ATATÜRK, BİLİM VE ÜNİVERSİTE – 5

Darülfünun’un kaldırılması …

Atatürk, nerdeyse bir kangren haline gelen Darülfünun meselesine artık şahsen el atması gerektiğine ikna olmuştu. 15 Aralık 1930 Pazartesi günü, kimseye önceden haber vermeden, Darülfünun’u ziyarete gitti. Yanında, Umumi Katibi Tevfik Bıyıklıoğlu, Seryaveri Rusuhi Bey, Kütahya Mebusu Recep Peker ve Kılıç Ali bulunmaktaydı. Bu ziyaret bir bomba etkisi yaptı. Atatürk’ün geldiğini duyan Darülfünun Emini Muammer Raşit ve Hukuk Fakültesi Reisi Tahir beyler hemen koşturup kendilerini tanıttılar, hoşgeldiniz dediler. Atatürk, Hukuk Fakültesinin birinci sınıfını seçerek derse girdi. Daha sonra Muammer Raşit Bey’e sorular yönelttti:

Atatürk: Türkiye’de umumî maarif programı nasıl olmalıdır?
Muammer Raşit: Maarif programında nazar-ı ehemmiyete alınması lazım iki nokta var; biri talim (öğretim) diğeri terbiye. (Ahlak, disiplin)
– Talebelerin terbiye-i fikriyyesine (fikir eğitimine) nasıl hizmet edilmelidir?
– Ana kucağında başlayarak ilk mekteplerden alî tahsile (yüksek eğitime) kadar cumhuriyet, demokrasi ve milliyet esasları telkin edilmelidir.
– Peki, ilk mekteplerde öğrencilere cumhuriyet ideali nasıl telkin edilir?
– İlk ve orta tahsilde bu vazifenin nasıl ifa edildiğini bilmiyorum. Darülfünun’da talebenin cumhuriyet, demokrasi ve milliyet esaslarına göre yetiştirilmesine çalışırız.
– Darülfünun’un terakkisi (ilerlemesi) neye bağlıdır ? (1)

24570

Muammer Raşit bu konuda ve diğer konularda Atatürk’e açıklamalar yapar. Fakat anlatılanlar Atatürk’ü memnun etmez. Bir takım tetkiklerde bulunduktan ve öğrencilere sorular sorduktan sonra Atatürk Darülfünun’dan ayrılır. Atatürk daha önce Ankara Erkek Lisesini ziyaret etmiş, öğretmen ve öğrencilerle görüşmüş ve aldığı cevaplardan çok memnun kalarak tarih hocası Samih Nafız Bey’e defalarca iltifat etmiştir. Darülfünun ziyaretinde imtihan ettiği öğrencilerin ise, Ankara Erkek Lisesi ile mukayese kabul etmeyecek şekilde derin bir bilgi zaafı içinde olduklarını görmüştür. Maarif vekili Reşit Galip Bey’i özellikle uyararak Darülfünun ile yakından alakadar olunmasını emreder. Artık bu kurumun kaldırılma süreci başlatılmıştır.

Atatürk’ün zihninde Darülfünun’un ipi çoktan çekilmişti. Fakat bu kurum öylece paldır küldür kapatılamazdı. Zira ülkede, yetişmiş, kalifiye genç sayısı yok denecek kadar azdı. Bunu gidermek için Atatürk, gelecek vaadeden gençleri birbiri ardına yurtdışına tahsile gönderiyordu. Bu gençlerden istifade edeceği zaman yaklaşmaktaydı ve bunu şöyle ifade ediyordu:

Yurdun içinde ve dışında tahsilde, yahut stajda bulunan çocukların yetişip, birbiri ardına işe atılacakları günler de yaklaşıyor. Bu itibarla, adamsızlık yüzünden çektiğimiz sıkıntıların hafiflemeye başlayacağı zamanın uzakta olmadığına inanabiliriz. (2)

b_108121

Yurtdışına gönderilen öğrenciler arasında Prof. Dr. Ali Rıza Berkem ve dünyaca ünlü matematikçi Cahit Arf da bulunmaktadır. Ali Rıza Berkem, anılarında o günleri şöyle anlatır:

