ATATÜRK, BİLİM VE ÜNİVERSİTE – 2

Bir ilim meclisi olarak Atatürk’ün sofrası …

Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en zorlu savaşını ilim ve fikirsel gelişme alanında vereceğinin farkındaydı. Osmanlı’dan pek çok kurumu devralmışlardı ama bu kurumların vakit kaybedilmeden yeni bir anlayış ile çağa uygun şekilde düzenlenmeleri gerekiyordu. Yıllar yılı bitmeyen savaşlar sebebiyle halk yorgun düşmüştü. İstanbul ve İzmir’in nisbeten zengin bazı yerleri dışında Anadolu’nun gerçek yüzü hemen hemen hiç bilinmiyordu. Verem ve sıtma gibi hastalıklar yaygındı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Türk dilinin de süratle sadeleştirilmesi, halk ile aydınlar arasındaki derin uçurumun kapatılması gerekliydi. Yurdun dört bir yanında inceleme gezilerine çıkan Atatürk, fırsat buldukça Ankara ve İstanbul’daki mekanlarında, sanatçılardan, edebiyatçılardan ve ilimcilerden oluşan insanlarla sofrasında sohbet eder, kendi görüşlerini açıklar, onların da farklı görüş ve önerilerini dinleyerek bir neticeye varmaya çalışırdı. Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk’ün sofrası hakkında şunları belirtir:

Bu sofralarda bazı zamanlar ben de bulundum. Benim adetim şuydu; daima elimde kalem kağıt bulunur ve enteresan bulduğum sözleri not ederdim. Çankaya’daki yeni köşke ve Florya’daki yemek odalarına elektrikle çevrilen yazı tahtaları da konmuştu. Onların üzerine sorular yazılır ve herkes cevap verirdi. Akşamüzeri Başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini istediklerini sorardı. Atatürk bu listenin, o gün çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre (davetli listesi) yazdırırdı. (1)

1

Sofrada her konu konuşulmakla birlikte, benim gördüğüm kadarı ile en çok üzerinde durulan sorunlar şu şekilde başlıklandırılabilir:

– Türk dilinin sadeleştirilmesi, herkesin anlayabileceği ortak bir bilim-sanat-fikir dilinin işlenmesi,
– Türk tarihinin araştırılması, unutturulan sanat eserlerinin gün  yüzüne çıkartılması. Türk milletinin yüksek şahsiyetini ve tarihi bilgisini ispat edebilecek her tür arkeoloji çalışmalarının yapılması,
– Türk milletinin daha üstün bir fikir seviyesine varması için, çağın anlayışına uygun bir şekilde eğitilmesi ve reformlara felsefi bir derinlik kazandırılması.
– Tüm bunların gerçekleşmesi için, milli eğitim politikalarının tartışılması

Birisi bana, Atatürk’ün çeşitli özellikleri arasında hangisini en önemli olarak kabul ettiğimi sorsa, bir saniye düşünmeden “gerçekçiliği” cevabını veririm. Atatürk, çevresindekileri adeta ezen, zorlayan bir “ideal adamı” olmakla beraber, gerçekçiliği bir an elden bırakmayan bir düşünce disiplinine sahipti. Alıntılıyorum:

Her işin esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak şayan-ı arzu (arzu edilen) olmakla beraber, yolun makul, mantıkî ve bilhassa ilmî olması şarttır. Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız. (2)

2

Böyle düşünen bir insan, elbette ki bilimsel çalışmaların çeşitli bulgu ve kanıtlara dayanmasını da şart koşacaktır. Türk Tarih Kurumu üyelerine verdiği bir yönergede bu hususu özellikle belirtir:

Her şeyden önce dikkat ve özenle kendi seçeceğiniz belgelere dayanınız. Yoksa, dünyanın bin bir şarlatan ve bin bir ulusun tarihçisi geçinen sokak siyasetçisinin oyuncağı olursunuz. (3)

Benzer şekilde, şu sözleri de alıyorum:

Herhangi bir tarihi eline aldığınız zaman, onun gerçeğe uyup uymadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeleri araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî tarihe malik (sahip) olmayışımızın sebebi, tarihçilerimizin belgelere dayanmaktan ziyade, ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak bedbahtlığıdır. (talihsizliğidir) (4)

