NART BOYU TÜRKLERİ, HUN-KARAÇAY MİTOLOJİSİ

Çok güzel bir kitaba başladım. Kaynak yayınlarından. Yazan: Sofi Tram-Semen. Kitabın ismi: “Nart boyu Türkleri, Hun-Karaçaylıların mitolojisi.”

Çok aramama rağmen, kitabın yazarı Sofi Tram-Semen hakkında fazla bilgiye ulaşamadım. Sofi, özellikle Nart Boyu Hun Türkleri üzerine yaptığı araştırmalarla tanınmakta. (Yanılmıyorsam) Rus vatandaşı. Deşt-i Kıpçak olarak bilinen, Orta Asya’nın batısından başlayıp Tuna nehri kıyılarına, kuzeyde Orta İdil bölgesine, güneyde Kırım’a kadar uzanan coğrafyada irili ufaklı Türk boyları yaşamışlar. Burda, “Bindağ” veya “Sonsuz Dağ” olarak anılan Elbruz dağının eteklerinde yaşayan ve Karaçaylı olarak adlandırılan Nart Boyu Hun Türklerinin mitolojileri, inançları, gündelik yaşamları kitabın ana konusunu oluşturmakta. Elbette ki bir tek Türk boyunun tarihçesi ve inançları tüm Türk boyları hakkında tam bilgi sağlamaz. Fakat, bu boylar hemen hemen aynı köklerden geldikleri için yine de üstünkörü fikir sahibi olunabilir.

301556

Türkler, yaklaşık olarak MS 670’li yıllardan başlayıp düzenli olarak Arap saldırılarına uğradılar. Dericilik, kağıt üretimi, altın üretimi gibi işlerle meşgul olan Türklerin zenginliği Arapların dikkatini çekmekteydi. Türkler çok önemli şehirleri olan Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerini birer birer Araplara kaptırdıktan sonra, Araplar bu şehirlerde sistemli bir asimilasyona başladı. İlahiyatçılar her ne kadar dinde zorlama olmadığını söyleseler de, tarihin her döneminde, kazanan tarafın kendi dinini diğer tarafa kabul ettirdiği de inkar edilmez bir gerçektir. (Amerika kıtasına giren İspanyol ve Portekizli fatihlerin, bizzat yerlileri kullanarak kiliseleri nasıl inşa ettiğini ve yerlileri yüzyıllar içinde nasıl hristiyanlaştırdıklarını inceleyin. Çok kanlı bir süreçtir.) Yönetimi ele geçiren Araplar, buralara kendilerinden idareciler atadılar. Mani ve Budist tapınakları yıkıldı, bunların yerine camiler yükselmeye başladı. Bu tarih süreci ayrı bir konu olduğu için uzatmıyorum. Dileyenler kitapçılarda bu konuda çalışmalar bulabilirler. Uzun yıllar içinde Türkler kendi tarihlerini, öz kültürlerini ve islam öncesi inançlarını nerdeyse tamamen unuttular. Geriye sadece, şamanlıktan gelen bazı yerel adetler kaldı. Beyliklerden imparatorluğa giden yolda, teoloji de buna bağlı olarak gelişti, detaylandırıldı ve ancak bazi “alim” kişilerin anlayabileceği kadar karmaşıklaştı. Bu, sanırım pek çok antropologun, tarih araştırmacısının dikkatini çeken bir husustur. Okuduğum kadarı ile diyebilirim k, tarihte pek az kavim Türkler kadar asimile olmuş ve öz köklerinden koparılmıştır. Bu hususa Ortadoğu tarih ve siyaset analizcisi Bernard Lewis “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabının önsözünde değinir. Lewis, zaman içinde Türklükle islamlığın içiçe geçtiğini, özdeşleştiğini ve Türklerin islam öncesi döneme ait tarihlerinin, inançlarının, kültürlerinin hafızalardan nerdeyse tamamen silindiğini vurgular.

Türklerin islamlık öncesi dininin Şamanizm olduğu kabul edilse de ben buna itiraz etmek isterim. Esasen, Şamanizmin bir din olarak kabul edilip edilmeyeceği bile tartışmalı bir konudur. Benim okuduğum kadarı ile, Şamanizmi başlı başına bir din olarak görmek yerine, tüm kabile-boy dinlerinde rastlanabilecek “sağaltıcı, iyileştirici, büyücü-hekimlik” olarak kabul etmek, sanırım daha gerçekçi olacaktır. Şamanizm olgusuna sadece Asya steplerinde değil, Kuzey Amerika yerlilerinde, Afrika içlerinde rastlamak mümkündür ve antropologların bu konuda olguda zengin gözlemleri bulunmaktadır. İyileştirici, sağaltıcı, büyücü-hekim olan Şaman, tüm bu kültürlerde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir ve göğün üst katlarında yaşayan ölülerle, insan ötesi varlıklarla temasa geçebildiğine inanılır. Tıp ilminin şimdiki gibi teknik ve akademik standartlara oturmadığı çağlarda, Şamanların biraz bitkiler, biraz dualar ve toplum psikolojisini etkileyen ritüeller aracılığı ile iyileştirici görevler yapmalarını anlayışla karşılamalıyız.

demirci1

Şaman inanç ve adetleri ile karışmış olsa da, Türklerin “bir”, tek tanrı olan Tengri’ye inandıkları ve ibadet, dua, dilek gibi amaçlarla ona yöneldikleri bilinmektedir. Bir olan Tengri dışında Türk boyları, ayrıca yer ve gök olaylarını yöneten, düzenleyen yarı-tanrılara ve gizemli enerjik varlıklara da inanırlardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktur; zira “bir” olan Tanrı’nın dışında, gök veya dünya bazında etkilere sahip yarı-tanrı, kötü güç (ifrit), iyi güç gibi varlıklara hemen tüm mitolojilerde rastlanabilir. Hatta, semavi ve tek tanrılı dinler dahi bu figürlere sahiptirler. Mesela İslamiyet’te, bir olan Al-Lah’a inanılmakla birlikte, her an onun huzurunda duran ve onu tesbih eden (anan, yücelten) melekler, kişiyi kabirde sorguya çeken sorgu melekleri, insanların iyi ve kötü işlerini yazan kayıt melekleri, can almadan sorumlu olan Azrail ve onun yardımcıları, tabiat işlerinden sorumlu melek Mikail, kıyamet borusunu üfleyecek olan melek İsrafil; ayrıca cinler, şeytan, ifritler vs gibi varlıklara rastlanabilir. Bu da ayrı bir konu olduğu için, hiç değinmeden, doğrudan İslam öncesi Türk inançlarına geliyorum.

Doğrusu, kitabı okurken çok hüzünlendiğimi belirtmek isterim. Türk mitolojisinin evrene böylesine geniş bir şekilde baktığını ve kozmoloji konusunda böylesine tutarlı olduğunu bilmiyordum. Ne yazık ki, tüm bunlar zaman içinde unutulmuş ve evrensel görüşümüz bizlere sanki “putperestlik” gibi tanıtılmış. Türk mitolojisinin yapmış olduğu kozmik çağrışımlara ilerleyen bölümlerde değineceğim. Ayrıca Kök-Tengri’yi de detaylı olarak tanıtmaya çalışacağım Şimdi, bir başlangıç olarak Karaçaylı Hun Türklerinin Tanrı, yarı-tanrı ve çeşitli kozmik varlıklarını tanıtmak isterim.

Tengri: Evrenin yaratıcısı. Halk arasında “Totur Teyri” veya “Kök Teyri” olarak da anılır.
Teyri: Tengri’nin emrinde Dünya’dan sorumlu üstün Teyri. Dünya alanındaki diğer Teyri’ler bu baş Teyri emrinde hareket ederler.
Kün Teyri: Güneş Tanrısı.
Eliya (Kadın): Yağmur, kar, buz, bulut, gök gürültüsü, şimşek, gökkuşağı gibi hava hareketlerinden sorumlu ve şimşeği yöneten Yarı-Teyri
Goriy (Uskubriy, Cel): Hava hareketinden sorumlu Yarı-Teyri
Debet: Dünyadaki maddeleri değerlendirmeyi insana öğreten Yarı-Teyri.
Sur: Debet’in yardımcısı. Demir ustası.
Kut: Debet’in yardımcısı. Savaş ustası.
Aymuş: Evcil hayvanların koruyucusu. Yarı-Teyri.
Teyri Ögüz: Yeri boynuzlarında tutan öküz kılığında, üstün Teyri’ye eşdeğerde Yarı-Teyri
Erirey: Bitki aleminin koruyucusu. Yarı-Teyri.
Apsatı: Vahşi hayvanlar aleminin koruyucusu. Av Teyrisi.
Üç Ayaklı Maral-Ulay: Apsatı’nın kızı. Uzaya ait kozmik bir yaratıktır.
Su Ana, Su Anası (Kadın): Suların koruyucusu. Yarı-Teyri.
Su Öre (Gemuda): Su atı. Su Ana’nın yardımcısıdır ve deniz rüzgarından sorumludur.
Dolay: İnsan besinlerinden sorumlu Yarı-Teyri.
Ağaç Kişi: Ormanların koruyucusu.
Cer İye: Toprağın koruyucusu. Yarı-Teyri.
Çaçlı (Kadın), Almastı (Erkek): Mistik yaratıklar. İnsanın gözünün göremediği, duyamadığı, hissedemediği, fakat insanla yanyana ve farklı bir boyutta yaşayan enerjiler, yaratıklar.
Ataytmaz: Mistik yaratık. (Erkek)
Sarıubek: Mistik bir dev.
Kırğıy Kuş: Mistik bir kuş. Dev.
Cazıu (Kadın), Kadar (Erkek): Kader; mistik enerjik varlık.

