ATATÜRK, BİLİM VE ÜNİVERSİTE – 3

Atatürk’ün felsefi görüşleri …

Türk tarihinin araştırılması, Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmaları içinde, kongreler düzenleniyor, saatlerce süren toplantılar yapılıyor ve Atatürk bunların hepsi ile yakından ilgileniyordu. Bu dönem içinde, Atatürk’ün bence aşırı giden, rahatlıkla “ırkçılık” olarak görülebilecek müdahale ve görüşlerine rastlanabilir. O, tarihteki Türk varlığını ispat etmek isterken, sanırım bunu adeta bir savaş gibi ele alıyor, yüzyıllar boyunca ihmal edilen çalışmaların bir an önce neticeye kavuşturulmasını istiyordu. Oysa; arkeoloji, antropoloji, tarih, felsefe, edebiyat, dilbilim ve sanat araştırmaları bir kaç seneye sığabilecek konular değildir. Batı alemi tartışılmaz bir biçimde, bu alanlarda ileriydi. Rönesans’tan başlayıp, Kilise baskısının kırıldığı aydınlanma çağına ve nihayet sanayi çağına kadar, kendi içinde sayısız düşünür yetiştirmişti. Osmanlı İmparatorluğu, hep bir “idare-i maslahat” günü kurtarma telaşı içinde sadece askeri ve mali tedbirlerle varlığını sürdürmeye çalışırken, Avrupa medeniyeti kendi köklerini araştıran enstitüleri, akademileri yüzyıllar önce kurmuştu. Bir örnek vermek gerekirse; haksız yere “Deli Petro” olarak damgaladığımız Çar I. Petro, eski adı ile Petersburg Bilimler akademisini 1725’te kurmuş ve araştırmalar yapılması için dönemin en büyük bilimcilerini buraya çağırmıştı. Elbette bu bilimcilere çok yüksek ücretler ödeniyordu. İlk olarak Rus dili üzerinde çalışmalara başlandı. Bu arada hemen tüm Rusya gezilerek botanik, antropoloji, sosyoloji çalışmaları yapıldı. Akademinin ismi sonradan SSCB bilimler akademisine çevrildi, günümüzde ise Rusya Bilimler Akademisi olarak, kendisine bağlı onlarca alt akademi ile birlikte faaliyetini sürdürmektedir. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerdeki benzer akademiler de -genelde- 1700-1800 yılları arasında kurulmuştur. Fransız dili konusunda en büyük otorite kabul edilen “Academie Française” 1635 tarihlidir. Aradaki farkın ne kadar acımasız olduğunu bu tarihlerden anlayabilmek mümkündür.

1

Atatürk, bütün Avrupa ve dolayısı ile dünya medeniyetinin köklerinin antik Yunan medeniyetine bağlanmasını bir haksızlık olarak görüyordu. O’na göre, bu kabulleniş, batılıların diğer medeniyetleri küçük görmesinden kaynaklanan bir yanıltmadan ibaretti. Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanlarından Hasan Cemil Çambel, bu konuda şunları anlatıyor:

Bir tarih kongresinde ben de “Ege Medeniyeti” hakkında bir konferans verecektim. Kongrenin hazırlık günlerinde, geceleri, arkadaşların yazıları birer birer sofrada okunurdu. Sıra gelince, ben de okudum. Toplantı sabahın dördüne kadar sürdü. Dağılırken, Atatürk bana “Sen kal,” dedi. Herkes gittikten sonra, “Gel, şu küçük masaya geçelim, önce birer kahve-sigara içelim. Sen kağıtlarını bana ver. İyi materyal toplamışsın, fakat dağıtmışsın,” dedi. Ege Medeniyeti’ni iyi biliyordu. Yeni arkeoloji, filoloji, antropoloji keşiflerini, vesikalarını, batılı bilginlerin ciltler dolusu eserlerini incelemişti. “Ege Medeniyeti” onun için bir dava, medeniyetin ilk menşei (kaynağı) davası, bir Türklük davası olmuştu. “Bugün artık Yunan Mucizesi diye bir hakikat kalmamıştır. Yunanlılar medeniyetin ilk banileri (yapıcıları) olmak şerefini asırlarca istihkaksız (haksız yere) taşıdılar. Medeniyetin ilk beşiği Orta Asya’dır. Sonra Orta Şark, sonra Girit ve en sonra Yunanistan. Bu sözler son keşiflere ve vesikalara dayanan çağdaş batı bilginlerinin en yeni ilmi hükümleri değil midir ?”