Ulu Önder Atatürk, İstanbul Darülfünun’unda bir reform yapmaya karar veriyor. Fakat reformu gerçekleştirmek için yeterli öğretim üyesi yok. Bunun üzerine, lise mezunları arasından en iyilerini aday seçip, imtihan ettikten sonra, Avrupa’ya gönderilmelerine emir veriyor. O zamanlar üniversitenin (Darülfünun’un) temelini fen ve edebiyat fakülteleri oluşturduğundan, bu iki fakültenin çeşitli dallarında yetiştirilmek üzere eleman gönderilmiştir. Cahit de (Arf) aday gösterilmiş olacak ki, benimle İzmir’de imtihana girdi. İmtihanı kazandık. Türkiye genelinde imtihanı kazananların sayısı 30 kadardı. Cahit dışında hepimizi Fransa’nın vilayet üniversitelerine gönderdiler. Cahit, Paris’in havasına her bakımdan alışık olduğu için, onu Fransa’nın ve dünyanın en ünlü üniversitelerinden biri olan Sorbonne’a gönderdiler. Bu durum Cahit için büyük şans olmuştur.

1933 Üniversite reformunda, ben Fen Fakültesi Kimya Enstitüsüne profesör muavini (doçent) olarak atandım. Bu arada, sınavsız doçent olanların 3 yıl içinde doçentlik sınavını geçme hükmü getirildi. Doçentlik sınavı için bir tez hazırlamak gerekiyordu. Bunun üzerine Cahit ve ben, doktora yapmak üzere maaşlı izin istedik. İznimiz çıktı. Cahit Almanya’ya Prof. Nasse’nin yanına, ben de eski üniversitem olan Montpellier Üniversitesi’ne gittim. 1939 yılında her ikimiz de doktoramızı tamamlayıp yurda döndük ve borcumuz olan doçentlik sınavımızı geçirdik. (3)

Hem Ali Rıza Berkem’in hem de Türk Tarih Kurumu Başkanı Uluğ İğdemir’in anlattıklarından, Atatürk’ün üniversite reformunda neden bunca beklediği netlikle anlaşılabilir. İstanbul Darülfünun’unu bir emirle kaldırmak felaketle sonuçlanırdı. Tüm eski ve köhnemiş yapısına rağmen, yine de o kurum ülkenin en önemli eğitim merkezlerinden biriydi. Reformun yapılabilmesi için çok iyi yetişmiş öğretim üyelerine ihtiyaç vardı. Esasen, üniversite reform taslağı cumhuriyetin ilanından sonra defalarca görüşülmüş fakat bu ve benzeri güçlükler yüzünden hep ertelenmişti. Günümüzde, malum bazı çevrelerin, Atatürk’ün reform kararlarını “bir gece içinde” sofrada aldığı ve memleketin “içki sofrasından yönetildiği” iddiaları düşmanlıktan başka bir şey ifade etmez. Üniversite reformuna giden yolda, önceden sabırla, özenle alt yapı hazırlanmıştı. Atatürk bilhassa, üniversitede tasfiyeler yapılır iken; kabiliyetsiz, yetersiz öğretmenlerin ayıklanması ve yerlerine o makamlara uygun insanların getirilmesi konusu üzerinde duruyordu. Yine, eskiden olduğu gibi, bir takım şahsi çıkar hesapları ile, falanca kişinin gönderilip, yerine filanca kişinin getirilmesi, Atatürk’ün hiç istemediği bir şeydi. Bu meseleler görüşülürken bazen hararetli tartışmalar çıkıyor, gerginlikler yaşanıyor, Atatürk çevresindekileri sert bir dille kırmak zorunda kalıyordu. Bazı öğretim görevlilerinin ahlaki düşkünlükleri ise gözden kaçmamaktaydı. Bir gece bu ahlaki düşkünlüğü gösteren bir olaya şahit olundu. Kazım Özalp’ın anılarından:

Çankaya’da sofrada nahoş bir hadise vuku buldu. O gece yemekte üniversite hocalarından iki misafir vardı. Sofrada, misafirlere ikram edilmek üzere, üzerinde “Gazi Mustafa Kemal” amblemli hususi sigaralardan daima bulunurdu. Misafir hocalardan bir tanesi, sigara alırken kutudan 3-4 tane alıyor, birini yakıyor, diğerlerini cebine atıyordu. Bu hareketi herkesin dikkatini çekmiş ve Paşa’nın da gözünden kaçmamıştı. Bu gibi durumlarda Paşa’nın çok hassas olduğunu bildiğimden yeni bir olay bekliyordum. Yemek bittikten sonra Paşa, garsonu çağırdı ve yüksek sesle:

– Anlaşılan hocamız hatıra toplamaya meraklıdır. Zahmet etti, biraz sigara topladı. Açılmamış bir kutu getir, hocanın cebine koy, cebindekileri de çıkart. Onlar orda ezilmiş ve cebi kirletmiştir !

dedi. Biraz sonra sofra tatsız bir hava ile dağıldı. (…) Paşa çok üzgün ve düşünceliydi. (Üniversite reformunu kastederek) Bu gibi yenilikler yapılırken bazen istenilen şekilde olmayabilir. Kayrılanlar olabilir, üniversite içerisine başka yetersiz elemanlar sızabilir. Bu sebeple çok tarafsız olmalıyız; kıymetli elemanları yerlerinde bırakırken, yetersizleri iyi ayırt etmeliyiz, diyordu. (4) 

darulfunun

Yukardaki hadisede, sigaraları cebine dolduran hocanın ismini bilmiyorum. Artık ölenler öldü, hepsi rahmet içinde olsunlar. Sözkonusu hoca belki çok sıkıntılar çekmiş ve gözü hep bir şeylerde kalmış olabilir. Bu gibi durumların çok daha yüz kızartıcı olanları SSCB devrim tarihi içinde de yaşanmıştır. Fakat sebep ne olursa olsun, elbette ki bu tarz hocalar artık yerlerinde kalamazdı. Zira bir iki sigara için kendini küçük düşürebilen bir insan, menfaat karşılığında makamının imkanlarını rahatlıkla kötüye kullanabilirdi.

Avrupa’da faşist rejimlerin baskıları da, eğitim reformu için beklenmedik bir şans yaratmıştı. Hitler yönetimindeki Almanya’da yahudi asıllı değerli bilim insanları yoğun baskı altındaydılar ve ülkeden kaçmayı planlıyorlardı. Bazıları ile gizlice temasa geçildi ve Türkiye’ye gelmeleri sağlandı. Yabancı profesörlerin de yardımıyla, tüm eski ve yeni hocaların listeleri elden geçirildi, pek çok ayıklama yapıldı ve 1 Ağustos 1933 tarihinde İstanbul Darülfünunu kaldırılarak yerini İstanbul Üniversitesi aldı.

Fakat, asıl mesele şimdi başlıyordu. Öncelikle, gerçekçi bir durum analizi yapılmalı ve üniversitenin tüm sorunları madde madde masaya yatırılmalıydı. Bu amaçla, yine aynı yıllar içinde, İsviçre’den Profesör AlbertMalche (1876-1956) Türkiye’ye davet edilerek bir inceleme yapması istendi. Prof. Malche, İsviçre Cenevre Üniversitesi Pedagoji profesörü olmasının yanında rektörlük yapmış, dünya çapında tanınan bir otoriteydi. Bu inceleme vazifesinin yanında Nazi Almanyasında görevinden uzaklaştırılan bazı öğretim görevlilerinin Türkiye’ye getirilmesinde de rol alacak ve çağdışı kalmış olan medrese müfredatını sona erdirecek reformun mimarlarından olacaktı.

Prof. Malche 16 Ocak 1932’de İstanbul’a geldi. 18 Ocak’ta, Ankara’da Başbakan İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay ve diğer bakanlık yetkilileriyle görüştü. 21 Ocak günü tekrar İstanbul’a döndü, çalışmaları için kendisine Darülfünun binasında yer ayrıldı ve 24 Ocak tarihinden itibaren incelemelerine başladı.

kapak-darulfunun-(6)

Prof Malche, fakülteleri, klinikleri ziyaret etti. Laboatuarları, seminer odalarını, kütüphaneleri gördü. Konuyla ilgisi olan politikacılarla, profesörlerle, memurlarla konuştu ve öğrencilerin bir kısmını imtihandan geçirdi. 18 Şubat 1932’de, konunun daha da aydınlatılması için uzunca bir sorular listesi hazırladı ve yetkili makamlara iletilmesi ricası ile Darülfünun yönetimine sundu. Mart ayını İsviçre ve Fransa’da geçirdikten sonra 2 Nisan 1932 tarihinde geri döndü. 1 Haziran 1932’de Ankara’ya gelen Prof. Malche, hazırlamış olduğu Fransızca raporu Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay’a sundu. Yine başbakan ile ve çeşitli bakanlarla görüştü ve nihayet 9 Haziran 1932’de Türkiye’den ayrıldı. Fakat,  görülen lüzum üzerine hükümetin daveti ile 2 Mayıs 1933’te tekrar geldi ve Darülfünun Islahat Komitesinde müşavir olarak çalıştı. Atatürk, 2 Temmuz 1933’te, Darülfünun’u ziyareti sırasında kendisini eminlik (rektörlük) odasına çağırarak tebrik etti, ülkesi adına teşekkürlerini sundu. Profesör, tüm bu çalışmaların ardından 4 Nisan 1934’de  temelli olarak ülkeden ayrıldı.