Tengri inancına bir giriş olarak, önce, Tengri için yazılan bir şiiri aktarıyorum.

Karaçaylı Nart Türkçesi ile. (Kaynak: Vostoçnaya Literatura yayıncılık, Moskova, 1994)

Teyri seni kulungma
Kesim da Nart uluma!
Su Teyrisi sudan salğansa kanımı,
Kök Teyrisi bergendi canımı,
Cer Teyrisi aş bla toydurdung,
Apsatıdan mala berib soydurdung,
Nartla barı caratıldık Teyri kanından,
Nartla ötdü har bir ciging canıngdan,
Baş urama tal çıbıklay iyilib,
“Teyri” deyme har zamanda süyünüp.

Türkiye Türkçesi ile:

Tanrı, senin kulunum
Kendim de Nart oğluyum.
Su Tanrısı, sudan yapmışsın kanımı,
Gök Tanrısı vermiştir benim canımı,
Yer Tanrısı yemekle doyurmuşsun,
Apsatıdan hayvan verip kestirmişsin,
Nartlar hepsi Tanrı senin kanından,
Narta geçti her tür öz senin canından,
Baş eğiyorum meşe dalı gibi eğilip,
“Tanrı” diyorum sana her zaman sevinip.

Yukardaki çeviride sn Sofi hanımın çeviriye iki yerde itirazı bulunmaktadır.
1) “Baş urama tal çıbıklay iyilib”
Bu satırın Tanrı’ya meşe dalı gibi eğilip ibadet etmesi olarak çevrilmesinin, çağdaş bir leksikoloji hatası olduğu belirtilmekte. Eğilmek yerine, tam tersine, göğe doğru yönelme söz konusu olabilir. Eski Türklerin eğilerek ibadet etme yerine; dileklerini dağa doğru ayakta durarak ifade etmeleri olgusuna rastlanmaktadır. “Dal gibi eğilme” ifadesini, gerçek anlamda, fiziksel olarak eğilme yerine, kendini Tengri’ye emanet etme, ona sığınma olarak kabul etmek daha mantıklıdır. (Leksikoloji: Sözcük bilim. Sözcüklerin yazılı metinler içindeki yerlerini, kullanım şekillerini gözönüne alarak onların kökenlerini, diğer anlamlarını veya diğer sözcüklerle ilişkilerini inceleyen bilim.)
2) “Tengri senin kulungma”. Tanrı, senin kulunum. Sn Sofi, Tengri dininin, bugün anladığımız anlamda bir “kulluk” bağlılığına sahip olmadığını belirtmektedir. Türklerde “efendi-kul” ilişkisi yerine, “insan-varlık” ilişkisi öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, Tengri: koruyucu, dost, affedici, hafif azarlayıcı, kendisine ancak sevgi enerjisi ile bağlanılan bir varlıktır. Çeviride “kul” kelimesi, Türklerin islamlık sonrası yaradan anlayışından etkilenerek yanlış kullanılmıştır.

Şiirde, Tengri (Öz enerji, tek varlık) ile insan arasındaki ilişki ana hatları ile çizilmiştir. Kök-Tengri sadece birdir, ama Kök-Tengri hizmetindeki diğer Teyri’ler (enerjiler, yaşam kaynakları) insanın varolmasını ve insan olmasını sağlayan temel enerjileri transfer ederler. Apsatı, yer hayvanlarını verir. Su Teyrisi, insan kanındaki suyu oluşturur. Cer Teyri besin sağlar. Şiir zaman içinde, yeni çiviri girişimlere ile bir çarpa çarpıtılmış ve özgün anlamından uzaklaşılmıştır.

TENGRİ İNANCI

Önce, yerel lisan ile:

Köbmü boldu, azmı boldu ?
Tögerek carıktan toldu
Tengri toturu tuban bölekni urğuç urdu
Urgan-urğanı da culduz turdu.
Turdu da ne etdi ?
Tengri iygen cerge ketdi.
Alay bla Ullu Tengri közbaylangını ayık etdi.

Türkiye Türkçesi ile:

Çok mu sürdü, az mı sürdü ?
Etraf ışığa büründü
Tengri ışığı (enerjisi) Duman topları çarptı,
Her çarptığı da yanar yıldız oldu.
Oldu da nereye gitti ?
Tengri’nin gösterdiği yere gitti.
Öyle, Ulu Tengri karanlığı aydınlık etti.

(Nart Hun şiiri, yıldızların yaradılışı efsanesinden.)

***

* Tanrı “ışık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.
* Tanrı, ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
(Eski Ahit, Genesis, bölüm 1, ayet 3-4)

***

Evrenin, bu varlığın içinde, göze görünmeyen ama her şeye can verdiğine inanılan bir tür enerji (Totur) olduğu fikri, gerçekten de çok üst seviyede teolojik bir soyutlamadır. Sn Sofi Tram, eski Türklerin bu teolojik görüşleri ile, mesela dünyaca meşhur Yunan mitolojisini, soyutlama bakımından çok aştığını savunmaktadır. Bilinen olgulardan yola çıkarak, o olguları meydana getiren gizli prensiplere varmak, matematiğin de temelinde bulunan üstün bir soyutlama yeteneği gerektirir.

Yunan mitolojisinde, Tanrılar, aslında insanların büyütülmüş kopyaları olarak görev yaparlarken, Nart Hun Türklerinde, tanrılar insan gibi değildirler. İnsanı aşan kozmik özellikler sergilerler. Enerji birimleri, enerji çeşitleri olarak görebileceğimiz bu tanrıların (Teyriler) ötesinde, asıl ve bir olan Tengri, putperestlikle hiç alakası olmayan, soyut, enerjiye dayalı bir tanımlamadır.

İnsanın Tengri ile ve tabiat alemi ile ilişkilerine bakıldığında ise, evrenle bütünlüğü savunan bir anlayışın sergilendiği görülmektedir. Nart mitolojisinde, insan alçak, sefih bir varlık değildir. Fiziksel anlamda, dünyadaki diğer canlılardan üstün de değildir. Fakat “Totur bağı” denilebilecek bir iletişim kanalı ile Tengri’ye bağlanmıştır ve bu yüzden ruhsal açıdan üstündür.

Tengri, bir yerlerden insana hükmeden bir yönetici değildir. Metinlerin sunduğu felsefi-teolojik anlamlar, Nart Hunların, Tanrı ile sevgi bazlı bir iletişime önem verdiklerini göstermektedir. Tengri, sevgi toturundan oluşan bir bağ ile “dokuz
göğü” içine alan, “kendisini bölerek” yarattıklarına can, ışık, beden, öz veren ve onlara ancak sevgi yolu ile bağlanan, fedakar, üretici, kılığı bilinmeyen bir varlıktır. Bu yüzden Nart Hun mitolojisinde “sevgi” ve “fedakarlık” temaları ön plana
çıkar. Bu erdemlere sahip olmayan hiçbir ruh Tengri’ye ulaşamaz. Bu insani duyguları kaybeden kişiler Tengri’den de kopmuş sayılırlar.

İnsan ile Tanrı ilişkisi bu şekilde kurulunca, Nart Hun ahlakı da sevgiye, fedakarlığa ve affetmeye dayalı bir yol takip etmiş, bu anlayış halkın gündelik sözlerine, şarkılarına, ninnilerine kadar yansımıştır.

İyilgen baş kesilmez – Eğilen baş kesilmez
Sanga baş salğan cauğa dau cok – Sana sığınan düşman, (artık) dostun olur
Öksüz halkğa amanat – Öksüz (bütün) halka emanettir
Telinge-kara carlınga-cara – Deliye bak, fakirine destek ol

Nart boyu Hun Türkleri, fedakarlığa büyük önem verdikleri için, bu özelliğe sahip öküzü de yüceltmişler, insanların çilesini çeken bu hayvanı bir Yarı-Teyri olarak görmüşlerdir. Öküz, Yer’in yaratılışında ortaya çıkmış ve zamanla bir Teyri-Ögüz
figürüne dönüşmüştür. Alıntılıyorum: “… canını, kanını esirgemeden, doğumundan ölümüne kadar sessizce hizmet eden bir hayvan, tekerlekli Hun evinin bir temeliydi. Şanlı Hun obalarını geniş alanlara taşıyan Tengri vergisi bir kuvvetti. Halk, öküze güvenilirliği, besleme kolaylığı ve yaptığı zor işler sebebiyle borçluydu; o yüzden minnet duygusundan hareketle “Teyri-Ögüz” kılığı ortaya çıktı.”