O, benim müsvedde tomarını karıştırıyor, durup düşünüyor, hafızasını işletiyordu. “Şimdi sen yaz,” dedi. Dört saat durmadan o söyledi, ben yazdım. Ortalık ağarırken, benim konferans yeni şekli ile ortaya çıktı. Bana okuttu ve kendisi dinledi. “Şimdi oldu,” dedi. Bu çalışma, benim değil onun eseriydi. 

Ertesi akşam sofra kalabalıktı. Bir aralık bana “Sen konferansını hazırlandın mı?” diye sordu ve misafirlere dönerek “Arzu buyurursanız dinleyelim,” dedi. Ben kalktım ve Atatürk’ün eserini kendimin olarak okudum. (1)

3

Antik Yunan Medeniyeti, Batı Anadolu ve Yunanistan arasındaki medeniyet, Orta Asya medeniyeti, Doğu Şark medeniyeti ve tüm bunların aralarındaki karmaşık ilişkiler konusunda hüküm verebilecek çapta bir insan değilim. Dolayısı ile, konunun özüne odaklanmadan, sadece “yöntem” açısından şunu söyleyebilirim ki, Atatürk’ün yaptığı şey -bence- çok yanlıştır. Atatürk’ün büyük bir asker ve devlet adamı olduğu meydandadır, fakat ilmi çalışmaları bizzat kendisinin hazırlamaya kalkışması acaba ne derece doğru kabul edilebilir? Bir insan ne kadar akıllı ve bilgili olursa olsun, geniş bir coğrafyaya yayılmış bunca medeniyet hakkında kolayca yargıya varamaz. Durum bu hale geldi ise, ben Atatürk’ü suçlamak yerine, bu yüzlerce yıllık ihmalimizin büyük bir ayıp olduğunu belirtmekle yetineceğim. Atatürk tümü ile haksız sayılmaz. Batılı bilginlerin Orta Asya medeniyetlerini nerdeyse görmezden geldikleri veya onu da kendilerine malettikleri ayrı bir gerçektir. Antik Yunan Medeniyeti, aklın ve rasyonel düşüncenin serpildiği gerçekten çok hayranlık verici bir medeniyettir. Ama onların üzerinde Kadim Mısır Uygarlığının bilhassa geometri, fizik, coğrafya, mistik felsefe gibi konularda tesirleri olduğu meydana çıkarılmıştır. Konuyu dağıtmadan toparlarsam, Atatürk’ün çabasını çok iyi niyetli bulup takdir ediyorum ama yapmış olduğu doğrudan müdahaleleri zorlamacılık olarak görüyorum.

Bu süreç içinde Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezi çalışmaları da ana hatları ile şekillendi. O konulara değinmiyorum zira bir şey yazabilecek birikimim yok. Ben burdan yola çıkarak Atatürk’ün felsefe bilgisi ve sevgisi ile devam edeceğim.

4

Atatürk, küçük yaşlarından itibaren sürekli kitap okuyan bir insandı. Başta Fransız felsefeciler olmak üzere, kendi devrinin fikir akımlarını takip ediyor, notlar alıyor, bunlar üzerinde düşüncelerini dile getiriyordu. Edebiyatçılar, bilimciler ve sanatçılar ile gerçekleştirdiği toplantılarda bazen ortaya bir soru atar ve o soru üzerinde uzun uzadıya tartışılırdı. Bunlardan birini şiirimizin büyük isimlerinden Yahya Kemal Beyatlı anlatıyor…

O gece Atatürk çok neşeliydi. Çeşitli konulara değindi ve birara bana dönüp:

– Bana felsefeyi tanımlar mısın? dedi. 

Böyle apansız bir soru karşısında nasıl bocaladığımı tahmin edersiniz. Felsefe, bir kere benim konum değil. Sonra, sofrada felsefeyi benden iyi bilen insanlar var. Benim olsa olsa, felsefede bir genel kültürüm olabilir. (…) Biraz duraksadım ve şöyle konuşmaya başladım:

– Felsefe, bütün bilgilerimizin üzerinde sürekli eleştiri yaparak sistemli düşünmektir. 

