğunluğunun onayladığı, takip ettiği yollar olarak tarif edilmektedir. Mezhep kelimesi Arapça “gitmek” anlamındaki zehab” kökünden gelmektedir. Böylece, tutulan yol gibi mecazi bir anlam verir. Bir mezhebe uyan kişi ise, o mezhebin imamlarının yolunu benimseyen ve uygulayan bir mümin olarak kabul edilir. Mezhep kurucusu imamlar asla bir din kurucusu olarak kabul edilmezler. Diyanet’in ilmihal kitabından aynen alıntılıyorum:

ehlisunnet

Mezhep sözlükte “gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin ve akım” gibi mânalara gelir. Bir terim olarak ise mezhep, kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemine sahip olduğu kabul edilen itikadî ve fıkhî doktrini ifade eder. Çoğulu “mezâhib”dir. Mezhep kurucusu kabul edilen imam veya müctehid hiçbir şekilde bir din koyucusu veya din tebliğcisi değildir. Yüce Allah tarafından konulan ve Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen İslâm dininin gerek inanç, gerekse fıkıh (ibadet ve hukuk) alanına giren meselelerini delilleriyle birlikte ele alıp bunlara ilişkin yorum ve çözümler getirme ihtiyacı karşısında, delillerinden hüküm çıkarma yeterliğine sahip bilginler birbirinden farklı görüşler ve çözüm örnekleri ortaya koymuşlardır. İşte belli görüşler etrafında oluşan ve yeni katılımlarla da giderek zenginleşen fikrî kümeleşmeye mezhep denilmiştir. Genellikle fıkıh mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılır.

Kur’an’ın yazılması ve kitap haline getirilmesi konusu Sünni ilahiyatçılar tarafından aşağıdaki şekilde izah edilir.

Hz Muhammed’in sağlığında ayetler geldikçe, peygamber bunların hangi sureye yazılacağını da belirterek, vahiy katipleri tarafından yazıya geçirilmesini sağlıyordu. İlk Kur’an ayetleri deri, tahta, mermer, hurma yaprağı gibi malzemeler üzerine yazıldı ve Hz Muhammed’in sağlığında kitap haline getirilmedi. Fakat bazı sahabeler tarafından tamamı veya bazı sureler ezberlenmiş durumdaydı. (Sahabe: Hz Muhammed’i gören ve tebliğ ettiği dine geçen ilk müslümanlar.) Hz Muhammed’in vefatının ardından, ilk halife Hz Ebubekir döneminde Yemâme savaşında beş yüzün üzerinde sahabe öldürülünce, Hz Ömer Kur’an’ın kaybolmasından korktu ve halife ile bu konuyu görüştü. Sonuçta Zeyd İbn Sabit başkanlığında toplanan bir komisyon bütün yazılı Kur’an belgelerini topladı. Bunların Hz Muhammed’in huzurunda yazıldığı, en az iki tanıkla teyit ettirilerek bir nüsha “Musha-ı Şerif” kaleme alındı. Bu ana mushaf, Hz Ebubekir, Hz Ömer ve sonra kızı Hafsa zamanında saklandı. Fakat 3. halife Hz Osman zamanında kimi bölgelerde ortaya çıkan okuma farkı veya yazım farkı dikkate alınarak yine Zeyd İbn Sabit önderliğinde ikinci bir komisyon kuruldu ve Kur’an 6 ayrı nüsha olarak çoğaltıldı. Bu nüshalar Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bu nüshaların bazıları günümüzde İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Türk-İslam Eserleri Müzesi, Taşkent, Kahire el-Meşhedü’l Hüseyni gibi yerlerde bulunmaktadır veya böyle iddia edilmektedir.

***

İslam tarihinde ilk ve keskin görüş ayrılığının ortaya çıkışı ise yine aynı dönem içine denk gelir. Bu görüş ayrılığı ise siyasi sebeplidir ve sonradan dinsel, inanca dayalı ayrı yollar haline gelmiştir. Ana mesele, Hz Muhammed’in vefatının ardından halifeliği kimin hak ettiği konusunda düğümlenir. Hz Muhammed’in vefatının hemen ardından yapılan bir toplantıda oy birliği ile Hz Ebubekir halife olarak seçilince, bazı müslümanlar, damadı Ali’nin bu toplantıda bulunmadığını, halifelik makamının aslında Ali’nin hakkı olduğunu öne sürmüşler ve müslümanlar arasında derin bir görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Maksadım İslam tarihini özetlemek olmadığı için hiçbir ayrıntıya girmiyorum.