Dinler tarihi, kabile putlarından ve totemlerinden “Tek Tanrı” anlayışına gidilmesinin çok uzun ve çileli bir dönüşüm gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Çok tanrıcılık, insanların küçük savaş ve av toplulukları (klanlar-kabileler) halinde veya site devlet yapısında yaşadığı dönemlerde fazlası ile işe yaramıştır. Kabile putu ve o put etrafında yapılan ritüeller, savaşçıların büyük bir cesaret, özgüven, fedakarlık ile dolarak ölüme gitmelerini sağlar. Böylece birey kendini feda ederek, gelecek nesillerin devamını teminat altına alır. Eğer bu toplumsal şartlandırma olmasa, her birey sadece kendi çıkarı için savaşır ve insanların topluluklar halinde yaşamaları imkansız hale gelirdi. Avcı-toplayıcı kabilelerde, kabile putlarının, savaş öncesi ritüellerin ve savaşçıları ölüme hazırlayan şamanların (büyücülerin) önemini anlamak için bu konuda yazılmış antropolojik çalışmalara bakılabilir.

Yerleşik düzenin yayılması ve insan topluluklarının farklı etnik kökenlerden kişilerin katılımıyla zenginleşmesiyle, çok tanrıcılık birleştirici gücünü kaybetmiş; aksine sürekli bir çatışma ve savaş sebebi olmaya başlamıştır. Bu yüzden, Mısır’da
örneği görüldüğü gibi, halklarını birleştirmek isteyen firavunlar-krallar, bu tanrı enflasyonuna son verip, içlerinden birini öne çıkarmışlar ve herkesi o tanrıya yönelmeye mevcbur etmişlerdir. “Formal” olarak nitelendirilecek, somut, insan
imgeleminde kolayca canlandırılan bir “Tek-Tanrı” figürü; kabile çok tanrıcılığı ile “soyut” tek tanrıcılık arasında geçiş olarak görülebilir. Örneğin, Yunanlıların baş tanrı Zeus motifleri veya Romalıların Jüpiter motifi gibi. Oysa, bu “formal” şekle dayalı ifadeden, “soyut”, gözle görülmeyen varlıklara geçis, o halkın artık daha üst bir düşünce/sanat/bilim gücüne adım attığının göstergesidir. Türk halkları tarihte bazı “tabiat güçlerine”, “yere”, “ruhlara” ve nihayet “Gök’e” tapınma aşamalarından geçmiştir. Bununla ilgili yeterince arkeolojik kanıt bulunmaktadır. Her halk, gelişimi içinde zamanla eski dininden kopar, ama eski dine ait figürler, alt-inaçlar, yeni din içinde, önemlerini biraz daha kaybetmiş olarak alttan alta yaşamaya devam ederler. Türk halklarında da bu değişime rastlanmaktadır. Tengri birdir, O’na yönelmek gerekir. Fakat, halkın önceki kültürüne ait “totemlerin” bir kısmı, savaş motiflerine veya giyim-kuşama yansıyan motiflere dönüşürler. Nart mitolojisinde bu durum gerçekleşmiştir. “Ulu Tanrı” (Ullu-Tengri) halkın biricik sığınma kutbu olsa da, “Ağaç Kişi, Su Öre, Apsatı, Aymuş” ve benzeri bir kaç yerel tanrı yaşamaya devam etmişlerdir. Bu enerji tanımlarının (Teyrilerin) büyük çoğunluğu zamanla tamamen unutulmuştur. Eski Türklere ait en az 300-400 kadar alt-tanrı, ruh, ifrit, kötü güç, iyi güç gibi tanımlamaların olduğu bilinmektedir; ama bunlardan çok azı yaşamaya devam etmişlerdir.

tasin_oglu5

Nart Hun Türklerinin Tengri inançlarında, “İnsan ve Tanrı” ilişkilerini son derece “dostane”, karşılıklı özveriye dayalı ve gerçekçi bir zemine oturttukları görülmektedir. Öyle ki, tabiatın sert şartları içinde yaşayan ve son derece özgür düşünceli bir halk olan Türk halkı, Tanrı’yı dahi “cezalandırıcı bir efendi” olarak görmemiş, O’nu, yarattıklarına yol gösteren, onlara “sevgi toturu” ile bağlanan bir kuvvet olarak kabul etmiştir. Birey, Tanrı tarafından cezalandırıldığı için acı çekmez. Aksine, kendini Tengri’den uzaklaştırdığı zaman, o üstün sevgiden mahrum olduğu için acı çeker. Bir başka deyişle, birey, kendi özünde saklı sevgiyi inkar ettikçe aslında kendini alçaltmış olur. Tengri, her insana “özgür irade” vermiştir ve hiçbir yaratığını cezalandırmaz. Çok ilginçtir ki, Kuzey Amerika yerlileri de Tanrı konusunda hemen hemen aynı görüşe sahiptirler. Tanrı’ya “Tirowa” veya “Wakan-Tanka” gibi isimler verilir. Siyu kabilelerinin Tanrı görüşünü aynen alıntılıyorum:

“Kızılderili ibadet etmeyi sever. Doğumdan ölüme kadar etrafını saran varlıklara hürmetle bakar. Kucağında doğduğu Tabiat Ana’nın zenginliğinin farkındadır, hiçbir köşe ona kıymetsiz görünmez. Yaratıcı, -biz ona Wakan Tanka deriz-, ceza verici bir Yaratıcı değildir. Onunla aramızda hiçbir engel yoktur. Onunla her birimiz karşı karşıyayızdır, bizi duyar, onun bağışlaması gökten dökülen yağmur gibi üzerimize iner. Wakan Tanka bizden uzak, ayrı ve daima kötülükleri gözleyen bir Yaratıcı değildir. Hayvanları, kuşları, insanları cezalandırmaz. İyilik kuvvetinin üzerine kötülük kuvvetinin hakim olacağına dair bir korkumuz yoktur; en üstün olan ve hükmünü yürüten kuvvet: iyiliktir.”

Bu bağlamda, sn Sofi Tram, inançları, halkın üzerindeki psikolojik etkiye göre üçe ayırmakta. Bunun ne derece bilimsel ve doğru bir yaklaşım olduğunu bilmiyorum. Ben kendisinin fikirlerini buraya aktarıyorum. Sn Tram’a göre inançlar;

1- Korkutan inanç
2- Alçaltan inanç
3- Yükselten inanç

olarak üç bölümde mütalaa edilebilir. Korkutan ve alçaltan inançlarda, Tanrı, adeta kötülük gözleyicisi gibidir. Sürekli hesap sorar; yapılan kötü işlerden dolayı korkunç ve acımasız cezalar verir. Böyle bir inançta birey sırf ceza/sopa/ateş korkusu ile kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Eğitici değil, şartlandırıcıdır. Bu tür inançlar özgür düşüncenin yolunu keser, insanları taklitçiliğe yöneltir, toplumda “fatalist” kaderci bir görüş hakim olur. Birey kendini Tanrı önünde adeta bir hiç gibi görür, kendi varlık değerini takdir edemez olur. Yükselten inançta ise, özgür irade hakimdir. Bireyin önemi artar; kişi, kötülüklerden ceza korkusu ile değil, kendisine olan saygısını kaybetmemek için uzak durur.

Tengri dini yükselten bir inanç kapsamına girmektedir. Tengri, insanları aşağılamaz; ama insanlar Tengri’nin sevgi toturundan (enerjisinden) kendilerini koparırlarsa, kendilerini aşağılanmaya mahkum ederler. Nart Hun Türk boylarında Tengri, göze görünmeyen bir “totur” ile bağlıdır ve bu totur, ana kaynak olarak “nefesle” aktarılır.
İnsan, nefes aldıkça tanrısal enerjiden bir parçayı sürekli kendine aktarmaktadır. Kötü yola meyleden biri görüldüğünde ise, onun yeniden Teyri (enerji) ile bir olması için bazı dualar edilir:

Teyri ongartsın … Tanrı iyi tarafa çeksin.
Teyri angartsın … Tanrı kendine getirsin.
Toturdan ülüş atsın! …. Enerjisinden ikram etsin!

gibi … Yukardaki dualarda “Ongartsın” ve “Angartsın” kelimelerinin anlamları zaman içinde unutulmuştur. Ongartsın, “Onga barsın” iyi yöne gitsin gibi bir anlam ifade eder. Angartsın kelimesi ise folklorik etkilerle değişmiş; “acısın”, “calbarsın:
yalvartsın” gibi bir anlamda kullanılsa da, orijin itibari ile “ayıltsın, kendine getirsin” anlamını vermek daha doğru olacaktır. Gündelik konuşmada “angarmak, angartmak” aslında “uyanmak, (uyandırmak) bilinçlenmek, (bilinçlendirmek), idrak
etmek” demektir. Örnekler:

Men mınga angarıldım … Ben buna kulak verdim; (odaklandım)
Bu aythanın meni angartıldı … Bu söylediğin beni uyandırdı/dikkatimi çekti/bilinçlendirdi.

YILDIZLARIN YARATILIŞI

……………Kelimenin tam anlamı ile, hepimiz yıldız tozuyuz.
……………Carl Sagan, Kozmoz.