Sonra her felsefenin bir başka felsefeyi eleştirmekten çıktığını, metafiziğe dayanan bir konusu olduğu için bilimselleşemediğini, bilimselleşen yanlarının felsefeden koptuğunu anlattım; hatırıma gelen filozofların fikirlerini özetledikten sonra:

– Görülüyor ki Paşa Hazretleri, felsefe, insanın acun (evren) karşısında bir akıl davranışıdır, diye tamamladım.

Konuşmamdan son derece memnun oldu, teşekkür etti, sofradakilere beni öven birkaç cümle söyledikten sonra yine bana döndü:

– Konuşmanızın başında ve sonunda söylediğiniz iki cümle çok hoşuma gitti. Felsefenin bu çeşit bir tanımına bugüne kadar hiçbir kitapta rastlamadım. Çok geniş çerçeveli bir felsefenin de ruhuna uygun tanımlardı. Bunları yazıp bana veriniz. 

Behçet Kemal imdadıma yetişti. Ayağa kalkarak:

– Paşam buyurun, üstadın sözlerini ben not etmiştim, dedi.

Dünyalar benim oldu. Asıl şaşılacak konuşma bundan sonra başladı. Atatürk şunları söylüyordu.

– Yahya Kemal doğru söyledi. Felsefe, evren karşısında insanın akılcı davranışıdır. Bu yüzden önemlidir. Bu yüzden felsefe bilmeyen insan edebiyatçı da politikacı da olamaz. Felsefe bilmeyen bir asker belki savaşı kazanabilir ama savaşı anlayamaz. Benim felsefe ile aram ne kadar iyi ise, filozoflarla da o kadar açıktır! Tuhaf görülecek bu sözüm ama anlatayım. Bütün filozofların hastalığı her şeyi tek bir nedene bağlamaktır. Kimi, bütün yeryüzü bilmecelerini Tanrı anahtarı açar der, kimi her şey Monad’dır diye direnir; kimisi akıl der, kimi ruh der, kimi ateş-su-toprak der, kimi de kalkar ille madde diye tutturur. (Monad: Leibniz’e göre sonlu gerçeklikleri oluşturan sonsuz sayıdaki metafizik varlıklara verilen isim.) Her birinin bir gerçek payı vardır elbette. Ama “payı” vardır. Her şeyin aslı maddedir ve insanı madde kanunları yönetir, dersin; karşına bir idealist çıkar, bütün madde kanunlarını allak bullak eder! Ne çıkar dinler, ne öğüt; inancının doğrultusunda yürür gider. 

İşte bu yüzden felsefe ile aram iyidir de filozoflarla pek geçinemem. Benim prensibim her olayı kendi kanunları içinde incelemektir. Ama hiçbir zaman “insanı” ve “evreni” gözden kaçırmam. (2)

5

Yukarda, Beyatlı ile Atatürk arasında geçen konuşma doğrudan ontolojinin (varlık felsefesinin) ilgi alanına girmekte. Yöntem açısından epistemolojiye ve temel kanunlar açısından fizik-metafizik çatışmasına gönderme yapılmakta. Beyatlı’nın şu tesbiti ise çok yerinde: “…her felsefenin bir başka felsefeyi eleştirmekten çıktığını, metafiziğe dayanan bir konusu olduğu için bilimselleşemediğini, bilimselleşen yanlarının felsefeden koptuğunu anlattım.” Felsefe ve bilim ilişkileri gerçekten zorlu bir konu. Bilimsellikten kopan bir felsefe kolayca bir tür inanca kayabiliyor; diğer yandan felsefeden kopan ve indirmeciliğe saplanan bir bilim ise, bütünü yorumlamakta zorlanabiliyor. Atatürk’ün felsefeciler hakkındaki eleştirisi kısmen doğru ama yetersiz. Felsefecilerin, her şeyin sebebini bir tek unsura bağlar gibi görünen yorumları, aslında bir tür bilimsel disiplin arama çabası olarak görülebilir. Kuramlar, günümüz bilgileri ışığında son derece yetersiz görülecektir. Fakat, doğal fenomenleri doğal süreçler ile açıklama isteği, bilimsel disiplinimizin de çıkış noktası olmuştur ve pek hafife alınamaz.

Çok farklı yorumlar da yapılabilir. Fakat, Atatürk’ün ve çevresindeki insanların bu felsefi yorumları, dünya ve evreni anlama çabaları hakikaten takdire değer. Günümüzde, siyasetçilerin nasıl bir sokak serserisi basitliğinde konuştuğunu hatırlarsanız, o dönemin entellektüel zenginliğine saygı duymamak gerçekten mümkün değil.