Özet itibari ile İslamiyet başlangıçta 3 ana dala ayrılmış bulunmaktadır. Sünni, Şia ve Hariciler. Hariciler zaman içinde irili ufaklı parçalara ayrılmışlar, diğer ekoller ile karışmışlar ve kimin hangi ekolden olduğunu ayırt edebilmek adeta imkansız hale gelmiştir. Günümüzde ise İslamiyet Sünni ve Şia isimli iki ana dalda varlığını sürdürmektedir. Yeryüzündeki müslümanların büyük çoğunluğu Sünni’dir. İran, Irak’ın bir kısmında, çevresinde ve kısmen Arabistan Yarımadası’nın güneyinde Şia ekolü hakimdir.

EHL-İ SÜNNET VE’L CEMAAT (SÜNNİ İSLAM)

Sünni İslam; Kur’an’ın, Hz Muhammed’in ve sahabenin yolunu izleyen ana ekole verilen isimdir. Temel kaynaklar olan Kur’an ve Sünnet’in dışında, sahabe içtihadını ve ümmetin oy birliğini de delil olarak kabul ederler ve bütün iman, ibadet, muamelat, hukuk yorumları bu esaslar üzerine kuruludur. Ehl-i Sünnet ekolü, kendi dışındaki inanç, ibadet, hukuk farklılığına sahip diğer yolları Ehl-i Bid’at, yani dine uydurma yenilikler getiren yollar olarak kabul ederler. Ehl-i Bidat sahiplerinin mümin mi yoksa dinden ayrılan kişiler mi oldukları ayrı tartışma konularıdır ve onların iman hususundaki görüşlerine göre belirlenir.

Ehl-i Sünnet inancında ve yolunda, dinin doğru olarak yaşanması ve uygulanması için sadece kitap Kur’an kafi değildir. Zira Kur’an’da pek çok ibadete, davranışa, hukuka dair ayrıntılar bulunmaz. Namaz, oruç, hacc ve benzer ibadetlerin temel kuralları getirilmiştir; fakat ilk dönem müslümanları bu ibadetlere ait ayrıntıları ve çeşitli incelikleri öncelikle Hz Muhammed’den öğrenmişler ve o şekilde tatbik etmişlerdir. Sünni İslam için, Kur’an’ın yanında, Hz Muhammed’in sözleri ve tatbikatları da dinin ikinci güçlü delili kabul edilir. Bununla ilgili Kur’an ayetlerine başvurulur:

Aralarında hüküm vermesi için, onlar Allah’a ve Elçi’sine çağrıldıklarında, inananların sözü ancak, “duyduk, boyun eğdik!” demektir. İşte kurtulanlar ancak bunlardır. (Nûr, 24/51)

Allah’a itaat edin, Resul’e de itaat edin ve sakının. (Mâide, 5/92)

Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir. (Haşr 59/7 ve aynı anlamı veren diğer ayetler: Âl-i İmrân, 3/3; Nisâ, 4/65; Ahzâb, 33/36; Nûr, 24/63)

Bu konuda Hz Muhammed’in sözleri de ayrıca delil kabul edilmektedir:

Size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin. (İbn Mâce, Mukaddime, 1.)

Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size, “Kur’an yeterlidir, Kur’an neyi helal kılmışsa onu helal bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin”, diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun; bana Kur’an ile birlikte onun bir benzeri (Sünnet) de verilmiştir. (Ebû Dâvud, Sünnet, 6; A.İbn Hanbel, IV 131.

Kur’an’a, Hz Muhammed’e uyulmasının ardından, bazı sahabelerin içtihatlarının da takip edilmesi gerektiği Sünni İslam tarafından kabul edilir. Kur’an ve Sünnet’de bulunmayan meseleler hakkında, bazı kıyaslama yöntemleri kullanılarak dini hükümler çıkarılmıştır.

Bu ana bilgilerden sonra Ehl-i Sünnet yolundaki çeşitli mezhepler izah edilebilir. Bu mezhepler genel olarak ikiye ayrılırlar. a) İtikâdi (imana/inanca dair mezhepler) b) Fıkıh (hukuk) mezhepleri.