Evrenin ortaya çıkışı, yıldızların yayılması gibi gayet zor bir konuya sıra geldiğinde, Ortadoğu kültür mirasının üzerine konan semavi dinleri az da olsa eleştirmek kaçınılmaz olmakta. Bu konuya geleneksel yahudiliğin nasıl yaklaştığını bilmiyorum. Yahudi dostların görüşlerini katmalarını rica ederim. Fakat Hristiyanlık kısmen, İslamiyet ise çok aşırı bir şekilde, kendilerinden önceki dönemi bütünüyle kötülemek gibi bir tutum benimsemişlerdir. Ben yahudilik ve hristiyanlık teolojisi hakkında fazla bir şey söyleyemem; ama müslüman dostların bazı ön-yargılarını az da olsa kırmak isterim. Bazı tutucu Müslüman alimler, ta günümüze kadar gelen süreç içinde, İslamiyet öncesi dönemi “cahilliye” devri olarak damgalamışlar, nerdeyse tüm medeniyetleri düşkün, putperest, hiçbir ilimden nasip almamış vahşi topluluklar gibi göstermeye çalışmışlardır. Bir anlamda, her büyük medeniyet kendinden olmayanlara karşı dışlayıcı bir tutum takınır. Bunu anlayışla karşılamak gerekir. Lakin, çok kısa bir süre içinde Arabistan içlerinden İspanya kıyılarına varan müslümanların, diğer milletlerden aldıklarını da görmezden gelemeyiz. Şunu belirtmeyi bir borç olarak bilirim. Erken dönem İslamiyet medeniyetine
haksızlık etmek istemem. Gördüğüm kadarı ile, o dönemin müslümanları, bugünkü müslümanların dahi anlamakta zorlanacağı bir biçimde, açık görüşlü ve her tür düşünceye değer veren insanlardı. Bir Alman Sosyal Demokratı olan August Bebel “Hz Muhammed ve Arap İslam Kültürü Dönemi” çalışmasında; Basra, Kufe, Şam, İskenderiye, Bagdat ve çevre kentlerin nasıl birer bilim ve kültür yuvası haline geldiklerini çok çarpıcı örneklerle açıklar. Öyle ki, Kilisenin taassubundan bunalan her tür ilim ehli insan, bu kentlere gelir, halifenin koruyuculuğunda serbestçe ilmini geliştirir ve fikirlerini korkmadan ifade ederdi. Müslümanlar, karşılarına o dönemin panteistlerini, erken dönem maddecilerini ve ateistlerini alıp hararetli din ve fikir
tartışmaları yaparlardı. Bir mukayese yapmamız gerekirse, böyle bir serbestlik Katolik Kilisesinin hüküm sürdüğü topraklarda, rüyada bile görülemezdi. Yine aynı dönem içinde, müslümanlar, Avrupalıların da nerdeyse tamamen unuttuğu antik Grek düşünce mirasını yok olmaktan kurtardılar. Bu eserler Arapça başta olmak üzere dönemin bütün büyük dillerine çevrildi. Öyle bir manzara ortaya çıkmıştı ki, müslüman alimler Platon’u okumayanlara adam gözüyle bakmıyorlar, Aristotales’i bilmeyenleri hakir görüyorlardı. Bunun etkisi yüzyıllar sürmüş ve bütün büyük İslam düşünürleri, antik Grek mirasından etkilenmişlerdir. Örneğin
büyük bilimci İbn-i Rüşd metafizik çalışmasında, pek çok sayfada “Aristotales der ki …” diyerek kendisine atıfta bulunur. Konuyu dağıtmak istemem; toparlayıp ana konuya geleceğim. Daha sonra taassuba düşen İslam aleminde, geleneksel Sünni alimler maalesef tüm medeniyetleri kötüleme gibi son derece tehlikeli bir işe giriştiler. Bunun yansımalarına bugün dahi rastlamaktayız. Öyle ki bazı yazarlar, Batı medeniyetinin yükselişinde islam alimlerinin katkılarını -haklı olarak-
belirtmekte, ama nedense onun öncesine değinmekten kaçınmaktadırlar. Oysa, çok uzağa gitmeye gerek yok, Yahudilik ve Müslümanlığın yayıldığı topraklarda, tüm ihtişamı ile kadim Mısır’ın mirası durmaktadır. Bugün dahi anlamakta zorlandığımız
mimari çalışmaları ile Mısırlılar başta matematik ve geometri ve elbette kozmoloji alanında çok ileri bilgilere sahiptiler. Hatta, bırakın sadece Yahudi ve İslam medeniyetlerini, antik Grek üzerinde inkar edilmez katkıları olmuş, Grekliler onlar
sayesinde geometri ile tanışmışlardır. Öyle ki, şu an maalesef ismini hatırlıyamıyorum, Mısır’a giden bir yunan alimi, gördükleri karşısında dayananamış ve günlüğüne şunları yazmıştır. “Bizde soylular dahi toplama ve çıkarma işlemlerini
bilmezlerken, Mısır’da küçük çocuklara sırf eğlence olsun diye matematik problemleri sorulduğa şahit oldum ve çok utandım. Bence biz yunanlılar insandan çok domuz sayılırız !”

Sadece Mısır medeniyeti değildir aydınlatılmayı bekleyen. Bir tür Türk ve Anadolu insanı düşmanlığı ile, çağlar boyunca görmezden gelinen Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının mirası da hala tam olarak keşfedilmemiştir. Gözden kaçan bir başka
uygarlık ise, Çin uygarlığıdır. Kozmoloji konusunda çok ilerleyen çinliler, kendilerine göre gökyüzü haritaları çıkarmışlar, burçları sınıflandırmışlar ve onların bu çalışmaları, Çinlilerle sürekli temas halinde olan Hun Türklerinin kozmolojisini de
doğrudan etkilemiştir.

Tüm bunları yazmamın sebebi şudur: “Yaratılış efsanesi” denen kozmik bilgileri, semavi din mensupları sadece kendilerine maletmeye çalışsalar da, aslında insanoğlunun bir bütün olarak, evren ve evrenin oluşumu hakkında çok şaşırtıcı ve çok ileri seviyede bilgilere sahip olduğu -bence- artık görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir. Sadece Ortadoğu, Anadolu, Yunanistan, Çin, Hind diyarlarında değil, okyanus ötesinde, And dağlarının yamaçlarında serpilen Olmek, Zapotek, Mixtec,
Aztek, Maya, İnka ve Toltek uygarlıklarında, şaşırtıcı bir biçimde, yaratılış efsanelerinin hemen hemen aynı şekilde anlatıldığına şahit olmaktayız. Mesela, Hind karma felsefesi ile paralel bir evren görüşü geliştiren Toltek yerlilerince Adem
ve Havva öyküsü bilinmekte, fakat çok farklı bir şekilde yorumlanmaktadır. Semavi dinlerin, Adem’e yasaklanan meyve ağacını, Toltekliler “bilgi ağacı” olarak adlandırırlar. Efsaneye göre, Tanrı’nın bahçesinde tam bir teslimiyet ve iç huzuru içinde yaşayan Adem, “yalanların prensi” olarak adlandırılan Şeytan’a kanmış ve bilgi ağacının meyvesinden yiyince, kendinden, Tanrı’dan bile şüphe eder hale gelmiş ve bir ceza olarak Tanrı’dan koparılmış, şüphe çekmeye, acı çekmeye mahkum edilmiştir.

Kısaca bazı dar görüşlü mutaassıp hocaların, çocuklarımıza aktardığı bilgiler doğru değildir. İnsanlık, semavi dinler öncesinde de, kozmolojik bilgilere sahipti ve o insanlar hiç de öyle basit ve aptal değildiler. (Halen gizemlerini çözemediğimiz piramitleri ve kozmik anıt mezarları hatırlayın.) Bu girişten sonra Nart boyu
Hun Türklerinin mitolojileri konusuna geçiyorum. Yıldızların yaratılışı …

***

Nart boyu Hun Türklerinin yaratılış ve yıldızların oluşumu ile ilgili orijinal metinler maaalesef zaman içinde kaybolmuş durumda. Belki bir gün, beklenmedik bir yerlerde yeni keşifler yapılabilir. Fakat, elde kalanlar nesilden nesile sözlü olarak
aktarılan ve ancak çok yakın zamanlarda yazıya dökülen manzum kaynaklar. Elbette ki bu süreç içersinde, orijinal metinlerin ne kadar değiştiği, kelimelerin ne kadar anlam çarpıtmasına uğradığı kolayca tahmin edilemiyor. Fakat geriye kalanlar dahi, Hun Türklerinin çağdaş kozmoloji bilgileriyle de pek çok yerde uyuşan kozmik bilgilere sahip olduğunu göstermekte. Aşağıda bu yaratılış şiirlerinden biri yer almaktadır ve bilinen en eski metinlerden biridir.