Atatürk’ün Harp Okulundan sınıf arkadaşı olan Hayri Paşa, onun felsefeye olan ilgisi konusunda şunları aktarıyor:

En fazla meşgul oldukları konulardan biri de zamanın felsefeleri ve fikri cereyanları (hareketleri) idi. Toplumun henüz halledilmemiş davalarıyla zihinlerini meşgul ederdi. Darwin nazariyesiyle de (kuramıyla) çok meşgul olurlar, papazların (Fener Patrikhanesi) dini neşriyatını (yayınlarını) takip ederlerdi. (3)

6

Atatürk’ün felsefe ile olan ilgisinin 1916 yıllarına kadar geriye gittiği düşünülmekte.  Okuduğu felsefe kitaplarıyla ilgili olarak 3 Aralık 1916 tarihinde not defterine şunları yazmıştır:

Bütün filozoflar, çeşitli dinlerden olan doğacılar, entellektüelciler (akılcılar), maddeciler, bilgeler, düşünürler ve sofilerin hepsi, ruhun varlığını ve yokluğunu, ruhun ve bedenin bir ya da ayrı olup olmadığını, ruhun kalımlı veya ölümlülüğünü inceliyor. (4)

İfade çok açık. Görülüyor ki Atatürk temel varlık sorununa ve metafizik yaklaşıma ilgi ile yaklaşan bir insan. Yeri gelmişken belirtmem gerekir ki “metafizik” kelimesi çok yanlış kullanılmaktadır. Bazıları metafiziği tamamen fizik ötesi, doğaüstü inanç gibi görseler de, aslında metafizik, varlığı tüm yönleri ile anlama çabasıdır; bu geniş anlamı ile ontolojiden hareketle, tözcü, diyalektik .. vs tüm yaklaşımları içine alır. Atatürk’ün nerdeyse tüm felsefe tarihini kapsayan bu kadar zorlu bir alanla ilgilenmesi çok şaşırtıcı. Kendisini, sadece bir takım askeri, siyasi bilgileri edinmekle kalmayıp, insanın doğası ve varoluşu hakkında da bilgi sahibi olmaya zorlamış.

Yaşam felsefesi açısından ise, Atatürk’ün “çıkarcı, kaprisli, sorunlu bir bencilliğe” ben-merkezciliğe ve bunu savunan felsefelere hiç itibar etmediği meydanda. Ona göre, bir insan ancak kendisini ideallerine ve milletine adadığı oranda saygıya layık olarak kabul edilebilir. Atatürk, öncelikle, varlığın doğasında bulunan “çatışma” ilkesini olduğu gibi kabul edebilmiş gerçekçi bir insandır:

Baylar, bilirsiniz ki yaşantı demek, savaş ve çarpışma demektir. Yaşantıda başarı, yüzde yüz savaşta başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da maddesel ve manevi güce dayanır.

Tarihte başarılı olmuş tüm insanlar gibi, Atatürk de sadece maddi ve manevi üstünlüğün yeterli olmadığını, bunların mutlaka çalışma ile perçinlenmesi gerektiğini vurgular. Gerçekten de, çalışmak; fikrin, idealin gerçekliğe dönüşmesi için biricik anahtardır. Tamamen serserice bir yaşamı savunan bir insan dahi, bunun sanatını geliştirmek istiyorsa çalışmak zorundadır.

7

Bir insan, yaşadığı sürece büyük bir başarı kazanabilir. Ama yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o başarıyla unutulmaya mahkumdur. Onun için, çalışmak, sürekli olarak başarı aramak, herkes için ilke olmalıdır. (5)

Atatürk’e katılıyorum. Hiçbir başarı kendiliğinden gelmez. “Başarı” yanlış anlamaya çok müsait bir kelimedir. Çağımızın servet ve şöhreti önde tutan çıkarcı anlayışı, başarı isteğini acımasız bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır. Benim anladığım anlamda başarı ise, bir insanın kendi yaşam felsefesi ile uyumlu bir hedefe ulaşabilmesidir. Bu anlamda, sanatını geliştiren bir müzisyen, eski fikirleri veya inançları yeniden yorumlayan bir düşünür vb hepsi başarılıdır ve toplumumuza bir şeyler sunarlar.