Malche’nin Fransızca raporu gizli tutuldu. Sadece üst düzey bazı kişiler ve Atatürk tarafından okundu. Bu rapor ancak Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı zamanında, 1939 yılında “İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor” adıyla yayınlandı. Malche’nin hazırladığı bir başka “ıslahat” (yenileştirme) raporu ise göz ardı edildi. Bunu anlayabilmek mümkün. Atatürk, o her zamanki gerçekçiliği ile, durumu tüm çıplaklığı ile görmek istiyor fakat yabancı bir odaktan gelecek olan yenileştirme önerilerine temkinli yaklaşıyordu. Zaten bu konuyu bir başka konuşmasında ifade etmiştir.

kapak-darulfunun-(13)

Prof. Malche’nin üniversite bünyesinde yapmış olduğu tetkikler, bazı öğretim görevlilerinin yetersizliğini açıkça ortaya koymaktaydı. Prof. Dr. Sami Irmak, bu konuyla ilgili olarak şunları anlatır:

Gel zaman git zaman, İstanbul Üniversitesinde bir ıslahat yapmak lazım. Fakat bu ıslalahat daha önce denenmiş yarım yamalak tedbirler değil. Kabil olduğu kadar, Atatürk’ün her işinde yaptığı gibi, kökten bir ıslahat … Bunun için de Prof. Malche getiriliyor. Ben de o sıralar doçentim. Prof Malche’nin (öğretim üyelerine) sorduğu sualler arasında iki karakteristik sual var:

1. Dersinizin kitabını yazdınız mı?
2. Batı dillerinde yayınlanmış araştırmalarınız var mı?

Gerçekçi sualler. Adam elli sene kürsü işgal etmiş, fakat kitabı yok! İşte buna göre ölçü konuluyor. O muhterem diye bildiğimiz, tanıdığımız ve kendi alanlarında şöhret yapmış olan hocalarımızın pek büyük bir kısmı tasfiye edildi ve bu iş, şüphe yok ki, Mustafa Kemal’in müsaadesiyle oldu. Bu tasfiye edilenler arasında, Atatürk’ün huzuruna kabul ettiği, hatta samimi olarak görüştüğü arkadaşları da var. Fakat, Atatürk böyle … inkilap ve memleket yararı söz konusu olduğu zaman, şahsi dostluklar, falan filan onun nazarında yok! (5)

Artık yol belirlenmişti ve Cumhuriyetin reformist kadrolarının durmaya hiç niyetleri yoktu. Derhal Prof. Malche’nin raporu üzerinde uzun uzadıya görüşmeler başladı.

Darülfünun’un tasfiyesi sırasında elbette yoğun tartışmalar yaşandı. Her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek pek mümkün değil. Mutlaka adam kayırmalar, hükümete yakın bazı eğitim görevlilerinin öne çıkarılması, tasfiyeyi hak etmeyen eğitimcilerin mağdur edilmesi gibi durumlara da rastlanmıştır. Fakat, maalesef reform dönemleri hep böyledir. Bazen kurunun yanında yaş da yanabilir. Tüm tartışmalara rağmen, Darülfünun’un ciddi bir yenileştirmeye ihtiyaç duyduğu, Prof. Malche’nin raporundan anlaşılacaktır. Gelecek bölümde bu raporu, elden geldiğince geniş bir şekilde sunacağım. Takdir, okuyanlarındır.

-devam edecek-

(1) Dr. Mehmet Reşat Uysal
(2) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, (Basım tarihi belirtilmemiş.)
(3) Prof. Dr. Ali Rıza Berkem, Arkadaşım Ord. Prof. Dr. Cahit Arf’ın Arkasından, Özel Dergi
(4) Kazım Özalp, Teoman Özalp, Atatürk’ten Anılar, TIB Kültür Yayınları, İstanbul, 1992
(5) Sadi Irmak, Atatürk’ü Anarken, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt:1, sayı:1

Reklamlar
Bu yazı Atatürk ve bilim içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s