Ertde ertde, bek ertde
Tengri (Teyri), başında bolğan toğuz kökde
Bir tuban kıbba bolğandı,
Uça-cüze kesi allına turgandı,
Açıulansa toğuz köknü iyirip suurğandı,
Kindiginden urçuk kibik burulğandı,
Üçden-toğuz bola cayılıb-turğandı.
Gitçe tuban kıbbalanı içine cuthandı
Sora başına sıy tartıb
Mazallı bir Ana-Tuban bolğandı.
Azmı bodu … köbmü boldu ?
Ana-Tuban ullu boldu…
Kıyırından buçhak-buçhak tubanlanı atar boldu
Buçhakla da kıbba-kıbba kesi colun tutar boldu.
Gitçeğe-ua onou kerek-
Toğay turdu tuban bölek:
Kağışdıla, tartışdıla,
Çarış-çarış çabıştıla,
Ulluağa cabıştıla,
Tüşün-tüşün kaytışdıla,
Soluu-soluu aytışdıla,
Öşün-öşün uruşdula
Ayta-ayta soruştula
Cannız-cannız asılğan da,
Kaum bolub cağılğan da,
Kaçıb ketgen, kaytıb kelgen,
Kölü kalğan, acim etgen,
Alay ete barısı da birleş boldu
Tengrige col tutulsun deb kennes boldu.

Azmı ketdi … köbmük etdi !
Tuban bölek toğuz köknü başına cetdi.
Cetdi ese ne etdi ?
Hathusuna kün tayak urdu,
Tuban bölek da seyirsinib turdu,
Baurundan canar bolub simsiredi,
Töngeginden tebren-tebren titiredi,
Şınkart canar, içi burur, turur boldu,
Tört canından kün tayakla urur boldu.

Kün tayala sıza-sıza tubanladan sız etdi,
Töngegine örten salıb canar-canar ız etdi.
Ura-ura tepledi da karan tarthan kör etdi,
Bura-bura burdurdu da burgu celley bur etdi …

Köbmü boldu … azmı boldu…
Tögerek carıkdan toldu
Tengri toturu tuban bölekni urğuç urdu
Urgan-urğanı da culduz turdu.

Turdu da ne etdi ?
Tengri iygen cerge ketdi.
Alay bla Ullu Tengri közbaylangını ayık etdi.

Tercümesi…

Eski eski, çok eski zamanlarda
Tanrı’nın tepesinde olduğu dokuz-gökte
Bir duman topağı yaşarmış.
Kendi başına yüzer-uçarmış,
Kızdığı zaman gökleri birbirine katarmış,
Göbeğinden de durmadan dönermiş,
Üçten dokuza çoğalır genişlermiş,
Küçük dumanları durmadan avlarmış
İçine yutarmış.
-Öyle de duman, bir zaman, kocaman
Ana Duman’a dönüşmüştü.

Az mı oldu … çok mu oldu …
Ana Duman büyük oldu,
Kenarından parça parça dumanları atar oldu
Parçalar da sarma sarma kendi yollarını tutar oldu.

Parçalara bilgi gerek
Toplandılar örek örek
Kızıştılar, tartıştılar,
Yarış yarış koşuştular,
Büyüklere yapıştılar.
Akın akın toplandılar,
Nefes nefes konuştular,
Göğüs göğüs çatıştılar,
Yavaş yavaş barıştılar…
Tek başına asılan da,
Toplu fikri paylaşan da,
Kaçıp giden, geri dönen,
Küsen, üzgün, pişman olan
En sonunda sarmaş-dolaş barıştı,
(Aralarında) Tanrı’ya gitmek kararlaştı.

Az mı gitti … çok mu gitti …
Duman parçalar dokuz göğün tepesine ulaştı.
Ulaştı da ne yaptı ?

Onları Güneş ışını çarptı…
Duman toplar şaşırıp durdu
Göbeğinden yanar oldu,
Bedeninden tir tir titrer oldu,
Alev alev yanar olup zedelendi…
Etrafından güneş ışınlar bunu sardı,
Üzerini çize çize iz yaptı,
Bedenine alevlerden öz attı,
Vura vura karan gibi kör etti.
Çevire çevire hortum rüzgarı gibi direk etti.

Çok mu sürdü … az mı sürdü …
Etraf ışığa büründü
Tanrı ışığı duman topları çarptı,
Her çarptığı da yanar yıldız oldu.
Oldu da nereye gitti ?
Tanrı’nın gönderdiği yere gitti.
Öyle, büyük Tanrı karanlığı aydınlık etti.

***

Yukardaki şiiri hem kozmolojik açıdan, hem de tarihsel ve edebi açıdan yorumlayabilecek bilgiye sahip değilim. Elbette ki yorumlarım ister istemez yüzeysel olacaktır. İlk okuyuşta “duman” benzetmesi ile sanki basitçe bulutlardan bahsediliyor gibi görünse de, diğer yaratılış metinlerine müracaat edildiğinde, bu benzetmenin farklı anlamlar taşıyabileceği ortaya çıkmakta.

Başlangıçta sadece bir tek ana duman topağından bahsedilmesi, bu topağın “kendi başına yüzmesi” sonra “göbeğinden durmadan dönmesi” ve duman toplarının “sarma sarma” adeta sarmal biçimde “kendi yollarını tutmaları” ifadeleri samanyolu galaksisini çağrıştırmakta. Gerçi böyle olmasında fazla şaşıracak bir şey göremiyorum, zira, henüz kent ışıklarının olmadığı dönemlerde, geniş alanlarda galaksinin dış sarmalını net olarak görebilmek mümkün. Bugün dahi, mesela Kalahari çölü yerlileri, Samanyolu yıldızlar topluluğuna bizlerin şahit olmadığı bir netlikle bakabilmekteler.

Kozmik hiyerarşi gözönüne alındığında, sn Sofi Tram, Nart boyu Hun Türklerinde “yukardan aşağı doğru inen” mitolojik, kozmik bir sıralama olduğunu savunmaktadır. Bu sıralama:

Tengi, sonsuzluk, dokuzlu gök, duman, Teyri, Yarım-Teyriler, dünya (yer), ruhlar ve insan şeklinde görülebilir.

Diğer halkların mitolojilerinde söz edilen “gökten gelen tanrılara” Nart Hun mitolojisinde de rastlanmaktadır. Hun milli karakterinde büyük önem taşıyan bu “yabancılar” Türkler tarafından:

“Gökten gelen atlılar, uçan atlılar, gökten gelen gururlu adamlar”

ve benzer biçimlerde ifade edilmekte. Hem yukardaki metin, hem de halkın folkloruna kadar sinen diğer metinler incelendiğinde Nart Hun Türkleri kozmolojisi ana hatları ile şu unsurlardan oluşmakta.

1. Yerden kopuk evrenle bağlılık
2. Tek yaratıcı anlayışı
3. Evrenin bütünlüğü anlayışı
4. “Totur Tengri”, enerji transferi anlayışı
5. Ana “duman” karakteri