Atatürk’ün, kendisini gelecek nesillere adayan bir ideal insanı olduğu, pek çok sözü ve davranışı ile kanıtlanmıştır. 17 Mart 1937 tarihinde, Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu’ya şunları söyler:

Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Madem ki hiçiz, sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz” diyorlardı. Başka kitaplar da okudum. Bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki “madem ki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır (hayattan zevk alan) olalım.”

Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat telakkisini tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde:

Herhangi bir şahsın yaşadıkça memnun ve mesut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin varlığı, şerefi ve saadeti için çalışmakta bulunabilir. Bir insan böyle hareket ederken, “benden sonra gelecekler, acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?” diye bile düşünmemelidir. Hatta en mesut olanlar hizmetlerinin bütün nesillerce meçhul kalmasını tercih edecek karakterde bulunanlardır. (6)

Ayakta alkışlıyorum. Muhteşem bir düşünce. İnanmak, savaşmak, çalışmak ve sonra bir gölge gibi silinip gitmek, gerçekten kolay kaldırılabilecek bir yük değil. Atatürk bu sözleri ile aslında “kültürel birikimi” de anlatıyor. Sosyal yansıması ile kültür, çok şey okumak değil, toplum genel dokusuna, toplum binasına bir taş ilave edebilmektir. Kültürümüzde öyle insanların izleri vardır ki onların isimlerini dahi bilmeyiz. Ama onlar, idealleri ve eserleri ile mutlaka, bizi de biçimlendiren kültür dokusuna kendilerinden bir şeyler katmışlardır.

Atatürk’ün yaşam felsefesi “hedefe odaklıdır.” Birbiri ile çelişen sayısız istek içinde debelenmek yerine, kendine bir hedef belirler ve o hedefe ulaşmak için tüm maddi ve manevi gücünü kullanır. Hayat sorunu ile ilgili olarak 1937 yılı Cumhuriyet Bayramı balosunda Fransız Büyükelçisi M.Ponsoya, kararlılığını şöyle anlatır:

Büyük Meclis’in kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem, onun huzuruna çıkamam, yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilemem … eğer yenilirsem bir dakika yaşayamam. (7)

Fakat yukardaki sözleri, Atatürk’ün bir “macera adamı” olduğu şeklinde yorumlamamak gerekir. Olayları şansa bırakmasını sevmez ve gerçeklik ile uyuşmayan maceralardan daima kaçınırdı. Gerçekleşebileceğine inandığı bir davada ise yılmadan, sonuna kadar mücadele ederdi. “Şans faktörünün” önemini inkar etmiyordu ama öncelikle, her tür tedbiri ve çalışmayı yerine getirdikten sonra, fırsatların kaçırılmaması gerektiğini savunuyordu. Bu düşüncesini, kendisi ile görüşme yapan Alman düşünür Emil Ludwig’e şöyle açıklamıştır:

Bana şansı soruyorsunuz. Şansın esası, tatbiki mümkün olan meselelerde, tefekkür ve mülahaza ettikten sonra (iyice düşünüldükten sonra) işe başlamaktan ibarettir. Mesela, kumandan olan kimsenin fırsatları, büyük bir azimle elden kaçırmaması lazımdır. Değişikliklerin sabit ve önceden bilinebilen bir vaziyetleri yoktur. Ama bu değişiklikler, faal insanlar için, imkan ve kolaylık hazırlarlar. (8)

Siyasi mücadelesi içinde Atatürk “şahsi (keyfi) idare yapıyor!” suçlamaları ile de karşılaşmıştır. Hasan Rıza Soyak, anılarında, Atatürk’ün bu suçlamaya şöyle cevap verdiğini anlatır:

Şaşarım o efendilerin perişan akıllarına! Hep biliyoruz ki memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri de odur. Biz, öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf (yok) etmek için mücadele ettik; şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmem, yeniden devlet hayatında böyle bir çığır açmam mümkün olabilir? (…) Bunları tabii (normal) görmelidir çocuk! Memleketin durumu malum … Devletin geliri pek az. Henüz dışarıdan ciddi bir yardım sağlamaya da imkan olmadı. Her sahada iş bilen, bilerek çalışan ihtiras adamları da kıt. (..) İster istemez, eldeki imkan ve elemanlarla faaliyette bulunmaya mecburuz; binaenaleyh (bundan dolayı) aksaklıklar, bunların tabii (doğal) neticesi olarak da şikayetler olmuştur, daha da olacaktır. Kısacası hep birlikte, hem de uzunca bir müddet için, maddi ve manevi bazı sıkıntılara katlanmamız mukadderdir (olağandır) denilebilir. (9)