İTİKÂDÎ (İMANA, İNANCA AİT) MEZHEPLER

1) Selefilik, Selefiyye veya Sıfâtiyye

Sözlük anlamı ile Selef, önceki nesil, Selefiyye ise bu nesle mensup olanlar demektir. Selefiler Kur’an’daki ve hadislerdeki (Hz Muhammed’in sözlerindeki) farklı anlamlara gelebilecek ifadeler üzerinde pek durmazlar, onları oldukları gibi kabul ederler ve işin aslının sadece Allah tarafından bilineceğini öne sürerler. Allah’a ait sıfatların hepsini yorumsuz olarak kabul ettikleri için kendilerine Sıfâtiyye de denilir. Tabiûn (sahabelerin yolunu takip edenler), mezhep imamları, büyük müçtehidler, tanınmış hadis bilginleri hep Selefilik ekolünden gelmişlerdir. Bunlar, ayet ve hadislerde zorlamalı yorumlara gitmezler. Mesela, “Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir.” (Feth, 48/10) ayetindeki “el” (yed) kelimesinden Allah’ın aynen insan gibi eli olduğu şeklinde bir mana çıkarmazlar. Şu şekilde açıklanır:

“Yüce Allah âyette elinin(yed) varlığını bildirmektedir. Allah’ın elinin olduğuna inanırız, fakat bu elden kastedilen mânayı Allah’a havale ederiz, bunu ancak Allah bilir, der, mahiyeti üzerinde düşünmeyiz. Başka bir mânaya yorumlamadığımız gibi, onu yaratıkların eline de benzetmez, Allah’ın kendine has bir sıfatı olarak kabul ederiz. Bu konuda soru sormaktan da kaçınırız.”

Benzer şekilde, Tâhâ 20/5 ayeti de fazla yoruma sapmadan kabul edilir. Açıklama şu şekildedir:

İmam Mâlik’e “Allah Teâlâ Kur’an’da Rahmân arşa istivâ etti (Tâhâ 20/5) buyuruyor. Nasıl istivâ etti?” diye sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: “İstivâ bilinen bir şeydir (âyetle sabittir). Nasıllığı akılla kavranamaz. Allah’ın arşa istivâ ettiğine inanmak farzdır. Mahiyeti hakkında soru sormak da bid‘attır”.

Kur’an’da, anlam açıklığı bakımından ayetler ikiye ayrılır: Muhkem ayetler ve müteşabih ayetler. Muhkem ayetler açık, kesin, genelde bir emir veya yasak getiren ve fıkıh ilminde de önemi olan ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise, anlamları kapalı, herkes tarafından anlaşılmayan ve ancak başka ayet veya deliller ile açıklanabilen ayetlerdir. Müteşabih ayetler konusunda fazla çekişme yapılmaması gerektiği, Kur’an’da şu şekilde belirtilir:

Sana Kitabı indiren O’dur. O’ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini (yorumunu) Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (Âl-i İmrân, 3/7).

Denebilir ki, Selefiler yukarda verilen ayet hükmüne uymakta, müteşabih ayetler üzerinde akla dayalı yorumlara gitmekten sakınmaktadırlar. Bu yüzden Selefiler, bazı müteşabih ayet ve hadisleri akıl ile yorumlayan kelamcıları,  felsefecileri ve sufileri ağır bir dille eleştirmişler, onları bid’atçı (uydurmacı, yenilikçi) ve sapık olmakla suçlamışlardır. Daha sonra Selefiliğin bu tutumunda yumuşamalar gözlemlenmiş ve sınırlı da olsa aklın çıkardığı bazı sonuçlara itibar edilmiştir. Bu yorumun en önemli temsilcilerinden olan İbn Teymiyye’ye göre akıl ile nakil (Kur’an, hadis aktarımı) birbirleri ile çelişirse ya o nakil sağlıklı bir kanaldan aktarılmamıştır veya akıl yetersiz bir muhakeme yürütmektedir. İbn Teymiyye, felsefe ve sufi yorumlarına fazla sapmamış, genelde Kitap’tan ve Sünnet’ten ayrılmamaya özen göstermiştir.

Başlangıçta hemen bütün meşhur isimler Selefilik kapsamı içindedirler. Selefilik inanç mezhebinin en çok bilinen temsilcileri;

İmam Şâfiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel -bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imamlar; Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhaký gibi hadisçiler; Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir.

Selefiliğin sonraki dönem temsilcileri arasında ise;

İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbnü’l Vezîr, Şevkânî ve Mahmud Şükrü el Âlûsî gibi isimler sayılabilir.