Mitolojinin ve sonraki adımlarda kozmik bir inancın gelişmesi, o halkın yoğun çilelerle dolu uzun bir tarihçesi olduğunun da işaretidir. Hun kozmolojisinin daha iyi anlaşılabilmesi için, sadece terimleri incelemek yetmez. Çok kanlı; acı ve savaş dolu bir tarihin de bilinmesi ve tüm bunların halk ve atalar üzerindeki psikolojik etkilerinin de etüd edilmesi gerekir. Sonradan farklı boylara ayrılan Hunların tarihçeleri, diğer milletler tarafından “dışlanma”, bir ana-yurt arayışı, zor hayat şartları ve “incinen” milli gururun savunulması ile geçmiştir. Hun tarihinin belirleyici ana unsurlarından biri, hiç şüphesiz ki Hun – Çin düşmanlığı ve çatışmalarıdır. (Karabaşlar-Sarıbaşlar) Gerçi sonradan bu iki halk çok iyi ilişkiler kurmuş hatta Hun
beylerinin oğulları, tahsil ve terbiye görmeleri için Çin krallığına “amanat” (emanet) olarak gönderilmişlerdir. Ama başlangıçta, eskiden beri yerleşik uygarlığa sahip Çin hanedanları, elbette kendilerince haklı olarak, akın akın gelen Hun Türklerini büyük bir tehdit olarak algılamışlardır. Jun ve Di’lerin Çin (Çına) vatanı egemenliği için verdikleri savaşlar sonrasında Hunların ataları Gobi çölüne atılmışlar, orda inanılmaz derecede zor şartlarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Gobi ve Alaşan çöllerinde pişen, olgunlaşan Hunların maddi dünyayı aşan bir evren görüşüne doğru adım atmaları da şaşırtıcı olmamalıdır. Çok ileri bir uygarlık olan Çin uygarlığına karşı Hunlar bazen çok zayıf düşmüşler, hatta aralarından bazıları “Çin Yanlıları Kitlesi” gibi gruplara ayrılmış, Çin sınır boylarında yerleşik hayata geçen Hunlar kısmen Çin örf ve adetlerini benimsemişler, fakat bu durum tüm Hun Türklerini etkilememiştir. Çin adet ve dinlerine sapma gösteren Hunların, yine kendileri tarafından “at ile eşek arası” tuhaf bir varlık olan “ateşek” benzeri bir kelime ile anıldığı, şiirlerden
anlaşılmaktadır. Tarihçilere göre, Hunlar üzerinde başta Çin ve sonra Hind etkileri olsa da, onların milli benliklerini kaybetmemelerini sağlayan en önemli unsur “Tengri” inancının geniş bir şekilde yayılmasıdır. Hunnu devletinin uyanış çağında
ise bir tür yenilenmenin, reformasyonun rol aldığı düşünülmektedir. Bu dönemde Çin’de tarım uzmanlığı, esnaf bilgisi ve birliği, bilim, sanat, din, astroloji ve bazı mistik ilim dallarında ilerlemeler olmuş, tüm bunlar Hunnu devletini ve irili
ufaklı boylar halinde yaşayan Hunları da etkilemiştir. Hunlarda, felsefenin bir bilim dalı olarak görüldüğüne dair kesin bir kanıta ulaşılamamıştır. Teolojik açıdan bakarsak da, Hun teolojsinin, yerleşik düzenlere mahsus bir karmaşıklığı olduğu
görülmez. çin, islam ve Hristiyanlık teolojilerindeki ayrıntılar Hunlara yabancıdır. Teoloji son derece sadedir ve gündelik hayat ile içiçedir. Tengri’ye inanılmaktadır ve Tengri inancı çerçevesinde bir “atalar kültü” de gelişmektedir. “Atalar mezarlığı” ölülere tapınmaktan çok, ölülerin bilgi ve cesaretlerinin anıldığı bir ziyaret yeridir. Bu dönemde kurban geleneği de gelişmiştir ve farklı bir kurban sunma geleneğine de rastlanır olmuştur. Hayvanları öldürmek yerine, onları toplu halde azat etmek, yeniden doğanın bağrına bırakmak Hunların çok eski adetlerinden biridir. Bazı güçlü ve zengin Hun beyleri, bilhassa bir erkek çocukları olduğunda, Tengri’ye teşekkür etmek amacı ile yüzlerce atı özgür bırakmışlardır. Hunlar’da tabiata bağlılığın; Yer-Teyrisi, Agac-Teyrisi, Bitki-Teyrisi gibi alt tanrılarla ifade edildiği düşünülürse, onların derin bir hayvan ve bitki sevgisi ile dolu olduklarını tahmin edebiliriz. Bu uzun tarihi gelişim süreci içinde Hun Türkleri kendi kozmolojilerini de geliştirmeye başlamışlar ve 36 burçtan oluşan bir takvim çıkarmışlardır. Yıldızlama (Culduzlama) olarak
bilinen bu ilim, kısmen Çin kozmolojisi ile benzerlik göstermekte, kısmen ondan ayrılmaktadır. Kozmik güçlerin, iyi ve kötü etkilerinin kategorize edilmesinde ise, iyi güçlerin kötü (karanlık) güçlerden daha fazla olduğu göze çarpmaktadır.

Kötülüğü (karanlığı) temsil edenler:
Kırğıy Kuş, Sarıubek, Alması (Çaçlı-kadın, Ataytmaz) ve bazı devler.

Aydınlığı temsil edip tanrısal “toturdan” kopmayanlar:
Dünya Teyrisi, Eliya, Goriy, Aymuş, Erirey, Apsatı, Su Anası, Su Öre, Dolay, Ağaç Kişi, Cer İye Ulay.

NART BOYU TÜRKLERİ, HUN-KARAÇAY MİTOLOJİSİ -4-

NART MİTOLOJİSİ VE AHLAKA YANSIMALARI

Ahlak, insanlık tarihinin en çok tartışılan konularından biri. Kriterlerin toplumdan topluma değişebilmesi, bazı yönleri ile göreceli olması, pek çok ahlak tartışmasını çıkmaza sokabiliyor. Elbette ahlaki konuların başında kadın erkek ilişkilerinin ve cinselliğin geldiğini tahmin edebilirsiniz. Neyse ki, tüm bu göreceli yargılara rağmen, yine de, farklı din ve kültürden insanların üzerinde anlaşabilecekleri ortak erdemler mevcut. Yalan söylememek, emanete ihanet etmemek, insanların ayıplarını araştırmamak gibi. Yüzyılların içinden süzülen ahlak kurallarının belki de bir numaralı olanı, sosyologların “altın ilke” olarak tanımladıkları şu kural:

Sana yapılmasını istemediğin bir davranışı, sen de başkasına yapma.

Dini inançlar ile ahlak ayrılmaz bir ikili olarak insan toplumlarının davranış biçimlerini etkilemekte. Bazen, bir din kuralı aynı zamanda ahlaki bir prensip olarak kabul edilirken, bunun tersine de rastlamak elbette mümkün.

Nart boyu Hun Türklerinin temel ahlaki prensipleri, elbette inaçlarından ve tarihlerindeki tecrübelerden ayrılarak ele alınamaz. Kozmik mitolojileri, ilk bakışta, bir tür enerji hiyerarşisi gibi görünse de, bu mitolojinin halk üzerindeki etkileri incelendiğinde türkülere, atasözlerine, ninnilere kadar yansıyan ahlak prensiplerini getirdiği anlaşılabiliyor. İlk olarak, “kılıksız, şekilsiz bir Tengri” inancı Hun halkının üstün bir manevi soyutlama gücüne kavuştuğunun kesin göstergesi. Fakat mitolojideki yardımcı Yarım-Teyriler, bu halkın tabiatla, dostları ve düşmanları ile ilişkilerini belirler nitelikte. Yarım-Teyri karakterleri ve onların birbirleri ile olan kavgaları aracılığı ile Nart çocuklarına evrensel dengeler kıssalar ve sanat değeri olan öykülerle aktarılmakta. Bir Yarı-Teyri olan Teyri-Ögüz figürü, biz insanların her tür cefasını çeken, sessiz, kendi halinde bir hayvana duyulan sevginin, minnettarlığın ifadesidir. Teyri-Ögüz’ün boynuzunu ufacık bir sallamasında felaketler olması ise, tabiat güçlerinin ve dünya nizamının ne kadar hassas olduğuna dikkati çeker. Nart mitolojisinde rastlanan güzel bir husus ise, mitoloji kahramanlarının birbirlerine karşı acımasız bir şiddet sergilememesi. Öyle ki, öyküler genelde ölümle bitmeyip, bir tür dışlama, pişman ettirme, yaptığından utandırma teması ile tamamlanmakta. Örneğin Ay’a kızan dev Sarıubek ağzını açar ve Ay’ı bir lokmada yutar, bunu gören Güneş tanrısı, Tang-Teyri, Sarıubek’e rahatsız edici ışınlar yollar ve Sarıubek Ay’ı geri çıkarmak zorunda kalır. Ölümle biten bir örnekte ise, toprağın koruyucusu Cer İye, iki kötü karakter olan Sarıubek’le Kırğıy Kuşu çatıştırır. Bu öyküde yer üzerinde anlamsız çatışmalara giren kötülük yerilir. Yerin koruyucusu Cer İye onlara adeta şu mesajı vermektedir: Öfke ile birbirinize saldırıyorsunuz, ama ben bağrımda her ikinizi de tutmasam sizin öfkelenecek bir yeriniz dahi kalmaz.

lider2

Nart mitolojisinde evrenin bütünlüğü esastır. Aslında hiçbir kuvvet nihai olarak bir diğer kuvvete galip gelemez, zira kendi varlığı da karşıt kuvvetinin varlığına bağlıdır. Tabiat kuvvetleri içindeki çatışmalar ise dengenin korunması için gereklidir. Zira ancak bu çatışmalarla, tabiat kendi sürekliliğini sağlar. Çocuklara sorulan bir bilmecede bu tabiat dengesi şu şekilde ele alınır.

Kumurshanı bödene çöbledi,
bödeneni tülkü aşadı,
tülkünü börü cırtdı,
börünü kaplan bastı,
kaplannı dommay urdu,
dommaynı ayü cırtdı,
ayünü kaya basdı…
cer da auzun açtı
açtı da ayünü cuttu.
Endi ayt-cer kimmi cutdu ?

Karıncayı vahşi tavuk yuttu,
vahşi tavuğu tilki yedi,
tilkiyi kurt parçaladı,
kurtu kaplan boğazladı,
kaplanı vahşi boğa boynuzladı,
vahşi boğayı aslan yedi,
aslanı ayı boğdu,
ayıyı kaya kapladı…
Yer de ağzını açtı da
ayıyı yuttu.
Şimdi, söyle bakayım, yer kimi yuttu ?

Çocuklardan beklenen cevap “yer hepsini yuttu” yargısıdır. Bilmecedeki varlıklar birbirlerini yemekte ve böylece Tengri toturu (enerjsi) yenilenmektedir. Yer ise, bunların ölüsünü yutar, kendi içinde sindirir, karıştırır ve sonra yeni enerjiler olarak onları yukarı atar.

Zorlu hayat koşullarında varolma savaşı veren Nart halkı tembelliği sevmez. Bir Nart insanı güneşin ilk ışıkları ile kalkmalı ve kısmetinin peşine düşmelidir. Bu bakımdan Güneş teyrisi (Tang-Teyri) halk arasında çok sevilir. Yaşam enerjisini oklar halinde gönderdiği için ona dilekler, dualar, şükranlar gönderilir. Aşağıdaki şiir tembelliği yermek için yazılmıştır.