3

Atatürk’ün yukardaki sözlerinde ne kadar isabet gösterdiği ancak uzun seneler sonra anlaşılabilecektir. Türk insanına “Türk Tarihi” diye dayatılan şey, kısmen onun islamlık veya benzeri dış etkiler ile çarpıtılmış, kendi özüne adeta düşman kesilmiş yorumlar veya yabancı tarihçilerin Türkler hakkındaki bazı karalamalarıdır. Türkler, tarihte pek çok millet ile ilişkiler geliştirmiş bir halktır; elbette ki bünyelerine Arap, Hind, Çin medeniyetlerinden bazı unsurların karışması doğal karşılanmalıdır. Esasen, medeniyet geliştirmiş hiçbir toplum dış etkilerden tamamen yalıtılmış kalamaz. Büyük imparatorluklar, yayılma süreçleri içinde, bir yandan çeşitli toprakları fethederlerken, diğer yandan o topraklardaki çeşitli adetleri, inançları kendi bünyelerine katmışlar, kısmen onlar tarafından da fethedilmişlerdir. Türk milleti de bundan muaf tutulamaz. Fakat, tüm bu etkileri görmezden gelip sadece Arap etkisinin öne çıkarılması pek de gerçekçi görünmemektedir. İnsanlarımızı, sadece tarihin bir dönemindeki Arap büyüklerinin hikayelerine, inançlarına, yaşam felsefelerine odaklamak ve geri kalan her şeyi “cahilliye” veya “küfür” diye damgalamak ne derece doğrudur ? Burda din eleştirisi yapmıyorum. Dini inancın ötesinde, yüzyıllar önceki yaşam, giyim tarzlarına özenmek, tarihi dondurmak, sünni inanca sahip olmayan insanları tamamen yok saymak, bugün dahi ciddi bir sıkıntı ve tartışma konusudur.

Kendisini araştırmaya, anlamaya vakfetmiş olan Atatürk, çevresindekilerin de böyle olmasını ister, onları hür düşünceli olmaya davet ederdi. Atatürk’ün bu yönünü, kendisinin özel kalem müdürlüğünü ve genel sekreterliğini yapmış olan Hasan Rıza Soyak şu satırlar ile aktarıyor:

Vazifeli oldukları işler hakkında tetkike dayanan bir mütalaada bulunmayıp kendisinden emir isteyen kimselere çok sinirlenirdi; bu gibilere “Yahu, senin kafan işlemiyor mu? Meseleyi tetkik etmedin mi? Bu konuda hiçbir mütalaan (görüşün) yok mu?” diye çıkışırlardı. Kendisinin tasvibine (onayına) sunulacak işlerin, asıl vazifelilerce enine boyuna incelenmiş, üzerinde konuşulup münakaşa ve icabında müdafaa edilebilecek bir karara bağlanmış olarak arz edilmesini isterdi. Kafası işlemeyen, yahut her ne sebeple olursa olsun kafasını yormak lüzumunu duymayan, bir husus hakkında reyi (kararı) sorulunca “Siz nasıl emrederseniz isabet ondadır” diyen insanları müsbet ve semereli (verimli) iş yapmak kabiliyetinden mahrum, manasız ve çekilmez mahlûklar telakki (kabul) eder, böylelerine zerre kadar kıymet vermezdi. (5)

