YAPRAK DÖKÜMÜ

YAPRAK DÖKÜMÜ

Üstad elinde ser-te-ser ahenk olur lisan.
Yahya Kemal Beyatlı
***
Siyasi didişmelerimiz sürerken ve sağolsunlar bazı büyüklerimiz herkese ince ayar vermeye çalışırlarken, neleri yavaş yavaş kaybetmeye başladığımızın farkında mısınız ? 

Orta yerde bir kamplaşma var, burası kesin. Bu işin siyasi yönüne hiç değinmiyeceğim, çünkü artık hiçbir şey anlamıyorum.

Tek gördüğüm şu, bu kamplaşmanın içinde iseniz, mutlaka, sizden yana olanları (veya öyle empoze edilenleri) göklere çıkarmak, karşı taraftakilere ise saldırmak zorundasınız. Elbette, yapılan eleştirilerin çok haklı yönleri de olabilir. Ama haklılığın
ötesinde, nerdeyse tüm tarihimizi çöpe atmaktan sanki hususi bir zevk alıyormuş gibi bir ruh hali içindeyiz.

Devam etmeden, belirteyim; sadece dertleşiyorum. Büyük iddialarım yok.

Kamplaşma denen şeyden devam edeyim. Ortada öyle bir manzara var ki eğer ilerici, çağdaş, aydın, vatansever, kültürlü vs biri iseniz, şu bizim “gericilerin” tüm değerlerine saldırmak zorundasınız. Orta yol yok. Nüans denilen incelikler yok.
Hadiselerin tarihi arka planlarını incelemek yok. Saldırın gitsin. Tabii, “karşıt kamp” boş durur mu, onlar da Cumhuriyet’e ait ne kadar eser, hamle, kişi varsa, alayına düşman.

Sonuç derseniz; facebook, twitter ve dahi kutsal cep telefonu mesajlarında ortaya çıkan acınası durum. O kötü, bu çirkin, öbürü çürük, diğeri on para etmez …
Güvenilir kaynaklardan, yakın tarihimize ait siyasal ve edebi çekişmelerimize bir bakın. Nerdeyse son 200 yılımız birbirimizi mahkum etmekle geçmiş. Bu arada, nice insan tarihin sayfaları arasında sararıp gitmişler. Bu kavgalarda yaptığımız temel hata ise, insanların çalışmalarını, özel hayatlarını ve siyasi görüşlerini birbirinden ayırmadan onları bir bütün halinde yargılamamız. Elbette, bir insanın eserleri, hayatı ve siyasi düşünceleri arasında ayrılmaz ilişkiler bulunur; ama böyledir diyerek onları tümü ile yok sayma, kabul etmeme hakkını kendimizde bulabilir miyiz ? Artık konuyu açmak istiyorum.

***

Günümüzde cep telefonları ile birbirlerine yarım yamalak kelimelerle dolu mesajlar atan neslin anlaması zor; bir zamanlar bu ülkede çok ciddi olarak “hece vezni – serbest vezin” tartışmaları yaşandı. Aslında tartışma, daha önce aruz vezni ve hece vezni taraftarları arasında patlak vermişti. Eski eğitim sisteminin verdiği alışkanlıkla, aruz veznine alışmış ve onu kullanan ediplerimiz hece veznini küçük görmekteydiler. Ayrıca dilde sadeleştirme çalışmalarına ateş püskürüyorlardı. Yahya Kemal Beyatlı açıkça reformlara karşıydı; bilhassa harf devrimine. Ama devletten gelen paraya da hayır diyemediğinden, eşe dosta şikayet etmenin dışında pek sesini çıkaramıyordu. Kendisi de devletin içindeydi zaten; milletvekilliği yapmış ve çeşitli diplomatik görevlerde bulunmuştu. Kendince haklı olduğu noktalar da vardı. Bir dönemin kapatıldığı görüyor ve koca bir divan edebiyatı tarihinden tümüyle kopacağımızı dile getiriyordu. Haksız sayılmazdı; aşağıdaki dizeler artık tarihe karışacak ve kimse onları anlayamaz olacaktı:

Küfr-ü zülfün salalı rahneler imanımıza
Kâfir ağlar bizim ahval-i perişanımıza
Fuzuli
(Kara zülüflerine tapmamız imanımızda gedikler açarken, kafirler bile bizim perişan halimize ağlıyor.)

Veya şu dizeler de kaybolacaktı.

Esti nesim-i nevbahar açıldı güller subhdem
Açsın bizim de gönlümüz sakî medet sun cam-ı Cem

Erdi yine ürdibehişt oldu hava ambersirişt
Âlem behişt ender behişt her kûşe bir Bağ-ı İrem

Nef’i, Sultan 4. Murad’a kaside.