Tur-turdan hapar kelse, hur-hurdan hayir cok,
Hey cuklauk bolmaz ne kirili, ne tok

Tang Teyri bizge tang belgisinden bergendi
Da künçıkğanga ua totur kanatın kergendi

Hey cigerni tangı atar kök çağılğanda
Erinçekni künü başlar kün taralğanda

Muşuldauk Teyri Künnü carım körür,
Cazıu da anga bölüb carım ülüş berir

Kuuk tereze kök çağılmanı tarthandı
Hayda marcala, cigerni tangı athandı

Tercüme:

Kalk kalk (sesi) duyulunca horlamaktan hayr yok
Uykucu ne varlıklı ne de tok olur

Sabah Tanrı’sı bize aydınlık işaretini vermişti
Da Doğu tarafında enerji kanadını germişti

Hey, çalışkanın sabahı ilk ışıkla başlar
Tembelin sabahıysa güneş inerken başlar

Uykucu, Tanrı’nın Güneş’ini yarım zaman görür
Kader de ona o yüzden yarım kısmet verir

“Kuuk” pencereye sabahın ilk kıvılcımı vurmuştur
Haydi marcalar, çalışkanın sabahı aydınlanmıştır

Yukardaki metinde “Kuuk tereze” (pencere) sabah penceresi olarak bilinir. Eski dönemlerde cam bilinmediği için Doğu tarafa bir pencere acılır ve bu pencere öküzün idrar torbası ile (kuuk) germe yöntemiyle kaplanırmış. Bu işin öyle ustaları yetişmiş ki, idrar kesesini gayet ince gererek, diğer tarafın görülmesi bile sağlanırmış.

Nart mitolojisinin kahramanları, halktan kopuk, yukarda bulutların üzerindeki bir “sarayda” yaşayan karakterler değildir. Aksine, onlar her an halkla içiçedirler. Bu anlayışta “insandan kopuk bir Tanrı” felsefesi yerine “insanla bir olan, yaşamla bir olan Tanrı” anlayışı hakimdir. Mitoloji kahramanları gündelik hayatta; şarkılarda, ninnilerde, özür törenlerinde, misafirliklerde anılırlar. Kadın erkek arası ilişkilerde, kur yapmalarda ve gönül almalarda, mitoloji kahramanlarının isimleri ve maceraları kullanılır. Eğer bir Nart erkeğinin hanımı ona küstü ise, erkek, özür dileme yoluna gitmez. Başka insanların yanında iken, karısına şakalar, kendini affettirecek espriler yapmaya başlar. Kadın ise önce, “git işine deli adam” şeklinde kendini naza çeker, sonra yumuşar ve barışırlar. Bir erkeğin, hanımından toplum önünde bu şekilde özür dilemesi gerçekten takdir edilecek bir durumdur. Bunlar yapılırken iyi güçleri olan ve sevgi toturunu yayan karakterler devreye girer. Kadına o karakterlerin özellikleri ile iltifat edilir.

Dolayça da olturasa cayaklarıng da may bolub
Dolay gibi oturuyorsun, pembe, bereketli yanaklarınla

Nartlarda Tanrı Adamı olarak anılan kişiler, bizim anladığımız anlamda ilahiyatçı değildirler. Tanrı adamı, Türkçe’ye en yakın ifade ile “kalender”, iyi günü de kötü günü de görmüş, tecrübeli, olgun ve olaylara biraz mizah yönü ile yaklaşabilen insandır. Teyri isimlerini kullanarak bu dünyanın iyi halleri de, cefalı ve üzüntülü günleri de olabileceğini, kısa özlü sözlerle halkına anlatır. Teyrilerden bir şeyler beklenir ama insanin da tedbir almasinda fayda vardir:

Teyriye baş ura bosağana taş ururğa unutma
Tanrı’ya taparken kapının önünü taşla kapamayı unutma.

Eliya’dan cankılıc sıbıla da kelir
Eliya’dan şimşekler, yıldırımlar (ve) gökkuşağı da gelir.

Eliya kadındır, üreticidir. Halk arasında çok sevilen ve en çok anılan teyrilerden biridir. Tabiata can veren hava olaylarından sorumludur. Kadın gibi bazen kapris yapar, kızar, gökleri birbirine katar. Ama hep öfkeli değildir, genelde üst teyri katına çıkar, ordan yeryüzüne serin, ferahlatıcı yağmurlar gönderir.

Nartlarda üstün olan bir erdem ise “fedakarlık” ve kendini millete adamaktır. Nartlar çıkarcı bireyciliği sevmezler. Bu bağlamda, Batı felsefelerinde görülen bencil insan tipi Nartlar için makbul değildir. İyi adam kendini milletine adar. Ne kadar anlamlıdır ki, yüzyıllar sonra, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, eğitim reformu çerçevesinde Türkiye’ye çağrılan yabancı bir hoca ile sohbet ederken, kendisinin en büyük mutluluğu milleti için çalışmakta bulduğunu ifade etmiştir. Nartlar bebeklerini dahi bu ülkü ile yetiştirirler. Aşağıda nesilden nesile aktarılan bir Nart ninnisine yer verilmiştir. Sözleri tam anlamasanız dahi, okunurken beliren fonetik uyuma ve güzelliğe dikkatinizi çekmek isterim.

Bellau, bellau, bellau, bellau böleyim
Can balanı ullu bolub köreyim

Nart balanı ullu borub köreyim
Ullu bolub amanatha bereyim

Meni balam batırlağa teng bolsun
Kayğı, palah can baladan keng bolsun

Tang Teyri’den nür cayıla tuu bolsun
Anga cauluk eter barı kuu bolsun

Bellau, bellau, bellau, bellau böleyim
Milletine tireü bolub köreyim

Tercüme:

Bellau, bellau, bellau, bellau sarayım
Can bebeğin büyüdüğüne tanık olayım

Nart oğlumun yetişkin olduğunu göreyim
Yetişkin olup (onu) “emanete” göndereyim

Benim yavrum cesurlara denk olsun
Her tür bela onun başından uzak, geri olsun

Sabah tanrısından nur yayılarak kudretli ve çekici olsun
Ona düşman olacaklar ortadan yok olsun

Bellau, bellau, bellau, bellau sarayım
Milletine dayanır güç olduğuna tanık olayım

Yukardaki ninnide geçen “amanat” emanete vermek teriminin anlamı şöyledir. Çok eski bir töredir ve erkek çocuğun eğitim ve yetiştirilmesi için bir akrabanın yanına gönderilmesini ifade eder. Çocuğun, anne yanında şımarıp gereken terbiyeyi almamasından korkan Nartlar, biraz daha disipline dayalı terbiye alması için onu güvendikleri bir akrabaya, eşe dosta emanet ederler. Sonradan halk arasındaki bu adet devlete de geçmiş ve Çin’e pek çok Hun beyinin oğlu emanet olarak gönderilmişlerdir. Aynı şekilde Çinliler de kendi soylu prenslerinden bazılarını Hunnu devletine yollamışlardır. Bu inceliği anlamayan bazı batılı tarihçiler, bunu sanki Hun çocuklarının Çinlilerce rehin alınması gibi yanlış şekilde yorumlamışlardır.

NART BOYU TÜRKLERİ, HUN-KARAÇAY MİTOLOJİSİ -5-

EVRENİN DENGESİ VE ÖLÜM

Nart boyu Hun Türklerinde en çok saygı gören ve ismi anılan teyrilerden biri Eliya’dır. Eliya, bu dünya (yer) üzerindeki her varlığın denge içinde yaşayabilmesi için gereken göksel düzenlemeyi yapar. Toprağın ürünler vermesi, canlıları doyurması için
yağmur, yağmur içinse bulutlar, şimşekler, yıldırımlar gereklidir. Bu yüzden Nart halkı, topraklarına yaşam kaynağı suyu gönderen Eliya’yı sık sık anarlar. Aynı zamanda içlerinde bulundukları hali, acılarını, dileklerini bazen Eliya’ya iletirler.

Aşağıdaki şiir, Nartların zor zaman yaşadığı bir dönemde Yarım-Teyri Eliya’ya adanmıştır.