Yerden göğe kadar, Atatürk haklı. Günümüzde dahi Atatürk’ü “keyfi” idare yapmakla suçlayanlar, bazı Osmanlı padişahlarının ve ileri gelenlerinin keyfi idarelerini niye unutuyorlar acaba ? Saltanat ve saray içi entrikalarla, çok değerli şehzadelerin kanına girenler; onların yerine, tahtlarından olmamak için, kabiliyetsiz ve çapsız kişileri hayatta tutanlar koca bir devletin sonunu hazırladılar. Bütün mesele Atatürk’ün tavırları ile gerçekten şahsi idare yapanların tavırları arasındaki farkı görebilmektir. Bir yanda; bir orkestra şefi ustalığı ile, bir ideal ve plana bağlı kalarak emrindekileri yönetmek ile onlara höt zöt tarzı emirler verip günü kurtarmak arasında bariz fark bulunur.  Bu inceliği idrak edemeyen şahısların, günümüzde “aydın kişi” sıfatı ile yaptıkları değerlendirmelerin bizzat kendisi keyfidir ve haksızcadır.

Atatürk’ün “kuru Batı taklitçisi” olduğu iddiaları ise tamamen saptırmacadır. Atatürk, kendisinin de defalarca belirttiği gibi, Batı medeniyetinin fikri seviyesi ile Türk milletinin getirildiği yer arasındaki uçurumu derinden görebiliyordu. Bu farkı kapatabilmek için çağının bilimsel, felsefi ve sanat gelişmelerini idrak edebilmenin önemini kavramıştı. Ama hiçbir zaman, başka bir milletin, sırf onlar yapıyor diye taklit edilmesini onaylamadı. Bir yönü ile çağının ruhunu ve gelişmeleri anlamaya çalışırken, bir diğer yönü ile, fikir alanında da ayakları üzerinde sağlam durabilecek Türkiye’ye özgü bir fikir/sanat/dil devrimi peşindeydi. 20 Mart 1923 tarihli konuşmasından:

Münevverlerimiz (aydınlarımız) milletimizi en mesut millet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der. Lakin düşünmeliyiz ki, böyle bir görüş hiçbir devirde başarılı olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felaket olabilir. Aynı neden ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerini bedbaht (mutsuz, perişan) edebilir. Onun için, milletimize gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından (buluşlarından) istifade edelim; fakat unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz. Her milletin kendine mahsus ananesi (gelenekleri), kendine mahsus adetleri, kendine mahsus milli özellikleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet, ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır. (Düş kırıklığıdır.) (10)

Hay ağzına sağlık demekten başka diyecek bir şey bulamıyorum. Medeniyetimiz üzerindeki Arap taklitçiliğinin pek çok olumsuz yönü meydandadır. Bu taklitçilik, aslında üstün bir ahlaka sahip bulunan Türk milletinin, Arapların bazı düşük, kaderci, miskin ve riyakarca davranışlarını ahlaklıca zannetmesine sebep olmuştur. Öte yandan, Avrupa veya Amerika yaşam tarzlarının da bize ters gelebilecek yönleri bulunur. Pratikte, toplumun tamamını aynı şekilde davranacak biçimde yönlendirmek mümkün değildir ve zaten son derece tehlikelidir. Fakat, onlara Türklük şuurunu unutturmayacak ciddi, kalıcı bir eğitim vermek, başka milletlerden hiçbir şekilde aşağı olmadıklarını aşılayabilmek gerekir.

(1) Hasan Cemil Çambel, Makaleler-Hatıralar, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1987
(2) Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, TIB Kültür Yayınları, 1976
(3) Sinan Meydan, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2002
(4) Mehmet Deligönül, Atatürk’ten Seçki, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1982
(5) Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1991
(6) Melahat Özgü, Atatürk Devrimleri Sanat Alanında Bir Rönesans, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1969
(7) Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Sohbetleri, Edebiyat Yayınevi, 1971
(8) Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi, 1969
(9) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, (Basım tarihi belirtilmemiş.)
(10) Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1991

Reklamlar
Bu yazı Atatürk ve bilim içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s