(İlkbahar meltemi esti, sabahleyin güller açıldı, ey -içki sunan- sâki, medet, imdat eyle! Çemşid kadehi sun, bizim gönlümüzü de o açsın. Gene Nisan ayı geldi, hava amber tabiatlı oldu; alem cennet içinde cennet, her köşe bir irem bahçesi.)

edebiyat

Nef’i -bence- gelmiş geçmiş en büyük divan şairlerinden biri. Şiirlerinde öyle bir müzikalite var ki insan okurken raksedesi geliyor. Hırçın tabiatı yüzünden Nef’i dönemin bir vezirinin şimşeklerini üzerine çekmiş ve saray bodrumunda boğdurulmuştur. Üst şiirdeki “kûşe” kelimesi Farsçadan gelme. Guğşe şeklinde söylenen ve fonetik itibari ile “oval, yuvarlak” bir his veren bu kelimeyi halkımız tutmamış ve onu doğasına uyacak biçimde “k” sessizi ile ifade ederek, sertleştirmiş, “köşe” haline getirmiştir. Böylece “köşe”deki sert kırılış ifade edilmiştir. Bu dönüşümü Nihat Sami Banarlı “Türkçenin sırları” isimli kitabında anlatır.

Divan edebiyatı ölüp gidiyordu. Ama dilde sadeleştirme çalışmalarını savunanlar da pek haksız sayılmazlardı. Zira, zaman içinde bir sürü Arapça-Farsça terkiplerin etkisi ile, halk ve elitler arasında muazzam bir uçurum oluşmuştu ve halkımıza
edebi, bilimsel bilgilerin aktarılabilmesi için öncelikle dilin sade ve anlaşılır olması gerekliydi. Beyatlı, bu çalışmaların bir felaketle biteceğini savunuyordu. Bir başka büyük şair Abdülhak Hamit Tarhan, “övülen, övülesi” anlamına gelen Hamid
isminin bunca yıldan sonra “ham it” şeklinde okunmasından şikayet ediyordu.
Neticede harf devrimi yapıldı, dilde büyük ölçüde sadeleştirmeye gidildi ve bu arada şairlerimiz yavaş yavaş aruz vezninden hece veznine geçiş yaptılar. Hece veznini savunan şairlerimizin gerekçeleri belliydi. Aruz vezni, arapların bir devenin adım
atışlarından yola çıkarak geliştirdikleri kalıplardan oluşuyordu. Bu kalıpların bazıları Türk halkının milli hançeresine uymuyor ve kalıptaki uyumu yakalayabilmek için sık sık “ulamalar” ve “harf düşmeleri” yapılması gerekiyordu. Ayrıca, hece
vezni bizim milli veznimizdi. Halk şairleri, gelenekçilikten kopan bazı tekke şairleri şiirlerini hep hece vezni ile yazmışlardı ve kullandıkları dil rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

Elâ gözlü benli dilber
Koma beni el yerine
Altın kemerin olayım
Dola beni bel yerine
(…)
Karacoğlan der n’olayım
Kolun boynuna dolayım
Nazlı yâr kölen olayım
Kabul eyle kul yerine

Karacaoğlan (Sekizlik hece vezni)

Yahya Kemal Beyatlı ömrünün sonuna kadar aruzla yazmaya devam etti. Sadece bir tek şiirinde, talim ve terbiye kurulu üyesi İhsan beye hediye ettiği “ok” şiirinde hece veznini kullandı.

Yavuz Sultan Selim Hân’ın önünde
Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,
Bu yüksek tepeye dikti bu taşı
O Gaazî Hünkâr’ın mutlu gününde..

Beyatlı, (6+5 hece ölçüsü.)

Yanlışım varsa düzeltin, bildiğim kadarı ile hececi şairlerimiz en çok 6+5, 7+7, 8+3 kalıplarını kullanmışlardır. Bu vezinleri ustalıkla kullanan N.F.Kısakürek sadece 3 heceden oluşan bir şiiri ile gerçekten büyüklüğünü bir daha kanıtlamıştır.

Gitme kal!
Nefes al!
Emir tez,
Bekletmez!
Ve o nur
Bulunur!
İşte iz!
Geliniz!
Toprak post,
Allah dost…

Dediğim gibi, süreç ilerlemiş ve hece vezni artık ayrılmaz bir şekilde çağdaş edebiyatımıza da yerleşmişti. Sanırım Ataç’a göre, hece vezninin galibiyetini ilan eden, şu şiirdir:

Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde

Ne arzum ne emelim
Yaralanmış bir el’im
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde
(Kemalettin Kamu)

Hece vezni türünde harika örnekler verilirken, hem Batı felsefesindeki-siyasetindeki fikir gelişmelerini, hem de edebi gelişmeleri yurda taşımak isteyen serbest vezinciler bombayı patlattı. “Garip Akımı” veya “Birinci Yeniciler” olarak bilinen Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday, bütün kalıpları paramparça edip yepyeni bir ses getirdiler.