Nart elinde adam kalmay cıyılğandı, Eliya
Halk termiled baş ururğu bir körünçü, Eliya
Teyri bla kök başında caşaysa sen, Eliya
Nartla bla dommay uuğa barasa sen, Eliya
Nart elinde uruş barad köb zamannı, Eliya
Atlarıbız arıydıla, ne eteyik, Eliya
Nartla sadak atadıla tohdamayın, Eliya
Sadak okla kuyulalla, buz urğanlay, Eliya
Gebohları kayaları teşedile, Eliya
Sırpınları cau başlanı kesedile, Eliya
Kök körüyep teyr, eşiği açılır mı, Eliya
Cau askeri kuş tügülley çaçılır mı, Eliya
Nart eline ot salırğa umut bardı, Eliya
Nartnı halkı kuuğundu, ongu kalmay, Eliya
Adıl suudan cau keledi bizni taba, Eliya
Sen bolmayın tıyarbızmı biz alanı, Eliya
Tau başında Nartla kala işleydile, Eliya
Nart kalala süelelle dıh taunlay, Eliya
Nartla bügün kazauatha ketgendile, Eliya
Alanı ua Tişiriula saklaydıla, Eliya
Nart batırla kazauatdan kaytırlamı, Eliya
Nart eline tınçlık kelib solurlarmı, Eliya

Tercüme:

Nart toprağı insanı toplanmıştır, Eliya
Halk sabırsızdır sana başvurmak için, Eliya
Tanrıyla birlikte göklerde yaşıyorsun sen, Eliya
Nartlarla da bizon avına gidiyorsun sen, Eliya
Nart yurdunda savaş sürüyor çok zamandır, Eliya
Atlarımız yorgun düşmüş, ne yapalım, Eliya
Nartlar yaylar çekiyorlar durmaksızın, Eliya
Sadak okları dökülüyor dolu yağar gibi, Eliya
Geboh soyu kayaları döşediler, Eliya
Kılıçları düşman başını kesediler, Eliya
Gök gürüldenip Tanrı kapısı açılır mı, Eliya
Düşman askerleri kuş tüyü gibi dağılır mı, Eliya
Nart yurdunu ateşleme düşünceleri var, Eliya
Nart halkı sürgün halinde, huzursuzdur, Eliya
Adıl Suu’dan bizim yönde düşman geliyor, Eliya
Sen olmadan durdurur muyuz biz onları, Eliya
Dağ tepelerinde Nartlar kaleler yapıyorlar, Eliya
Nart kaleleri dikiliyorlar Dıh dağı gibi, Eliya
Nartlar bugün savaşa gitmişler, Eliya
Onları da kadınlar bekliyor, Eliya
Nart yiğitler bu savaştan dönerler mi, Eliya
Nart toprağına huzur gelip dinlenirler mi, Eliya

nartlarin_annesi

Yarı Teyri Eliya’ya bazen böyle dualar, dilekler gönderilirken, bazı şiirlerde ise Tengri (tek ve biricik yaratıcı), Teyri (Tengri’nin emrinde Dünya’dan sorumlu üstün Teyri) ve Eliya arasındaki ilişkiler ele alınır. Bu evrensel ilişkiler gözönüne alındığında, evrensel bütünlük şu şekilde ifade edilmektedir.

* Her şey önemli bir görev için Tengri tarafından yaratılmıştır.
* Evrende hedefsiz, yararsız, başına buyruk hareket eden hiçbir şey yoktur.
* Her varlık birbiri ile bağlı ve varolmak için birbirine muhtaçtır.
* Evren, farklı varlıkların bütünlüğünden meydana gelen iç çatışmaların sayesinde, kötü veya iyi enerji üretir, bu da, yaradılışta Tengri tarafından verilen enerjinin yenilenmesini sağlar.
* Varlıkların iç çelişkisi, çatışması olmasa her şey yok olur.
* Evren, totur (enerji) üzerine kuruludur.

Yukardaki maddelere değinmek istemiyorum. Zira bu maddeler, çok uzun analizler gerektiren felsefi yorumlara kapı açacaktır. Evrende, zıtlar arasındaki çatışmalardan evrensel bir uyum (harmoni) doğduğu fikri ve buna bağlı tarih ve ahlak anlayışı,
Batı felsefesinde Hegel ile doruğa ulaşmış bir görüştür. Nartların böyle bir evren anlayışı geliştirebilmeleri hakikaten takdir edilmeye layıktır. Bu evren anlayışı elbette ahlaka da yansır. Varlıklar değerlidir. Onlara sırf zevk için, amaçsızca eziyet edilemez. Biz bir varlığı gaddarca öldürürken, aslında kendimizi de öldürmüş oluruz. Bu kısa açıklamalardan sonra Nartların ölüm konusunda nasıl yaklaştıklarını anlatmak gerekir.

Yer üzerindeki tüm varlıkların yöneticisi olan Cer İye, düşünce sınırlarını zorlayan, kavranılması zor mitolojik bir figürdür. Diğer yer teyrileri onun emrinde ve gözetimindedir. Yeri boynuzunda tutan Teyri-Ögüz ile doğrudan bir totur
(enerji) bağı vardır. Teyri-Ögüz, kavranması kolay, somut ve her an gözönünde duran tabiat gerçekliğine işaret ederken, Cer İye, bu tabiatın enerjilerini ordan oraya aktarır. Dolayısı ile Teyri-Ögüz’ün iki ayrı doğası bulunmaktadır. Bunların birincisi onun maddi doğasıdır; ikincisi ise onun madde ötesi enerji tarafıdır. Yer tarafından yutulan insanın da doğası böyledir. Tengri, her şeyi çifte-doğalı yaratmıştır. Ölmüş ve çürüyen bedenin özü ölümsüzdür. Bu öz bir nevi tabiat “kodlaması” gibidir. Ruh yeniden dünyaya dönmek istediğinde bu kod devreye girer ve kişi oğlu yeniden aynı bedende canlanır. Zira her kişinin “özü” tek, biricik ve ebedidir. Bu yüzden Nart mitolojisindeki yeniden bedenlenme, reenkarnasyon inancına benzemez. Ruh bir başka bedene giremez; zira özü buna elverişli değildir. “Öz” değişmezdir ve Tengri tarafından ebediyen şifrelenmiştir; kişiye bu öz “öztartılğan” olmuştur, maddi bedeni içine yerleştirilmiştir.

Bu inançtan hareketle Nart erkekleri ve savaşçıları ölümden korkmazlar.
Burda daha önce sizlere yanlış aktardığım bir bilgiyi, hepinizden özür dileyerek, düzeltmek isterim. Nart mitolojisinde görülen “gökten gelen atlılar, uçan atlılar” gibi ifadelerin, bir tür uzaylı ziyaretini andıran fikirlerle alakası yoktur. Nartlar bu benzetmeyi, savaşçıların adeta göklere yakışan ulu, üstün ruhlar olduğunu belirtmek için kullanmışlardır.

Can bedenden gidebilir. Can, enerjinin şekil almış halidir ama öz (tin) kalıcıdır. “Canım ketse tinim” Canım gitse tinim (ruhum) var atasözü buna işaret eder.

Nart kültüründe “ölüm”, ölen kişinin Gök’e, ebedi Tengri’ye uğurlanmasıdır. Erkekler ve kadınlar toplanırlar. Her şey, ölüm gerçekliğine layık bir sessizlik içinde yapılmalıdır. Kimlerin nerde duracağı, kimlerin önce söz alacağı töreler ile belirtilmiştir. Bu törende “Küu” veya “Sarın” denen ağlama şarkıları okunur. Ölünün etrafına toplanan kadınlar, belli bir ritme uyarak Sarın şarkıları söylerler. Bağlama veya yöreye uygun çalgı çalınır. Bu esnada, erkeklere düşen görev, okunan şarkıyı dinlemek, ağlamamak ve belli bir hüzün içinde, duygularına hakim olmaktır. Fakat, kadınlar arasında da “bayılmak, kendini yerlere atmak, saç baş yolmak, gösterişli laflar, öpücükler” gibi aşırı davranışlar asla kabul edilmez. Bunlar, ölen kişiyi küçük düşürür. Bu hareketleri yapan kişi, dikkatleri ölüden çok kendi üzerine çektiği için ayıplanır. Bu yüzden ölünün birinci derece yakınlarından biri, tören düzeninin bozulmaması için görevlendirilir. Ölü kişinin güzel yanları anılır. Cesareti, yardımları bir bir sayılır. “Süu” ile “Sarın” arasındaki fark şudur. “Süu” şarkısı önceden belli bir kalıp ile hazırlanmıştır; oysa “Sarın” ölüyü anarken doğaçlama, kendiliğinden söylenir.

***

Nart boyu Türkleri mitolojisi hakkındaki yazı dizimi burda bitiriyorum. Aslında daha pek çok adet, inanç vs bulunmakta. Ama bunların tümüne yer vermek, kitap yazarına haksızlık etmek olur. Bu kitap piyasada çok makul bir fiyatla satılmakta. Dileyenler alabilirler.

Saygı ile kalın, ebedi Tengri’ye emanet olun.

(Kaynak: Sofi Tram-Semen, Nart Boyu Türkleri Hun-Karaçaylıların Mitolojisi, Kaynak Yayınları. Türkçeye çeviren: Aras Sözüer)

Reklamlar
Bu yazı Nart Boyu Türkleri içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to NART BOYU TÜRKLERİ, HUN-KARAÇAY MİTOLOJİSİ

  1. Abdullah dedi ki:

    Türklerdede mi Nart boyu varmış ne tuhaf çerkez lerdede öyle bi boy var

  2. Tavlu dedi ki:

    Kafkas Türkleri’nden Karaçay balkarlar ,azcık araştırsanız Ata yurdunuzun Adının Karaçay – Çerkezya olduğunu öğrenebilirsiniz .

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s