4

Yukarda aktarılanlar çok önemli. Atatürk’ün Tevfik Fikret’e hayran olduğu ve onun bazı şiirlerini ezberlediği biliniyor. “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller isteyen Atatürk’ün geleneksel Doğu “evet efendimciliğine” karşı çıkması normaldir. Görüldüğü kadarı ile Atatürk, yüzyılların ezikliğini taşıyan insanları bir birey olacak şekilde “dönüştürmek” istiyordu. Bu ise, kaçınılmaz olarak tarihsel bir ironi ile sonuçlandı ve Atatürk “Tek Adam” olarak ilan edildi. Zaman zaman ise, Atatürk “despotluk” olarak görülebilecek davranışlar da sergiledi. Peki, gerçekten bir despot muydu ? Ben bu konuda “Kurtuluş ve Kuruluş” çalışması ile dönemi yorumlayan Prof.Dr.Bülent Tanör’ün tesbitlerine katılırım. O çalışmasında Bülent Tanör, Atatürk’ün despot olmak istemeyen fakat zorlu reform süreci içinde despotlaşmaya mecbur kalan bir insan olduğunu vurgular. Bu olgu, derinlemesine analiz edilmelidir; zira yansımalarına bugün dahi rastlanmaktadır. Atatürk’ün ölümünün ardından, onun bir tür “idol” haline getirildiği de ayrı bir gerçektir. Çoğu çapsız, hedefsiz ve sadece çıkarlarını düşünen taşra politikacılarının ucuz nutukları eşliğinde, Atatürk, dini karakterlere alternatif, anlamadan tekrarlanan bir “kurtarıcı”, adeta bir ruhsal önder olarak aşılanmış ve onun dönemi de sanki bir “asrı saadet” dönemi gibi anlatılır olmuştur.

Şu konuda ısrarcıyım. Toplumumuz, tüm o “çağdaş” görüntülerin altında, genelde hala bir tek adama kayıtsız şartsız itaat geleneğine bağlıdır. Tek parti rejiminin, onu sona erdiren 1950 seçimlerinin, ardından gelen DP iktidarının, askeri darbe ve muhtıraların, “köşe dönme” anlayışının, nihayet günümüze kadar gelen çalkantılı siyasi tarihimizin her safhasında “tek adamlaştırma” olgusuna rastlanır. “Baba, halk adamı, bacımız, Allah’ın seçtiği lider” gibi sıfatlar siyasilere yüklenmiş ve demokrasimiz “tek adam ve onun etrafındaki figüranlar” şeklinde yürütülmüştür. Bunları yazmaktan gayem siyaset yapmak, A veya B partisini savunmak/kötülemek değildir.

Atatürk’ün reformlarını gerçekleştirdiği dönem ise, dünya çapında büyük savaşların yaşandığı, II dünya savaşının kapıya dayandığı, faşizmin Avrupa’da yükselişe geçtiği bir dönemdir. Saltanat ve hilafet ortadan kaldırılsa da, onun toplumsal bilinçaltındaki derin izleri kolayca silinemez. Türk halkı, yüzyıllar boyunca “tebaa’nın” bir parçasıdır. Ferdiyet/bireysellik bilinci nerdeyse hiç gelişmemiştir. İnsanlar kendi kaderlerine cesaretle sahip çıkabilecek ekonomik şartlara ve özgürlüğe sahip değildirler. Eğitimli insanlar adeta parmakla gösterilmektedir. Din konusunda ise Tanrı ile ilme ve sevgiye dayalı bir ilişki geliştirmek yerine; korkuya, şartlanmaya dayalı bir anlayış mevcuttur. Bu ve buna benzer olumsuzluklar gözönüne alındığında, Atatürk’ün ve onun çevresindeki bir avuç bilinçli insanın nasıl tarihsel zorluklarla karşı karşıya olduğu kolayca anlaşılabilir. Yine ironik bir şekilde belirtirsem, Cumhuriyet’in kurucuları, halkın bir kısmının tamamen bir savunma refleksinden kaynaklanan muhalefetine rağmen, halkı eğitmek, bilinçlendirmek gibi bir vizyon üstlenmişlerdir.

(1) Afet İnan, M.Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971
(2) Uluğ İğdemir, Yılların İçinden, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991
(3) Enver Ziya Karal, Atatürk ve Tarih, Türk Dil Kurumu yayını, 1969
(4) Utkan Kocatürk, Prof.Dr.Afet İnan’la Bir Konuşma, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 1985
(5) Derleme, Yakınlarından Hatıralar, Sel Yayınları, 1955

Reklamlar
Bu yazı Atatürk ve bilim içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to ATATÜRK, BİLİM VE ÜNİVERSİTE – 2

  1. Levent Veziroglu dedi ki:

    Çok doğru bir yazı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s