2) Eş’arilik, Eş‘ariyye

İnanç konusunda Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş‘arî’nin görüşlerini benimseyen iman mezhebine Eş’arilik ismi verilir. İmam Eş’ari 873 yılında Basra’da doğmuş, 936 yılında Bağdat’ta ölmüştür. Bir müddet Mu‘tezile görüşüne bağlı kalmış, daha sonra “üç kardeş meselesi” olarak bilinen imanî bir meselede hocası ile ayrılığa düşmüş ve ayrılarak kendi imani mezhebini geliştirmiştir. Kendisinin, fıkıh sahasında ise Şafii mezhebine bağlı olduğu tahmin edilmektedir. İmam Eş’ari, Allah’ın ezeli sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında kısmen akla da değer vererek ayet ve hadislerin yanında akıl çıkarımlarına başvurmuştur. İnanç ile ilgili metodları bazı kelâm alimleri tarafından benimsenmiştir. İmam Eş’arinin başlıca eserleri:

Makâlâtu’l İslamiyyîn: Mezhepler hakkında genel bilgi verir.
El-İbâne an Usûli’d-Diyâne: Allah’ı görmenin (Ru’yet) mümkün olup olmadığı, istivâ, Allah’ın sıfatları, ecel, rızık, hidayet, dalâlet gibi konulara ayrılmıştır.
Er-Risâle Fî İstihsani’l-Havz: Kendisini bidatçi olmakla suçlayanlara karşı yazılmıştır.
El-Lum’a: Kelâm ilmine dair görüşlerini içerir.

İman Eş’arinin bazı takipçileri ise: Bâkıllânî (ö. 403/1013), İbn Fûrek (ö. 406/1015), Cüveynî (ö.478/1085), Gazzâlî (ö. 505/1111), Şehristânî (ö. 548/1153), Âmidî (ö. 631/
1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210), Kadî Beyzâvî (ö. 685/1286), Teftâzânî
(ö. 793/1390) ve Cürcânî (ö. 816/1413)

Sünni müslümanların Mâlıkî fıkıh mezhebine bağlı olanların tamamına yakını, Şafiilerin önemli bir bölümü, Hanefiler ile Hanbelilerin çok az kısmı imanda Eş’arinin görüşlerini benimsemişlerdir. Eş’arilik genelde Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya’da yayılmıştır.

3) Mâturîdîlik, Mâtürîdiyye

İman konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu Ehl-i sünnet mezhebinin adıdır. (D.Ö 852-944, Semerkant) Bazı görüşlere göre Türk olma ihtimali kuvvetlidir. Eserlerinde Ehl-i Sünnet yolunu akılcı bir tutum ile, bazı aşırı giden fırkalara karşı savunmuş, özellikle Mâverâünnehir’de Hanefilerin imanda mezhep imamı haline gelmiştir. İnanç konularında tutarlı ve köklü çözümler getirmiş, aşırılıklardan uzak kalmış ve Kur’an-Sünnet’e dayalı bir kelâm metodolojisi geliştirmiş. Bazı imani konulardaki sorunlara verdiği cevaplar, özetle şu şekildedir:

1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir.
2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.
3. Kulda başlı başına bir cüz’î irade vardır. Kul iradesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır.
4. Yüce Allah’ın diğer sıfatları gibi tekvîn (yaratma) sıfatı da ezelîdir.
5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez.
6. Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir.
7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir.
8. Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur’an’ın harf ve sesleridir.

Günümüzde, Hanefi fıkıh mezhebine bağlı olan sünni müslümanların büyük çoğunluğu inançta Mâtürîdî mezhebine bağlıdırlar. Mâtürîdilik Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâtürîdî kabul edilir. En meşhur Mâtürîdi mezhep imamları arasında:

Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/1100), Ebü’l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 508/1115), Ömer en-Nesefî (ö.537/1142), Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 710/1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 687/1289), İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457), Kadı Celâleddinzâde
Hızır Bey (ö. 863/1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1098/1687)

sayılabilir.

***

Ehl-i Sünnet yolunun diğer iman ekolleri, yorumları ise, bazılarına göre yine hak mezhep olarak kabul edilirken, bazılarınca da bid’atçı (yenilikçi/uydurmacı) olarak tanımlanmıştır. Bu konudaki tartışmalara girmeden, iman açısından diğer ekoller (mezhepler) kısaca şunlardır:

Mu’tezile, Cebriyye, Harîcîlik, Şîa … Bunların dışında Kur’an ve Sünnet yolundan ayrılan onlarca alt mezhep, yorum, ekol vs olduğu bilinmektedir. Sünni İslam çerçevesi dışına taşmamak için bu ekoller üzerinde durmuyorum. Dileyenler araştırıp her bir ekolün/mezhebin iman konusundaki görüş ayrılıklarını öğrenebilirler.

Devam edecek. Sonraki bölüm: Ehl’i Sünnet’in fıkıh mezhepleri

Reklamlar
Bu yazı Sünni İslam içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s