ATATÜRK, BİLİM VE ÜNİVERSİTE – 1

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sadece savaş meydanlarında ordu yöneten bir komutan veya bir devlet yöneticisi değil, aynı zamanda kitaplara, öğrenmeye aşık bir bilgi dostuydu.

Obezite, tiroit hastalıkları, diyabet gibi tıp alanlarında bir uzman olan Prof. Metin Özata, büyük önderimizi bu yönü ile tanıtan bir kitap yayımlamış: “Atatürk, bilim ve üniversite.”

1958 yılında Burdur’da doğan M.Özata Burdur lisesini ve GATA askeri tıp fakültesini birincilikle bitirdikten sonra, Almanya ve ABD’de çeşitli tıbbi birimlerde çalışmış, pek çok tezi ve çalışması çeşitli bilimsel dergilerde yayımlanmıştır. Dünyada ilk kez, şişmanlığa sebep olan “Leptin gen bozukluğunu” saptamış, sayısız seminer ve konferanslara konuşmacı olarak davet edilmiştir.

Bu yazı dizimde, Metin Özata’nın kitabından çeşitli alıntıları ve yorumları sizlerle paylaşacağım. Telif haklarından dolayı sayfalar dolusu birebir alıntı yapabilmem ahlaklıca bir davranış değildir. Bu yüzden, kısa alıntılarla yetinip, daha çok kendi özet ve yorumlarıma yer vereceğim. Büyük önderimizin her gün kötülendiği bir ülkede, onun akıl, bilgi ve idrak derinliğini bir parça olsun anlatabilmekten başka niyetim olamaz.

kapak

Öncelikle, Atatürk’ün 22 Eylül 1924’de Samsun’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmayı alıntılıyorum:

Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. (1)

Yukardaki söylevde, Atatürk’ün zamanın yıpratıcı gücünü ve her şey gibi ilimde de geçmişe saplanıp kalınmaması gerektiğini, ne kadar doğru kavradığını görebiliriz. Gerçekten de, geçmişe dönüp baktığımızda pek çok ilimcinin, felsefecinin saygıya layık eserlerini bulabilmek mümkündür. 8. yüzyılda yaşamış bir islam aliminin, ortaçağda ontolojik konularda eserler vermiş bir cizvit papazının veya aydınlanma çağı içinde dogmalara cephe alan bir düşünürün ve benzerlerinin çalışmalarını bilmekte elbette fayda vardır. Lakin onları zaman içinde dondurmak, inanç ve düşüncelerini sanki mutlak doğrularmış gibi topluma empoze etmek, zannımca o insanlara da bir saygısızlıktır. Ayrıca, eleştirel düşünceyi körelteceği için son derece tehlikelidir. Bu durum elbette Atatürk için de geçerlidir. Onun da çeşitli tesbitlerinde, çağın şartlarından kaynaklanan yanlışlıklar veya günümüzde geçerliliğini kaybeden hususlar olabilir. Öyle ise, Atatürk’ü de bir tür dinsel taklitçiliğe sapmadan, söylediklerindeki ana mesajlara odaklanarak anlamaya çalışmak, onun hedefine daha uygun olacaktır. Zaten kendisi de, aşağıdaki mesajı ile bunu doğrulamaktadır:

Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelerimize tamamen eremediğimizi fakat asla taviz vermediğimizi, aklı ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor; milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. (2)

ataturk_ve_dil

Atatürk, çağ dışı kalmış, köhnemiş, insan idrakini körelten her tür dogmalardan nefret eden bir kişilik sergiliyordu. O, kör ezberciliğin, boş inanışların, anlamadan tekrarlanan her tür dogmanın karşısındaydı. 1925 yılına ait bir konuşması:

Medeniyetin coşkun seli karşısında direnmek boşunadır ve o, gafil itaatsizlere karşı çok amansızdır. Dağları delen, göklerde uçan, göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında çağdışı kalmış zihniyetlerle, ilkel ve boş inançlarla yürümeye çalışan milletler yok olmaya veya hiç değilse esir olmaya ve aşağılanmaya mahkumdurlar. (3)

Daha sonra göreceğimiz gibi, Atatürk sadece teknolojik alanı değil, çağın felsefi akımlarını, insana ve topluma ait düşüncelerini de takip etmenin değerine inanmaktadır. Bir başka konuşmasında belirttiği şekilde, her şey gibi çağın yaşam anlayışları da değişebilir. Farklı felsefeler gelişebilir. Tüm bunlara karşı, hala fetihçiliğe, ilkel din savaşlarına meraklı kafalar, dünyayı değiştireyim derken, kaçınılmaz bir şekilde, alay konusu olacaklardır.

ciftci

Atatürk, en zorlu savaşını dinsel taassuba (tutuculuğa) karşı verdi. Bugün dahi, Atatürk’ün bu çizgisine düşman olanlar, onu bütünüyle din düşmanı gibi göstermeye çalışanlar mevcuttur. Oysa Atatürk, zihinleri yüzyıllar öncesine ait katı kurallarla, emir ve yasaklarla şartlanan bir toplumun, teknolojiden istifade etse dahi, hep taklitçilikte kalacağını, insani ilişkiler geliştiremiyeceğini analiz etmişti. 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu’da çiftçilere hitaben şu konuşmayı yapmıştı:

Biz, her nokta-i nazardan (her yönü ile) insan olmalıyız. Acılar gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımız içindir. Fikrimiz, zihniyetimiz medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne ehemmiyet (değer) vermeyeceğiz. Medeni olacağız, bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslam alemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul (kapsam) ve tealiye (yükselmeye) uyamadıklarından ne büyük felaketler, ne ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandı. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak, bu, zihniyetimizdeki değişikliktendir. Artık duramayız. Behemehâl (mutlaka) ileri gideceğiz. (…) Refah, saadet ve insanlık bundadır. (4)

Peki, medeniyeti bunca öven Atatürk, Batı dünyasındaki her şeyin mutlaka burda da tatbik edilmesi gibi bir taklitçi düşünceye mi sahipti? Kesinlikle, hayır. Yayılmacılığa, sömürüye karşı tarihteki en çetin savaşlardan birini vermiş olan Atatürk, Batı dünyasının sırasında ne kadar çıkarcı ve acımasız olduğunu bizzat yaşayarak görmüş bir şahsiyetti. Atatürk’ün yapmış olduğu konuşmalardan, onun medeniyet konusundaki anlayışını ben şu şekilde yorumlamaktayım.

1) Çağın içinde yer alan bilimsel düşünceleri, teknolojik yenilikleri takip etmek, onların ülkemizde de uygulanması için gereken her tür alt-yapıyı sağlamak, bilime ve bilimcilere destek olmak.

2) İnsani ilişkilerimizde karşılıklı saygıya dayalı, zarif, ince bir çizgi benimsemek; insanları inanç ve kanaatlerinden dolayı dışlamamak, buna karşılık inanç ve düşüncelerimizi başkalarına baskı ile kabul ettirmeye çalışmaktan kaçınmak. Kısaca, her yönü ile dengeli, bilgi ile hareket eden bir toplum olabilmek.

Bazıları Atatürk’ü “kuru Batı taklitçisi”, “şapka devrimcisi” gibi sıfatlarla aşağılamaya kalksalar da, Atatürk gerçekten milletine aşık ve her alanda onu cesaretle savunan bir liderdi. Batılıların Türkleri küçümsemesini Alman “Neue Freie Presse” gazetesinin muhabirine karşı şu şekilde eleştirmiştir:

Yüzyıllardır düşmanlarımız, Avrupa ulusları arasında Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri telkin etmişlerdir. Avrupa’da bugün de Türk’ün her türlü ilerlemeye düşman bir adam olduğu, moral ve fikir yönünden gelişmeye elverişsiz olduğu sanılmaktadır. Bu zihniyet hala ve bütün olaylara rağmen mevcuttur. Bu çok büyük bir yanılgıdır. (…) Bizi aşağı olmaya mahkum bir halk olarak tanımakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmıştır. Batı ve Doğu zihinlerinde birbirine karşıt iki ilke sözkonusu ise, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa’ya bakmalı. İşte Avrupa’da aralıksız mücadele ettiğimiz zihniyet budur. (5)

Kısaca, Atatürk kibar bir şekilde “siz önce kendinize bakın ve diğer milletlerden insanları nasıl esarete, sefalete mahkum ettiğinizi hatırlayın” demekte. Gerçekten de, kör bir Batı hayranlığına kapılmadan, gerçekçi bir şekilde Avrupalıların yayılışlarına bakarsak, onların bazı az gelişmiş milletleri nasıl acımasızca yok ettiklerini ve sömürdüklerini görebiliriz. Afrika ve Amerika kıtalarının keşiflerinin ardından, kendilerini adeta diğer milletlerin efendisi ve eğiticisi gibi gören Avrupalılar, buralarda saklanması mümkün olmayan katliamlar, soykırımlar yapmışlardır. Öyle ise, aynen Atatürk’ün yaptığı gibi, Batı alemi (günümüzde sanayileşmiş ülkeler) karşısında dikkatli bir tutum sergilemekte yarar vardır. Bir yandan elden geldiğince dostane ekonomik, askeri, bilimsel ilişkiler kurulmalı, yenilikler takip edilmeli ama diğer yandan onların yıkıcı yönüne karşı uyanık durulmalıdır.

(1) Atatürk’ün kültür ve medeniyet konusundaki sözleri – Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Kültür Merkezi yayını, 1990, Ankara.
(2) Utkan Kocatürk – Prof.Dr.Afet İnan’la Bir Konuşma – Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 1985, Sayı:3
(3) Enver Ziya Karal – Atatürk’ten Düşünceler – METU Basım, 1998
(4) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, 1997 basımı
(5) Attila İlhan – Hangi Atatürk? – İş Bankası Yayınları, 2003

 

Reklamlar
Bu yazı Atatürk ve bilim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s