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah’ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye.

Yine aynı dönemde, Nazım Hikmet, şiirde sadece güzellik, edebilik aramadan, ezilen bir sınıfın mücadelesini gümbür gümbür ülkemize taşıyordu. 835 satır kitabı bomba etkisi yapmış ve Nazım’a hapishanelerin de yolu açılmıştı.

Ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam!
Belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
“kaçık”
diyen adam!
Sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan,
bir mana
koyamazsan
sözlerime
bak bari gözlerime;
bunlar:
Deli gözbebekleri!
Gözbebekleri!

Sanırım uzatmama gerek yok. Bu örnekleri çoğaltmaya kalkarsam, yakın dönemin tüm şiir tarihini açmak gerekir ki, o da zaten bu müteavizi yazının sınırlarını aşar.
Peki kimler haklıydı ? Aruzla yazanlar mı, hececiler mi, serbest vezinciler mi?
Bence, bu soruya en güzel ve en gerçekçi cevabı Yahya Kemal Beyatlı verdi.

***

Yahya Kemal Beyatlı şiirleri ile bilinir ama onun düz yazıları (nesirleri de) çok ayrı bir okuma lezzetine sahiptir. Beyatlı’nın nesirlerini bulmanız çok zor. Şansınız varsa belki sahaflarda rastlayabilirsiniz. Bu düz yazılarda Beyatlı, çocukluğunun İstanbul’unun nasıl değiştiğini, etrafı nasıl tatlı-su tarzı zevksiz betonarme binaların almaya başladığını hüzünle anlatır. Çok sevdiği, “Ücra ve fakir Üsküdar” olarak tanımladığı semtin sırtlarında dolaşırken mırıldanır:

“Öldürüyoruz bu şehri. Onunla birlikte hafızamızı, ruhumuzu öldürüyoruz.”

Şiir kalıpları konusunda ise şunları söyler. (Kitap artık bende değil, alıntı yapamıyorum, aklımda kaldığı kadarı ile aktarıyorum.)

Bu tartışma anlamsızdır. Şiirde vezinler birer alettir. Aslolan, o aleti kullanan sanatkarın kabiliyetidir. Bir orkestrada bazıları piyano, bazıları flüt, keman çalarlar. Eğer bir kişi, sanatında mahirse, hangi aleti kullanırsa kullansın,
dinleyenleri mest eder. Şiir de böyledir. Büyük bir usta lisan denen alete can verir. Zira:
Üstad elinde ser-te-ser ahenk olur lisan.

***

Hepsi ölüp gittiler. O.V.Kanık, Y.K.Beyatlı, N.F.Kısakürek, C.S.Tarancı .. ve diğerleri. Şimdi, onlara birer kulp takmaya kalkarsak, kulptan bol ne var ?! O ayyaş, bu kumarbaz, öbürü serseri … vs.

Orhan Veli Kanık çok kötü şekilde öldü. Belediyenin açtığı bir çukura düştü, damar çatlaması oldu ve beyin kanaması başladı. Doktor, yanlışlıkla alkol zehirlenmesi teşhisi koyduğu için müdahalede geç kalındı.

Yahya Kemal Beyatlı ömrünün son yıllarında maddi sıkıntıya düştü. İstanbul ve Ankara’nın renkli gecelerine alışmış olan şaire gerçi emekli maaşı bağlanmıştı ve -sanırım- yardımlar da geliyordu ama elbette bunlar önceki renkli yaşamla kıyaslanamazdı. Bazen reklam firmaları için çeşitli slogan şiirleri yazıyordu. Kavaklıdere şaraplarının reklamı için şunları yazmıştı:

Biz veda etmek üzereyiz kedere
Getir ahbaba bir Kavaklıdere

***

Yıllar geçti, mezar taşları yosun bağladı; kavgaların çoğu unutuldu gitti. Ama sanırım, biz onlardan daha talihsiz sayılırız. İdeolojileri, saplantıları, doğruları, yanlışları ne olursa olsun; o insanlar birer imza atıp gittiler. Şimdi bize ise; çoğu üstünlük taslama derdinden ötee gidemeyen kısır çekişmeler kaldı. Belki de bugünlerin geleceğini rahmetli Ahmet Haşim görebilmiş ve ta o zamanlardan bir sitem göndermişti:

Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma’nâ,

Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.

***
Saygılar.

Reklamlar
Bu yazı Denemeler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s